30 Mart 2010 Salı

Baharla birlikte Paris ile buluşmama az kaldı

Gün daha yavaş kararmaya başladığından beri akşamın geldiğini anlayamıyorum. Gerçi saatler ileri alındığına göre yaz yaklaşmış olmalı değil mi? Ağaçların üzerindeki bahar dalları çoktan güneşe çevirdiler yüzlerini. Kalın kıyafetlerden kurtulacağız az zaman sonra. Arınma ve hafifleme zamanı. Benim de sevdiğim şehre kavuşmama az kaldı. En son kavuşmamız içi kışlıklarla dolu ağır bir bavulla olmuştu. Bu sefer daha hafif bir sefer olacak diye düşünüyorum. Hızlandırılmış Fransızca kursum bu sefere yetişemeyecek farkındayım ama umudum mayısın sonuna rastlayacak yeni buluşmamızda birkaç cümle kurabilmekte. Çook çalışıyorum çoook....

25 Mart 2010 Perşembe

Zaman akıp gidiyor

Aslında çok direndim bilgisayarın, kalem kağıt karşısında zafer kazanmaması için. Aynı savaşı manuel filmli çekim yapan fotoğraf makinaları içinde vermiştim ama bu savaşı da digital fotoğraf makinası kazandı, hem de büyük farkla. Ben teknoloji karşısında verdiğim her savaştan mağlup ayrılmak zorunda kaldım.

Ama hala kalemin kağıda dokunmasını çok severim, gördüğüm güzel her defteri bazen kullanmaya kıyamasam da almadan duramam. Kağıdın üstündeki hiçbir mürekkep lekesi siz o kıymetli defteri kaybetmedikçe sizi terketmez.
Ama öyle midir teknoloji harikası bilgisayarlarımız? Hiç ummadığımız anlarda sırtımızdan bıçaklamazlar mı bizi? Hem de hiç acımadan.

Şimdi yazmakta olduğum bu sevgili laptopta benden ayrılma vaktinin geldiğini ufak ufak anlatmaya çalışıyor gibi geliyor.

Zaman hiç yerinde saymıyor, dünya hiç dönmeye ara vermiyor ve ben artık annemin sözlerini daha sık tekrar eder oldum. Dün kollarıma aldığım minik bebeğim bugün içerde lig tvde futbol maçı seyrediyor. Bütün bunlar ne zaman oldu anlamadım bile.

Zamanın bu kadar hızlı geçmesi haksızlık değil mi? Yetişmek mümkün değil. Sanki her şey çok hızlıymış da ben çok yavaşmışım gibi. Günün saatlerinin arttırılmasını talep ediyorum.
Hem de derhal!

Yeni evimize taşınma hazırlığı

Çok ciddi bir telaş aldı beni gidiyor,yeni evimize taşınmamıza birkaç ay kaldı.
Artık dekorasyona başlama zamanı. İç mimar bir arkadaşla çıktık yola. çıktık çıkmasına ama ne zor işmiş. Tamam ben evin yapımıyla ilgili hiçbir şeye karışmayacağım ama seçim arifesi zor geçiyor. Ev ile ilgili tüm kararları verme isteğim ve isteğimin kabulü de güçlü bir sorumluluk olarak omuzlarıma yığıldı.

Evet! Tabii ki bu zor durumun altından kalkacağım ama nasıl olacak onu bilmiyorum :)
Mutfakla ilgili sıkıntılar atlatıldı, şimdi sıra banyolarda. Aldığımızda büyük gelen ev, şimdi yerleşme hazırlıklarına girişince sanki her gün santim santim küçülüyormuş gibi geliyor. Neyse ki yollara düşmemize az kaldı.

Birazdan oturup kendime bir güzellik yapacağım. Bir elime çayımı alıp, festival kitapçığından gideceğim filmleri seçeceğim. Herkese iyi seyirler.

