28 Nisan 2010 Çarşamba

Paris'e güzelleme!


St.Germain Bulvarı'nda
uzun bir yürüyüş
aşkı çağrıştıran Paris güneşi altında,
başdönmesi yaratan fransız kadınları,
kahve kokusu içime işleyen
cefe de flore'da oturmuş düşünürken kendimi
les deux magots müşterilerinin hain bakışları sorar gibi
hangimiz daha havalı?
belki mutluluk sürmeyecek ömür boyu hiçbir hayatta
paris bir anlık, bir nefeslik,
büyüleyen bir hayal
cafe de flore'da bir yudum Paris
mutluluk katar bana
les deux Magots müşterilerinin
hain bakışları altında...

Mr.S Nisan 2010-Paris
(eee bence hiç fena değil, hatta bir hayli romantik)

Cafe de Flore


     Anlaşıldığı üzere Cafe de Flore'dayız. Kalem bu sefer Mr.S'in elinde...

''Söz uçar, yazı kalır.''

     

      Ünlü düşünürlerin oturup felsefik tartışmalar yaptığı bu kafede etrafım birçok ülkeden gelen misafir tarafından sarılmışken düşünüyorum. Bu kafede oturan ve hemen hemen hiçbiri Fransız olmayan insanlar, artık burayı bir müzeye dünüştürmüş. Buraya gelip bir kahve içmek de turistler için vazgeçilmez olmuş.
   Artık Paris'in neresine giderseniz gidin rastlayacağınız bu turist güruhu burayı da ele geçirmiş durumda.
     Paris'in belki her yerini göremezsiniz ama bir kafesinde oturup kahvenizi yudumlarken, Paris'in o güzel kokusunu içinize çektiğinizde işte o zaman Paris'i hissedersiniz.

Güneşsiz bir Paris sabahı :(


Bugün çoook soğuk... Noldu bu güneşe ? Nereye gittin yahu? Burada bu notları direkt bilgisayarıma yazmıyorum, küçük mavi gezi defterime notlar alıyorum fakat kalemi tutan elim kağıt üzerinde zor ilerlemekte. Yağmur yok ama rüzgarın dondurucu bir etkisi var. Sabah otelden ayrılırken niyetimiz Monet'nin bahçeleriyle ünlü Paris'e trenle 45 dakika uzaklıktaki Giverny'deki evine gitmekti fakat yüzüme vuran sert rüzgar daha bu mevsimde görülecek bahçe yoktur fikrini saçları uçuşan kafama nakşetti. Ben de dedim ki ''bak şekerim Monet dedim ben ama, gel bu Monet'nin evini biz başka bir bahara bırakalım'' ve fikrim hemen kabul gördü. Biz de inşallah haziranda sıcak bir bahar gününde gideceğiz Giverny'ye. Hem bisiklette kiralayabiliriz.

Le Marais''ye yollandık biz de! Metro ile gittiğinizde St. Paul metro istasyonunda inmeniz gerekiyor. Biz gittiğimizde Le Marais daha uyanmamıştı bile... Biraz dolanıp kahvaltı edeceğimiz güzel bir yer aradıktan sonra, bagetlere sandviç yapan bir yerde karar kıldık. Ekmeklerimizin yanına birer de çay aldıktan sonra ancak biraz içimiz ısındı vallahi... Şöyle bir iki kitapçı gezdikten sonra sert rüzgarlar :) bizi St.Michel ve St.Germain'deki kitapçılara doğru şartlandırdı. Metroya binmeyelim dedik. Pont Neuf köprüsünün üstünden geçerek St.Michel Çeşmesinin önünde bulunan St.Severin Cafe'de soluklandık. Pencere kenarında bir masadayız,çeşme tam karşımızda,çaylar masamızda... Biraz demlensinler diye bekliyoruz. Pencerenin hemen önünde dışarıda sıralanmış masalarda sigara müptelaları oturmakta... Bizim oturduğumuz masanın tam önünde de Fransız olduğu boyundan, posundan endamından anlaşılabilen yaşı geçkin bir madam, önce klasik Fransız kahvaltısını (Le petit dejeune) yapıyor. Güzel bir esmer dilim ekmeğe reçeline sürüp kahvesine batırarak yavaş yavaş, zevkle yiyor. Üstüne de çantasından sigaralığını çıkarıp keyifle sigarasını St.Michel Çeşmesine doğru tüttürüyor.

