23 Şubat 2010 Salı

Paris Mon Amour: Paris, Paris...

Bir şehri güzel ya da anlamlı kılan nedir ki?

Bu konuda ne söyleyebilirim ?


Cevap herkese göre farklılıklar gösterir, benim için ise birkaç gün için bile olsa yaşadıklarım çok önemlidir. Baharları severim ben. Ağaçların çiçeğe döndüğü zamanlarla, yapraklarını dökme dönümleri beni mutlu eder. Çimenlere uzanmak, gittiğim uzak diyarların göklerine bakmak isterim. Uzun uzun bakarım. İçimden kendime, ''Unutma, sakın unutma, ipotek koy bu anına'' derim. Bir de şaşırırım dünyadaki altı milyar insanın aynı gökyüzünün altında bu kadar ayrı hayatlar yaşamasına.


Bazen olumsuzluklara sinirlenip burada yaşamak istemediğimi söyler dururum. Başka ülkelerde, başka diyarlarda uzun süreli olarak yaşamak nasıldır bilemem tabii ama daha saygılı ve insancıl bir şehri hayal etmem de büyük bir suç olmasa gerek diye düşünürüm.


Kahramanları severim ben.
...ve hep vardır kahramanlarım.
Şehirleri romanlardan tanımayı ne çok severim. Hemingway'in Paris'inde dolaşmak, Fikret Mualla 'nın ayak izlerini takip etmek, Monet'in tablolarına ilham olan parklarda soluklanmak isterim. Ne çok anı, ne çok sır vardır o sokak aralarında. Geçmişin sesini duyabilmek mümkün olsaydı keşke...


Tabanlarım ağrıyana kadar gezmeliyim. 
Zaten kaç günümüz var ki?
Offf sayılı gün sahiden çabuk geçer. Çok gezmeli, çok görmeli...


Benim şehrimi, yol arkadaşım anlamlı kılar. Eğer yolcu mutluysa, içilen kahvenin hatırı kırk yılı çoook ama çoook geçer. Mehmet Yaşin geçenlerde gazetede okuduğum bir yazısında, gittiği yerlerde otellerde televizyonu açıp dilini bilmediği ülkenin programlarını seyre daldığını yazmış ve eklemiş,  
''Çünkü odamda bir ses olmasını isterim.'' demiş. Ben yalnızlığı sevmeyenlerdenim. 
Evet, kendimi eğlendirebilirim tek başıma da ama yalnız gezmek tercihim değildir.

Paris'te Lüksemburg Bahçelerinin karşısındaki cafede, kahvemi Mr.S ile içmek isterim. Paris'i hissetmek isteyenlere Mine G.Kırıkkanat'ın Paris isimli kitabını okumalarını tavsiye ederim. Çoook güzeldir çoook...
Yaşanmışlık vardır kitapta. O kitapta okuduğum Napolyon zamanında yaşamış olan Victor Noir adındaki gazeteciyle ilgili hikaye çok enterasandır bence.

Victor Noir, 1870 yılında Napolyon'un bir akrabasının eşiyle, aşna fişne üstündeyken vurularak öldürülmüş zamanının oldukça yakışıklı gazetecilerinden biridir ve mezarı Paris'in en ünlü, en eski ve en büyük mezarlığının içindedir. Victor Noir'in mezarının üstünde öldüğü anı birebir temsil eden kendi boyutlarında yatık pozisyonda bronzdan bir heykeli var.

Victor Noir ve Pere Lachaise mezarlığında yatan diğer ünlüleri ve hikayelerini Mine Kırıkkanat'ın Paris isimli kitabında okumuştum, o zaman tanışmıştım Pere Lachaise Mezarlığıyla. Beni kitapta çeken şey, kenti yaşamış bir insanın dilinden yazdıklarını okuyabilmek olmuştu. Kitapta yazılan yerlerin birçoğunda daha önce oturmuş, kahvemi yudumlamış ve etrafı seyre dalmıştım ama bir de buraları başka bir insanın gözünden görmek, dinlemek çok keyifli olmuştu. Bir sonraki gidişimde bu sefer Mine Kırıkkkanat'ın anlattıklarını hatırlamaya çalışarak, başka bir keyifle gezdim favori şehrimi.