15 Mart 2010 Pazartesi

Haluk Bilginer ve Shakespeare Müzikali

Cuma akşamı çok uzun zamandan beri gitmek istediğim Shakespeare Müzikalini izlemek için Oyun Atölyesindeydim. Haluk Bilginer'in Modadaki Oyun Atölyesinde.
Bir ay öncesinden yalnız gideceğimi bile bile alınmış bir biletti. Oyunu izledikten sonra, bileti almadan önce yaşadığım yalnız gitme tereddütünü aşıp geldiğim için kendime teşekkür ettim. Son yıllarda seyrettiğim en güzel müzikaldi.
Kesinlikle bilet alıp bir de Mr.S ile geleceğim. Çok güzeldi, sevgili eşimin de bunu seyretmeye hakkı var.
Shakespeare Müzikali, adından da anlaşılacağı gibi Shakespeare'nin sonelerinden yapılmış bir müzikal ama ne müzikal. Bayıldım ben bayıldım.
Haluk Bilginer başrolde, erkeğin yaşamının 7 evresini kendisine eşlik eden ''Soykarı'' diye adlandırılan dört soytarı ile anlatıyor. Soykarılar da muhteşem.

Müziklerin hepsini Tolga Çebi yapmış. Daha önce Tolga Çebi adını duymamıştım. Tabii benim duymamış olmam kendisinin tanınmadığı anlamına gelmiyor. Ben de bir daha unutmamak üzere öğrenmiş oldum işte.

Oyunu başından sonuna kadar yüzümde kocaman bir gülümseme ile seyrettim ve bütün salonda da benimle aynı ifade vardı. Çok güzel, çok neşeli, çok anlamlı 2 saat geçirmiş oldum.
Oyun bittiğinde seyirciler ayakta alkışladılar oyuncuları.
...ayakta alkışlanacak bir oyun ve oyunculuktu gerçekten.

Oyunda da anlatıldığı gibi tik tak, tik tak zaman geçiyor.
...ve bizler ömrümüzün her dakikasının hakkını vermiyoruz.

Shakespeare'in dediği gibi,
Zaman kibar bir ev sahibidir;
Ayrılanı nazikçe uğurlayan
Yeni geleni kucaklayarak karşılayan.

Zamanın kıymetini bilelim. Shakespeare Müzikaline de gidelim.

7 Mart 2010 Pazar

Bir zamanlar Şangay'a gitmiştim.

Dün akşam itibariyle Mr.S 'i Atatürk Havalimanı'ndan Şangay'a  uğurlamış bulunmaktayım. Kendisi bir takım oyunlarla Business Class'ta uçma şansını elde etmiştir. Eeee, bu şahsi başarısından dolayı kendisini kutlamaktan başka yapacak bir şey yok ama yine de havaalanına girdikten sonra, ''Shop and Miles'ın lounge'ına girmeyeceğim, business class yolcular için ayrı bir lounge varmış, bir de onu deneyeyim.'' demesi çok hoş olmadı. Geldikten sonra ballandıra ballandıra anlatacaklarını düşünemiyoru bile. 12 gün sürmesi planlanan bir iş gezisi.
Benim de bu arada hemen bir yapılacaklar listesi oluşturup, dönüşünde anlatacak olduklarına karşılık gardımı almam gerekiyor. Birkaç sanatsal etkinlik kötü olmaz gibi geliyor. Çok uzun zamadan beri izlemek istediğim Haluk Bilginer'in Shakespeare Müzikaline bir adet biletim var ve tadını çıkaracağımdan eminim :)

Ben de çoook uzun ama çoook uzun yıllar önce Şangay'a gitmiştim. (Çok acıklı oldu, değil mi?) Birçok insanın Çin'i çok sevmesine rağmen (bu kategoriye sevgili eşim de dahildir) ben, Çin memleketini insanlarından dolayı pek sevmem çünkü benim gözümde çözüm üretemeyen insanlardır. Tabii yüksek ihtimal bu yetiştirildikleri sistemle doğru orantılı. İlk defa Çin'e gidişim ''Çin İhraç Malları Fuarı'' sebebiyle olmuştu ve o zaman Çin'e tur ile gitmeyi tercih etmiştim. Hatırlıyorum da Pekin'de bizi gezdiren tur rehberi kızcağıza hangi dine inandıklarını sorduğumuzda, önce etrafını kolaçan edip, sonra da ''Biz, Mao'ya inanırız.'' demişti.
Çin'de ilk durağımız Schenzen olmuştu. Açıkçası şehirle ilgili hafızamı tazelemekte zorlanıyorum. Ordan fuarın yapıldığı Guangzou şehrine, sonra fuar bitiminde iki günlüğüne Pekin'e ve son olarak direkt uçak yolculuğu yaparak İstanbul'a gelmiş ve yolculuğumu sonlandırmıştım.
(Uzun yolculuklarda direkt uçuşlar benim için tercih sebebidir.)