Paris'in olmazsa olmaz berduşlarından biri az sonra bizim madame'ın yanına gelip bir sigara istiyor, reddedilmek berduşun umurunda bile olmuyor çünkü biliyor ki yan kafede bir turistten mutlaka o sigarayı alacaktır.
....ve öyle de oluyor.
Çayımız da demlendi bu arada... Vallahi çay gibisi yok...Ben ki kahveyi de çok severim ama çayın yeri bambaşkadır.

Kafe'de güzel bir caz parçası çalıyor, çayım elimde keyifle dinleyip, etrafımı seyrediyorum. Oturan herkesin elinde eğer yalnızlarsa bir kitap ya da gazete var, yanında arkadaşları olanlarsa sohbet ediyorlar. Üzülerek söylüyorum ki az buçuk ucundan öğrenmeye başladığım Fransızcam '' Bon Jour'' demenin ötesine geçemiyor.

İnsanlar mutlu mu yoksa mutsuz mu bilmek çok zor. Ama ben şu an için çok mutluyum. İnsan evinden birkaç günlüğüne uzaklaşınca, sorunlarından da uzaklaşıyor. Ah bir de şu gerekli gereksiz çalan cep telefonlarından kurtulabilsek ne güzel olurdu.

İnşallah daha mutlu günlerde göreceğiz:)

shakespeare and company -3


Eveeeet....İlk defa bugün olduğu yerden başka bir yerde açılan Sylvia Beach'in sahibi olduğu Shakespeare and Co.,kapanmak zorunda kaldıktan yıllar sonra George Whitman tarafından başka bir yerde ''Le Mistral''ismiyle tekrar açılıyor,sonra Sylvia Beach'in izniyle kitabevi Shakespeare and Company ismini alıyor.Bugün kitabevi George Whitman'ın kızı Sylvia Beach Whitman tarafından işletiliyor.Geoge Whitman,kızının isminin Sylvia olmasını soranlara''Bir kadının sahip olabileceği en güzel isme sahip''diye cevap veriyor.Edebiyat düşkünü yatacak yeri olmayan gezginler, kitabevinde birkaç saat çalışmak karşılığında yatacak yer bulabiliyorlar.Kitabevinde gezginlerin yatabileceği onüç yatak olduğu söyleniyor.(Evet,kenarda köşede yataklar ama saymadım..)Kitap meraklılarını mutlu edebilecek bir yer olduğunu düşünüyorum..Eğer yolunuz Notre Dame civarına düşerse,önce meydandaki Sarah Bernhard cafe de bir kahve içip ,ömrü boyunca hayallerinin peşinden gitmiş bir adamın ,George Whitman'ın dükkanına uğrayın derim.

27 Nisan 2010 Salı

Shakespeare and company -2 Enstantaneler


Meşhur kitabevinin önü..

Bizim gibi kitabevinin çok meraklısı var..

Kitabevinin ikinci katı..Burada ki kitapların satışı yapılmıyor,fakat dilediğiniz kitabı alıp okuyabiliyorsunuz,hatta isterseniz köşedeki daktiloyu kullanarak dilerseniz kitabınızı yazabilirsiniz.

Manzara görülmeye değer...

Tarihin tozlu sayfalarında dolaşmak gibi...

Bu minik lavaboyu eklemeden duramadım...Kimbilir hangi yazarlar ellerini yıkamıştır burada...