Sonra Cüneyt Ayral'ın Paris'ini, Feridun Andaç'ın Paris'ini, Nedim Gürsel'in Paris'ini indirdim sineye. Keşke Paris ile ilgili daha çok anlatı kitapları çıksa da, biz de hepsini keyifle okuyabilsek.

Okuduğum her Paris kitabında yazarlarımız hep ''Herkesin Paris'i başkadır.'' der.
Bence de Paris herkes için farklı duygular uyandırabilen bir şehirdir. Ama benim için Paris tükenmeyen, tüketilemeyen, koca meydanlarıyla, anıtlarıyla aşıklar kentidir.
Ben Paris 'te olmayı düşleyebilmeyi bile severim.


...........ve yeni buluşmamıza az kaldığı, beni yine kollarına alacağı için çok mutluyum.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Fuardan Fuara Frankfurt

     Bloga yazı yazmak insanı rahatlatan bir şey olsa gerek çünkü bir dolu işimin arasında yapmaktan çok keyif aldığım bir durum haline geldi. Hatta bayağı bir stres attığımı bile söyleyebilirim. Gerçi uzun zamandır idare etmeye çalıştığım zavallı laptopumun pabucu yakın zamanda dama atılacak ve dayanamayıp yeni bir macbook sahibi olacağım gibi gözüküyor. :)

     Bloğum hala arama motorlarında çıkmıyor ama ben azmi elden bırakmayacağım ve yazmaya devam edeceğim.
    12-16 Şubat arasında Selçuk'la Frankfurttaydık. Uçak inişe geçtiğinde her tarafın karla kaplı olduğunu gördüm. ''Bu sene de soğuk!'' dedim içimden. İnişin nasıl olacağı konusunda bir hayli endişelenmeme rağmen gayet güzel bir iniş oldu. Her sene gittiğimiz otele yerleştikten sonra doğru fuar alanına. İş için bile olsa yurtdışında olmak güzel bir şey.

    Fuar yine çok kalabalık ve çok yorucuydu. Bu sene Venedik'in üstüne eklenen Frankfurt'la beraber oğlumun özlemi çok fazla geldi. Sevgililer Günü'nün hayatımız için anlamı klişe bir günün ötesine geçmese de Selçuk ile iki seneden sonra beraber geçireceğimiz ilk sevgililer günü oldu.

    ...veee arkadaşlarımızla yediğimiz güzel bir akşam yemeğinden sonra saatler gece yarısını gösterirken gülerek farkediyoruz ki sevgililer gününü unutmuşuz :)

     Frankfurk için ''Müzeler Şehri'' denir. Bir de ''Goethe'nin Şehri''.

     Ben, Goethe'nin Şehri kısmını daha çok severim. Ünlü alışveriş caddesi Zeil Strasse'ye yürürken
sokak levhalarında Goethe Haus yazılı tabelalara kolaylıkla rastlayabilirsiniz. Gittiğimiz her restoranda menüde mutlaka Goethe adı geçen bir yemeğe rastladık. Goethe Haus şehrin en çok gezilen müzelerinden biri. Faust bu evde yazılmış.

Ahmet Haşim 1932 yılında bu evi ziyaret etmiş ve günlüğüne şöyle yazmış.

''Goethe bugün ölmüş gibi, Avrupa'nın her köşesinden ziyaretçiler gelmiş, hayret ettim. Ziyaretçiler, Faust'u yazdığı masadaki mürekkep izlerine büyülenmiş gibi bakıyor.''

     Goethe Haus'un müze shop'una indiğinizde burası ile bağlantılı klasik müzik cdleri satan bir mağaza var. Klasik müzik kolleksiyonu oldukça geniş. Bakmakta fayda var derim. Biz birkaç cd edindik.
     Geçenlerde bir dergideydi sanırım, Frankfurt Kitap Fuarına giden Buket Uzuner'in Frankfurt'u Doğan Hızlan eşliğinde gezdiğini ve Doğan Hızlan'ın kendisini bu müzik markete getirdiğini okumuştum. Buket Uzuner, Frankfurt'u Doğan Hızlan'la gezmenin çok keyifli olduğunu anlatıyor ve müzik marketten de övgüyle söz ediyordu.
    Hava çok soğuk ve kar yağışlıydı. Ben Avrupa'yı baharda gezmeyi çok sevsem de fuarlar hep soğuk kış günlerinde oluyor. Bu da belki bir şehri canlı tutmanın ticari yoludur. Her sene mecburi olarak gittiğim fuardan dolayı sanırım Frankfurt'u baharda tanıma şansım olmayacak. Kış aylarında Frankfurt'ta seyr-ü sefer edeceklere çok sıkı giyinmeleri tavsiye edilir, bir de acılı gulaş çorbası içmeleri. :)