Çin'e ilk ziyaretim benim açımdan çok maceralı geçmişti. Oraya giderken kafamda ne bekleyerek, ne düşleyerek gittiğimi bilmiyorum ama aradıklarımı bulamamıştım. Mesela gökdelenler görmek beklediklerimin arasında değildi, İstanbul trafiğini aratmayacak ölçüdeki trafik de enterasan gelmişti. Giderken fuar alanında mucizevi bir şekilde ziyaretçilerden kimsenin göremediğini göreceğimi ve bulacağımı düşünüyordum.
....ve evet öyle olmadı tabii ki.
Ama söylenenler doğruydu. Çok kalabalıktı ve çok çeşitli mallar vardı. Gezmek çok eğlenceli ama çok yorucuydu. Akşamları otele gittiğimde ayaklarımı artık hissedemez duruma gelmiş oluyordum. Herkesin bavullarında Türkiye'den getirilmiş yiyecekler bulunmaktaydıBazı sevgili Türk arkadaşların hiç üşenmeden pastırma vakumlatarak buralara kadar getirmiş olmaları göğsümü kabarttı vallahi. Benim evden getirilenler listemde ise zeytin ezmesi, karper peynir, çay ve Türk kahvesi vardı. (Pek bir keyifli oluyordu Türk kahvesi akşamları)

Çin'e gideceklere ne tavsiyem olabilir sorusunu kendime sorarsam eğer cevabım Türk Hava Yollarının direkt uçuşlarını tercih etmeleri olabilir.  Uzun bir yolculuk çünkü ve Thy diğer havayollarına göre çok konforlu.  Çin'in birçok kentinde Türk lokantaları  bulunmakta. İçinde gezme aşkı ile yanıp tutuşan, iki günlük boş anlarında dahi gezme hayali kuranlar içinse yol, yemek gibi problemlerin olmadığını zaten biliyoruz. Çinlilerle anlaşmak çok zor olsa da (ingilizce menü bulma şansı çok az) benim için yemek çok önem taşımamakta. Etrafta bir dolu İtalyan restoranı bulmak da olası zaten. Ama kesinlikle restoran seçerken ucuz yerleri tercih etmeyin, ne yazık ki Çinlilerin hiç ama hiç hijyen takıntıları yok, hatta hijyen kelimesinin anlamını bildiklerinden şüpheliyim. Alışveriş içinse markasız ürünler alacaksanız eğer ucuz olduklarını söyleyebilirim, lakin ben dünya markalarını alacağım diyenlerdenseniz ucuz olduklarını söyleyemeyeceğim.

Benim Çin'de en beğendiğim şehir, ikinci kez Çin'e gittiğimde tanıştığım Şangay olmuştur. Şangay, Pekin'den sonra Çin'in ikinci büyük şehri. Yangzte Nehri şehrin ortasından geçmekte. Nehrin kenarına gittiğinizde fotoğraf çekmek için nehrin kenarına konumlanmış bir sürü amatör fotoğrafçı görebilirsiniz. The Oriental Pearl Tower adını verdikleri bir tv kulesi bulunmaktadır. Gayet yüksek bir yapı, dilerseniz üst katlarına çıkıp şehri seyretmeniz mümkün. ''Sen çıktın mı?'' derseniz cevabım hayır olur. Nedense bu tip yukardan seyirler benim pek ilgimi çekmiyor. (Berlindeki kuleye aynı sebepten ötürü çıkmamıştım.) Şangay için Uzakdoğunun Paris'i deniyor ama benim gibi Paris sevdalısı bir insan için bu tanımlama pek bir şey ifade etmiyor. (Bu arada tabi kii Eyfel Kulesine çıktım ama bu kadar sevmeme rağmen oraya da bir daha çıkmayacağımı biliyorum.)
Yine de Pekin mi ,Şangay mı sorusuna vereceğim cevap, Şangay olur.