Shakespeare and company -1


Shakespeare and Co. ile ben ilk kez ''Before Sunset'' filminde karşılaşmıştım. Hemingway'in kitabında da anlatıldığı üzere kitapçı Sylvia Beach 'e ait,Sylvia Beach aynı zamanda James Joyce'un yazarı olduğu ,bugün dünya edebiyatının klasikleri arasına girmiş ''Ulysses''in ilk yayımcısı..Hemingway'in de anlattığı üzere sevimli,şakacı ve güzel bacakları olan:) Amerikalı bir hatun...Zaman zaman parasız kaldığında Hemingway'e para verdiği de söylentiler arasında...Paris'te bir kadının bir kitabevine sahip olduğu ilk örnek değil..Adrienne Monnier isimli şair ve yayımcı bir Fransız hemcinsinin desteğiyle ,annesinin kendisine verdiği 3000 USD gibi küçük bir kapitalle ama ciddi anlamda Adrienne Monnier'in desteği ve yüreklendirmesiyle kendini Latin Quarter'da bir kitabevi sahibi olarak buluyor.Aslında Sylvia Beach'in asıl yapmak istediği Amerika 'da bir kitapçı açmak ama günün koşullarında Paris 'te kiralar çok daha ucuz ve Sylvia'nın da parası yok..Sylvia,Büyük Savaş sonrasında Paris' e döndüğünde Bibliothèque Nationale da araştırma yaparken Adrienne Monnier'in kitapçı dükkanında haberdar oluyor.Kitapçıya gittiği zaman Adrienne Monnier ile karşılaşıyorlar ve birbirini çok seviyorlar.
..........ve Adrienne Monnier'in intiharına kadar da yirmi sene aynı hayatı paylaşıyorlar..
1941 yılının sonlarında Sylvia,kitapçı dükkanını kapatmak zorunda kalıyor...1951 yılında bu sefer başka bir Amerikalı George Whitman ,Sylvia Beach'den aynı kitapçı ismini kullanmak için izin alarak ,başka bir bölgede kitabevini açıyor..
Bugün bizlerin gidip ziyaret ettiğimiz kitabevi de George Whitman'a ait olan kitabevi...
Eğer isterseniz aldığınız kitaba,kasa önünde Shakespeare and Company -Paris 0 kilometre ibaresi olan bir damga basılıyor. Kitapların pahalı olduğu söyleniyor ama bana çok pahalı gelmedi.Tanesi 13 ve 15 Eurodan iki adet kitap aldım ve tabii ki kitaplarımın ikisine de damga bastırttım.(Mutluyum ve gururluyum)

Fransızca çalışıyorum :)

Artık bilgisayarımın başına oturabilirim. Bilindiği üzere bilgisayarım eşim tarafından hediye edildi ve ben eski emektar bilgisayarımın ağırlığından o kadar yorulmuştum ki, şimdi sanki hayatımda ilk defa bilgisayar görmüşüm gibi elimden düşürmüyorum bilgisayarımı. Fakat ne var ki benim sizlere de söylediğim gibi devam ettiğim bir Fransızca kursum var ve çalışmam gerek.

Ben ne yapıyorum peki?

Eeeee... Açıkcası pek çalıştığım söylenemez. Bu aralar Urfa, Antep, Afyon sonrasında da keyifli bir Paris'ten sonra defteri açmaya vaktim olmadı. Ama artık başladım çalışmaya. Bugün açtım defteri, kitabı ve sıkı sıkı çalıştım.

Şimdi bloğuma bakabilme hakkını kazandım. Shakespeare and Co.geliyor.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Paris Bir Şenliktir ve Paris'in en eski kitapçılarından biri: Shakespeare and Company

Paris ile ilgili yazmayı düşündüğüm yerler arasında Cafe de Flore ve Shakespeare and Co. isimli kitapçı var ama ben yazacaklarımı yazmadan önce Ernest Hemingway'in ''Paris Bir Şenliktir'' (Paris is a Moveable feast) adlı kitabında Shakespeare and Company ile ilgili yazdıklarını aktarıyorum.