10 Şubat 2010 Çarşamba

Venedik'te yapılması gereken 10 şey

1) Gitmeden önce Nedim Gürsel'in Venedik'i ve ünlü ressam aile Bellini'leri anlatan kitabı Resimli Dünya'yı  okuyun. Her ne kadar ben Accademia'yı gezerken Bellini tablolarını barındıran 2.Salon kapalıysa da sizler benden daha şanslı olup, Bellini'lerle tanışabilir ve kitabın kahramanı Sanat Profesörü Kamil Uzman eşliğinde müzeyi gezebilirsiniz.

2) Rialto Köprüsü görülmesi gereken güzel köprülerden. Hemen bitiminde pazar kuruluyor. Köprünün üzerinden gün batımını seyredin, yavaş yavaş sular altına gömülen şehre bir kez daha hayran kalın. En güzel fotoğraflar için zaman sabahın erken saatleri.

3) Grand Canal (Büyük Kanal) üzerinde sadece üç tane köprü var. Karşı tarafa geçmek isterseniz bu üç köprüyü kullanmak zorunda olduğunuzu unutmayın.

4)  Murano Adası'na gitmeyi düşünüyorsanız San Marco Meydanı'ndan vaporettoya bindiğiniz takdirde sizi bir saatlik uzun bir yolculuk bekliyor. Bunun yerine Merkez Tren İstasyonu'na kadar güzel bir yürüyüş yapabilir ve istasyonun önünden DM (direct murano) diye adlandırılan hatla direkt olarak adaya geçebilirsiniz. Hediyesi 6.5 euro :)

5) Santa Lucia Tren İstasyonu'ndan Rialto Köprüsüne doğru giden yol üzerinde Rio Tera San Leonardo'yu izlereyek Strada Nova'ya kadar yürüyün. Böylece yerel halkın arasına karışarak alışveriş yaptıkları marketlerde peynir tadabilir, şarap alabilir, kısa bir süre için  bir Venedikli olabilirsiniz.

6) Venedik'te hiç araba olmamasının keyfini doyasıya yaşayın. Sessizliği dinleyin.

7)  Tüm kitaplarda yazdığı gibi Venedik'te kaybolun. Korkmayın asla gerçekten kaybolmuyorsunuz :)

8)  İşte bu seçenek tam benlik :) Muhteşem bir deniz ürünleri tabağı var. Deneyin. Çook ama çoook güzel. Midyeler, kalamarlar, karidesler.....

9)  Rialto Köprüsünün hemen ayağındaki kafede kahve içip,Venedik'in keyfini çıkartın. Çilekli harika
bir turtaları var.

10) Bir de unutmadan San Marco Meydanı'nda güvercinlere yem verdiniz değil mi? Şimdi canlı klasik müzik eşliğinde Venedik'in en eski kafelerinden biri olan Caffe Florian'da kahve içme ve tiramisu yeme vakti. Kafe pahalı. Dinlediğiniz müzik için de ekstradan para ödüyorsunuz. Yine de tiramisu şimdiye kadar yediğim en güzel tiramisu.

Venedik'te yaşamış ünlülerin evlerini merak ediyor musunuz?


Casanova ve sonrasında Goethe'nin oturduğu ev...


Marco Polo'nun evi...
Büyük Kanal üzerinde gondolla giderken gözleriniz pembe evi arasın...

Venedik'te ilk günümüz nasıl geçti?


Venedik Günlüğü-1


Atatürk Havalimanındayız.

Bavullarımızdan kurtulmuş ve hafiflemiş vaziyetteyiz. Havaalanlarını çok seviyorum. Enerjisi çok yüksek geliyor. Çantamda Alain de Botton'un yeni çıkmış kitabı ''Havaalanında Bir Hafta'' var. Yanımdaki arkadaşıma, ''Keşke benim de bir havaalanım olsa!'' diyorum, o da bana, ''Kimsenin havaalanı yoktur ki'!'' diyor. ''Olsun!'' diyorum, beraber gülüşüyoruz.