Her şehirde olduğu gibi, bu şehirde de meşhur bir alışveriş caddesi var: Nanjing Road. Her zaman çok kalabalık oluyor. Ben gittiğimde Şangay'da çok sisli bir hava vardı ama sonradan öğrendiğime göre genellikle de çok sisli olurmuş şehir. Bu fotoğraf meraklıları için kötü bir durum.

Bu şehirde Şangay'ın en eski beş yıldızlı oteli olan Peace Otel'de kalmıştım. Yapısal olarak çok etkileyici bir oteldi ve benim için olayın en ilginç ve nefes kesici kısmı çok yaşlı bir ''jazz band''in çalıyor olmasıydı. Kaçırılmaması gereken bir performanstı ve çok keyif alarak izlemiştim. Gidecek olanlara bir tavsiye. Uğramakta fayda var.

Bu tarihten üç ay önce yine Şangay 'a gitmiş olan Mr.S'e dinlemeden gelme diye salık vermiştim, o da şansını denemiş ama Peace Otel tadilatta olduğu için izleyememişti. Bu seferde Şangay'da sadece bir gece konaklayacağı için izleme şansı olmayacak bence.

Uzaklarda gittiğim yerler oldu. Tayland mesela içimi ısıttı. Hep keyifle anıyorum ve tekrar gitmeyi düşlüyorum ama Çin....
.....belki gidişlerin sebebi hep iş olduğu için,
belki yalnız duraklarımdan biri olduğu için kalbimi çalmadı.

kKim bilir sizinkini çalar belki, Mr.S 'in dediği gibi ''memleket''dersiniz kalbinizi açarsınız siz de.

2 Mart 2010 Salı

Başlangıç için dört izleyici:)

Efendim arkadaş kontenjanından da olsa artık 4 adet izleyicim var. Bu sevgili arkadaşlardan bir tanesi resmen kardeşim, diğeri de oğlumun babası. Kalan iki izleyicim ise beni seven arkadaşlarım. Zor durumda kalırsam yedekte tuttuğum diğer kız kardeşimi de izleyicilerim arasına katmaktan herhangi bir utanç duymayacağım. Blog yazmaya başlarken, ''Beni izleyen birileri olsun, Tanrım ne olur!'' diye başlamasam da, ilerleyen günlerde içimde nereden geldiği belli olmayan bir hırs oluşmaya başladı:)
Yakında gazete ilanı falan vermekten korkuyorum.

Bilgisayarın başında kendimi google'da ararken buluyorum. Neyse bir gün gelecek ki ben de kendimi google'ladığımda bulabileceğim. Kayda yönelik etiketler de bir işe yaramıyor herhalde.

Olsun!
Ben yazmaya devam edeceğim. Çok eğleniyorum çünkü. Sanki yazarken kafam boşalıyor.

Bu arada geçen hafta Perşembe günü sevgili oğlum ilk süt dişini çıkardı. Çok gururluyuz ve mutluyuz.

....ve önümde beni bekleyen iki Paris ve bir New York seyahati var. Daha ne olsun, değil mi?

Sağlığımız da yerinde olduktan sonra başka ne istenir hayattan? 
Fransızca öğrenme projem hayata geçirilemedi hala. Gerçi ataklar yapıldı ama Fransız Kültür Derneği'nin, Saint Joseph'de verdikleri kursun saati benim programıma uymadı. Şimdi rota başka kurslara çevrildi.

Bu arada Paris ve New York otellerini ayarlamam lazım bir ara.

Keyfim nasıl bilmiyorum ama. Kendime düzenli olarak pozitif düşünce ve mutluluk pompalamaya çalışıyorum. Bünyemin ek desteğe ihtiyacı var. Mr.S, bu hafta sonu itibariyle Çin'e gidiyor tekrar. Benim de bu boşluğu spor, oğlumla ilgilenmek, kitap okumak ve tiyatroya gitmek olarak dakikası dakikasına değerlendirmem gerekiyor.   :)

Sahiden İstanbul Film Festivali ne zaman başlıyor? Bu sene festival filmlerinden birkaçına gidebilmek istiyorum. İnsan, özellikle de kadın denen mahlukat ne çok şey istiyor değil mi? Ama ben isteyen, talep eden insanı severim. Hayattan hiçbir şey istemeden var olabilmeyi aklım almıyor çünkü...