O günlerde kitap alacak paramız yoktu. Okuyacağım kitapları 12 rue de l'Odeon'daki, Sylvia Beach'in sahibi olduğu ve aynı zamanda kitap satışı da yapılan Shakespeare and Company kitaplığından ödünç alırdım. Soğuk rüzgarın silip süpürdüğü bir caddede, kışın yakılan büyük sobası, masaları ve rafları ile; vitrindeki yeni kitapları, yaşayan ya da ölmüş ünlü yazarların duvarındaki fotoğrafları ile sıcak sevimli bir yerdi burası. Fotoğrafların tümü de enstantane havasındaydı: ölmüş yazarlar bile sanki canlı gibiydiler. Sylvia'nın yaşam dolu ve keskin çizgili bir yüzü, yavru bir hayvanınkiler gibi canlı ve bir genç kızınkiler gibi neşeli gözleri vardı; dalgalı kestane saçları güzel alnından arkaya doğru taranmış, kulaklarının altında, giydiği kahverengi kadife ceketinin yakasının üstünde kalınca kesilmişti. Güzel bacakları vardı, nazik ve sevimliydi, her şeyi merak eder, şaka ve dedikodu yapmaya bayılırdı. O zamana değin hiç kimse onun kadar iyi davranmamıştı bana.

Kitaplığa ilk gittiğimde çok çekingendim ve üzerimde ödünç kitaplığına üye olmak içim yeterli para da yoktu. Üyeliği, paramın olduğu başka bir zaman verebileceğimi söyledi ve bana bir kart doldurdu, istediğim kadar kitap alabileceğimi de ekledi.
Bana güvenmesi için hiç bir neden yoktu. Beni tanımadığı gibi, 74 rue du Cardinal Lemoine olarak verdiğim adresten daha yoksulu arasan da bulunmazdı. O ise şirin mi şirin, çekici ve konukseverdi; arkasında, yapının iç avlusuna bakan arka odaya değin uzanan ve kitaplığın varını yoğunu sergileyen, duvar yüksekliğinde sürüyle raf vardı.
Turgunyev'le başlayarak, Bir sporcunun Kısa Öyküleri'nin iki cildini ve D.H.Lawrence'ın ilk kitaplarından birini aldım -sanırım ''Oğullar ve Sevgililer''di. Sylvia, istersem daha da alabileceğimi söyleyince Savaş ve Barış 'ın Constance Garnett baskısı ile Dostoyevsky'nin Kumarbaz ve Diğer öykülerini seçtim.
Sylvia, ''Eğer bütün bunları okuyacaksanız sizi uzun süre göremeyeceğiz demektir'' dedi.
'' Ödemek için uğrayacağım'' dedim. ''Evde biraz param var.''
''O niyetle söylemedim'' dedi. ''Ne zaman uygunsa o zaman ödersiniz.''
''Joyce ne zaman gelir ?'' diye sordum.
''Gelirse akşama doğru gelir genellikle ''dedi. ''Onu hiç görmediniz mi?''
''Ailesiyle birlikte Michaud's da görmüştük'' dedim. ''Fakat insanlara yemek yerlerken bakmak pek uygun düşmüyor, ayrıca Michaud's pahalı bir yer''
''Yemekleri evde mi yiyorsunuz?''
''Çoğunlukla; özellikle şu sırada '' dedim. ''İyi bir aşçımız var.''
''Yakınlarınızda lokanta falan yok, değil mi?''
''Hayır, yok. Nasıl bildiniz?''
''Larbaud da orda otururdu.'' dedi. ''Bu sakıncası dışında çok severdi orayı.''
''Şöyle ucuzca yemek yenecek en yakın yer Pantheon'un oralarda.''
''O semti bilmem. Biz de evde yeriz. Karınızı da alıp bir gün bize gelin.''
''Bakalım; hele şu parayı bir ödeyeyim de'' dedim. ''Yine de çok sağolun.''
''Çok hızlı okumayın.''