10.30'da kalkması gereken uçağımız yirmi dakika gecikme ile kalkıyor. Resmi olarak Venedik'e doğru yola çıkmış bulunmaktayız. Kaptan pilotumuz yolculuğumuzun takribi 2 saat 10 dakika süreceğini söylüyor. Marco Polo Havalimanına ineceğiz. Otelimiz San Marco meydanında: Alberto Bonvecciati.

Çok mutlu ve heyecanlıyım. Yollarda olma hissinin içimde dolaşan rahatlatıcı havası beni mutlu ediyor.Turist değil, gezgin olmak amacım. Yanımda yol arkadaşım. Aşkın yollarda anlam kazanacağına ve yollarda yaşanacağına inananlardanım ben.

Gelgitlerle zaman zaman sular altında ama hep suyun içinde olan bu masalsı şehre ilk yolculuğum. Bir karnaval kıyafetim ve şimdilik bir maskem olmamasına rağmen, karnaval ruhum içimde. Gizlendiği yerden çıkmak için sabırsızlanıyor. Buket Uzuner gibi yollardayım işte. Yaşasın!

Venedik Havaalanı'ndan Venedik'e ulaşmak ne kadar?

     Venedik Marco Polo Havaalanındayım. Deniz taksisi ile Venedik'e gidersek eğer 4 kişi için 100 Euro ödeyeceğiz. İlk yolculuğumuzu vaporetto ile yapmaya karar veriyoruz. Kişi başı 13 Euro.   Venedik'e ulaşmamız 1,5 saati buluyor. 



      San Marco meydanına 2 dakika uzaklıkta bir iskelede iniyoruz. 
     Bugün karnavalın ilk günü. Hava serin ama Allahtan yağmur yağmıyor. San Marco Meydanı'ndan geçerek otelimize ulaşıyoruz. Hayatımda gördüğüm en küçük asansöre binerek odamıza yerleşiyoruz. Odayı görünce asansöre haksızlık ettiğimi fark ediyorum. Bütün odayı sadece bir yatak kaplıyor ve banyoya ulaşım yatağın ayak kısmından inerek sağlanabiliyor. En korkuncu yatak ve yastıklar çok rahatsız. Hatta yorgan yerine yatağın üstünde nevresime geçirilmiş battaniye var. Allahım, bu benim için bir kabus. Battaniyelerden nefret ederim. Otel 4 yıldız standartlarından hiçbirini taşımıyor. Söyleniyorum kendi kendime ama artık yapacak bir şey yok. İstanbul'a döner dönmez booking.com'a otelle ilgili düşüncelerimi yazacağım. Bunu kafama not alıyorum. Otel yan yana birleştirilmiş birkaç binadan oluşan bir kompleks. Bundan dolayı bina geçişlerinde hafif kot farkları var. Asansörden indikten sonra odaya ulaşmak için bir hayli yürümek gerekiyor.
     Selçuk otelle ilgili olarak, ''Otel San Marco meydanında, fakat odalar Rialto Köprüsü yakınlarında.'' diye espri yapınca bayağı bir gülüyoruz.
Eeee doğru söze ne denir?





     Bavulları otele bırakır bırakmaz hemen kendimizi San Marco meydanında buluyoruz. Hedef, güneşin giremediği dar sokaklarda kaybolmak. Vuruyoruz kendimizi yollara. Etrafımız kanallarla çevrilmiş. Binalar orta çağdan kalma. Etrafta karnaval kıyafeti giymiş insanlar dolaşıyor. Şu an itibariyle görmeyi hayal ettiğim kadar çok değiller. Havanın soğuk olmasından dolayı olsa gerek, San Marco Meydanı'nda beni karşılamasını beklediğim güvercinler ortada görünmüyorlar. Fotoğraf makinem boynumda geziniyorum ortalıkta ama hava fotoğraf çekmek için çok elverişli değil ne yazık ki. 
     Gondollar yan yana sıralanmışlar. Napoliten söyleyen bir gondolcu beklemekte kulaklarım fakat nafile bir bekleyiş bu. Sanırım çok eskilerde kalmış napolitenler de. La Caravale adında bir kafede soluklanıyoruz. Büyük bir keyifle fincanlarımızdaki kahveleri yudumluyoruz.

Venedik'te gondola binersek ne kadar öderiz?