25 Nisan 2010 Pazar

Porte de clignancourt-Paris bit pazarı























Paris'deki ikinci sabahımız... Kahvaltıyı otelde etmeyeceğiz ve bugün hedef Paris'in şu pek meşhur bitpazarına gitmek... Serin bir pazar sabahı...

Kafamı kaldırıp şöyle bir gökyüzüne bakıyorum.

Hayır, güneş ortalıklarda yok.

Nankörlük etmeyeceğim ve noluyo bu havaya diye söylenmeyeceğim. Dedim ya, Paristeyim... Ne çıkarsa bahtıma artık!

Dün akşamdan sabah kahvaltısı için Subway'i gözümüze kestirmiştik. Kahvaltımızı eder, birer çay içer, oradan da Clignancourt'a yollanırız diye düşündük. Koca kişisi sandviçlerimizi yedikten sonra, bu kadar güzel baget ekmeği olan bir ülkede bir daha Subway'de kahvaltı etmeyeceğini beyan ediyor. Böylece hem kahvaltımızı etmiş, hem de sonraki günlerde yapacağımız aktivitelerle ilgili anlamlı bir karar almış bulunmaktayız! :)))


















Metro ile bulunduğumuz yerden Porte de Clignancourt'a ulaşmak zor olmayacak çünkü sadece birkaç metro istasyonu uzaklıktayız. Uzun yıllar Paris'te yaşamış olan bir arkadaşım gelmeden önce eğer Clignancourt'a gideceksek sırt çantamızı arkamızda değil, önümüzde taşımamızı salık verdiğinden çantamız önümüzde... Bu arada sakın orada kimseye bulaşmayın diye de tembihliyiz. Porte de Clignancourt'a gidene kadar anlam veremediğimiz bu öğüt metro istasyonunda indiğimizde gördüğümüz birbirini kovalayan zenci gruplar ve karaborsa satıcıları ile bir anlam kazanıyor.

Burası büyük bir bölge, ucuz kıyafetler satan bir pazardan geçtikten sonra levhaları takip ederek antika eşyaların satıldığı bölgeye ulaşmış bulunuyoruz. Sokakların arasında gezinmeye başlıyoruz. Çok keyifli ve eğlenceli bir gezi ama bizim açımızdan çok küçük anı parçaları dışında bir şey almak çok zor. Bu tip seyahatlerde bir şey almayı düşünüyorsanız da Euro'yu Türk Lirasına çevirdiğinizde umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Bence bir şeyi çok beğeniyorsanız, o şeyi bulunduğunuz ülkenin para biriminde değerlendireceksiniz.


















Biz Porte de Clignancourt'ta tahmini 2 saat falan harcadık. Burada gezinip izin verilenler ölçüsünde fotoğraf çektikten sonra, pazarın tam karşısında bulunan koltuk ve sandalyelerin satıldığı bir pazara, oradan da çok miktarda eski kitap, kartpostal, gravür ve film afişlerinin satıldığı başka bir pazarda mutlu mutlu gezinip St.Michel'e doğru yollandık.

Paris'te nerelere gitsek?


Paris ile ilgili anlatılabilecek şeyler bence Paris'in sizin için ne anlam taşıdığı ile doğru orantılıdır. İlk kez gidecekler için Paris'te gezilecek yerler, Paris'e daha önceden gidip oraya gönül verenlerle aynı değildir diye düşünüyorum. (Tabii bazı yerler var ki ne kadar giderseniz gidin her gittiğinizde yine görmek istersiniz.) Benim için Montmartre, ki çok sevdiğim kahramanım Amelie'nin yaşadığı ve sokaklarında gezindiği yerdir, vazgeçilmezlerim arasındadır.