    Eğer gondol sefası yapıp bir ritüeli gerçekleştirmek isterseniz bunun için 80 Euro ödemek durumundasınız. Venedik'e gidip de gondol sefası yapmamak olmaz dediğimiz için biz gezimizin ikinci gününde kendimizi bir gondolun içine attık. Kanalların arasında dolaşıp bol bol fotoğraf çektik. Gondolla büyük kanala geçip, biraz da orada kürek salladık. Ünlü çapkın Casanova'nın evinin önünden geçtik, bir müddet aynı evde Goethe'nin de yaşadığını öğrendik. Marco Polo'nun evini seyre daldık.
    İstanbul'dan giderken en büyük hedefim Accademia'ya gitmek ve burada Bellini galerisini seyretmekti. Müzeyi gezmek istediğim galeri kapalı olduğu için biraz hayal kırıklığı ile gezdim. ''Olsun!'' dedim kendi kendime. ''Bir daha, belki bir baharda gelir o zaman gezerim.'' dedim. 

      İstanbul'a geldiğimde, müzeden aldığım ''Büyük Müze Kataloğu''nu İtalyanca aldığımı fark edince ise yıkıldım. :(
       Eee, acele etmemek ve dikkatli olmak lazım değil mi ?
    Peggy Guggenheim Müzesi de gezilmesi gereken yerlerden. Biz önünden geçmemize rağmen zamansızlıktan gezme fırsatı yaratamadık kendimize.. Sadece hediyelik eşya satan mağazasından kocaman bir silgi aldık kendimize.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Paris Mon Amour: Paris'le ilk tanışma

Paris'e ilk gidişim eşimin bana hazırladığı bir sürpriz organizasyonla olmuştu.  Güzel organize edilmiş bir sürprizdi. Gare de Est'de şirin, küçük bir otelde kalmıştık. Bu otel aklımda hep çok özel bir otel olarak kaldı. Hatta şu ünlü Bourne filmlerinin ilkinde Jason Bourne otelin önünde durunca çok sevinmiştim. Otellerle ilgili herkesin farklı standartları vardır. Benim standartlarım içinde otel odasının büyük olması çok önemli bir kriter değil açıkçası. Bu otelde kaldığımız oda bir çatı katıydı ve karşımızda tüm ihtişamıyla Sacre Coeur duruyordu. 

Sacre Couer Kilisesinin benim penceremin tam karşısında duruyor olması benim için aradığım işaretti. Evet, Paris'le ilk tanışmam güzel olacaktı, bunu hissetmiştim. İlk görüşte aşık olmuştum Paris'e ve sonra da bu tanışıklığa istinaden hiçbir fırsatı kaçırmaz oldum Paris'i görmek için.

Paris'te metro ulaşımının en ucuz yolu nedir?


Biz her Paris seyahatimizde bir metro istasyonuna girer girmez ''karne'' adı verilen 10'lu metro biletlerinden alıyoruz. Böylesi tek tek bilet almaktan daha ucuza geliyor. Sizlere de tavsiye edilir.
Paris'e ilk kez gidecekler için gezecek çok yer vardır. Bence ilk gidişler hep çok turistik olur. Benim de ilk gidişim öyle olmuştu. Elimde gezdikçe check edilecek uzun bir listem vardı. Eiffel Kulesi, Champ Elysees, Notre Dame Katedrali, Sacre Coeur, Louvre Müzesi, D'orsay Müzesi, Moulin Rouge...

Yukarıdaki listenin hepsinin hakkını verdim. Champ Elysees'de elim kocamın elinde saatlerce yürüdüm, asansöre biniş kuyruğunun uzunluğundan dolayı yükseklik korkum olmasına rağmen Eiffel'in tepesine çıktım. Paris'i Eiffel'in tepesinden kuşbakışı seyrettim. Seine Nehrinin kıyısında romantik yürüyüşler yaptım ve nehrin kenarına sıralanmış kitapçılarda saatler geçirdim. Lüksemburg Bahçeleri'nde yürüdüm, dinlendim, Paris havasını kokladım. Otel odamın penceresinden seyrettiğim Sacre Coeur'e gittim, sonradan yıllardan beri orada durmak için belediyeden özel izni olduğunu öğrendiğim tekerlekli sandalyede oturup, metal bir zincire yün dolayarak köpek anahtarlıklar yapan Parizyenden bir anahtarlık aldım.
(Sonra ki her gidişimde adamcağız hep orada yerinde durmaktaydı.)

Louvre Müzesinde saatler geçirdim. Paris benim için masal gibiydi.