İzlediğim filmler arasında ''Paris Je Taime'' filminin yeri ayrıır. Zaman zaman Paris özlemim depreştiğinde hemen arşivden çıkarır, tekrar izlerim. Bu gittiğimde ''Paris Je Taime'' diye bir kitap gördüm. Ne yazık ki taşıma sorunu yüzünden alamadım ama bir sonraki ziyaretimde edinmeye çalışacağım. Kitapta filmdeki hikayelerin geçtiği mekanlar anlatılıyor. Film eşliğinde, farklı bir gezi rehberi niteliğinde... Ben beğendim, söyleyeyim dedim. Zaten Paris kitapçıları bu tarz rehber kitaplar konusunda inanılmaz geniş bir arşive sahip, fiyatlar da son derece makul yani İstanbul'daki fiyatlarla kıyas kabul etmez. (evet bu derece fark var fiyatlarda)

İlk kez gidecekler için Eyfel Kulesi, Champs Elysees, Sacre Coeur Katedrali, Notre Dame Kilisesi, Arc de Triompe herhalde ilk bakışta sayılacak temel gezilecek yerler arasında. 
Bu şehri gezen arkadaşlarım arasında Paris'i hiç sevmeyenler olmuştu. Ama eğer siz gider ve severek geri dönerseniz eminim bir daha yolunuz kesinlikle Paris'e tekrar düşecektir. Sonraki gelişlerde inanın hep daha farklı maceralara, farklı bakışlara neden olacaktır.

Geçen gün eşim okuduğu bir makaleden bahsetti bana. Makale Paris'in görünmeyen yüzünden bahsediyordu. İki milyon ayrıcalıklı insanın yaşadığı sınırları görünmez çizgilerle çizilmiş ana Paris'in dışında, turistlerin hiç uğramadığı ama altı milyon Parislinin yaşadığı görünmez, başa çıkılamaz, çirkin Paris....

Bizler tabii ki gittiğimiz ve Paris'i yaşadığımız kısıtlı zamanlar içinde banliyölere uğramayı tercih etmediğimiz için göremiyoruz ve açıkçası ne kadar görmeliyiz onu da bilmiyorum. Benim gördüklerim arasında her gün sabah erkenden kaldırım kenarlarındaki deliklerden suların akarak caddelerinin yıkandığı bir Paris var ve bu sular her gün tekrar arıtılarak tekrar kullanılıyormuş. (Ben kısmen gördüklerimin, kısmen de duyduklarımın yalancısıyım :))

Marais'de nereleri gezmek mümkün?


Mesela Marais içinde farklı dokular bulunduran Paris'ın en güzel bölgelerinden biridir. Daha önce bataklık bir alan olan Marais, bugün çok güzel müzelere ev sahipliği yapmaktadır. Kelime anlamı olarak ''Le Marais'' bataklık anlamına gelmektedir. Çok sayıda Yahudi ve Cezayirli burada ikamet etmektedir. Sokaklarında bol miktarda falafel satan dükkanlar vardır. Bunun yanında çok lüks butikleri de görebilirsiniz. Marais de mutlaka görülecekler diye bir liste yapacak olursak Musee Picasso, Musee Carnavalet ve Place des Vosges ilk sıralarda yer alır. Ünlü Fransız yazar Victor Hugo'nun evi de bu bölgede yer almaktadır. Victor Hugo, 1832-1848 yılları arasında ölene kadar bu evde yaşamıştır. Evi, 1902 yılında müze haline getirilmiştir ve Fransız yazarlar arasında evi müze haline getirilen ilk edebiyatçıdır. Bugün Victor Hugo'nun mezarı Pantheon'da bulunmaktadır. (Metro:Bastille, 6 Place des Vosges)

24 Nisan 2010 Cumartesi

Bonjour Paris, ben geldim yine.

Gökyüzü apaydınlık... Çok güzel bir gün... Orly'den trenle Pigalle'e geldik. Metro istasyonundan dışarı adımımı atar atmaz Paris karşımda işte! Otelimiz bu sefer Pigalle'de. Evet biraz tehlikeli gibi gözüküyor değil mi?  Moulin Rouge ile aynı sırada küçük, şirin bir otel. ''Le Chat Noir''. Otelin hemen yanıbaşında aynı adlı bir bistro var ki yemek yemeden dönülmemesi gerek diye düşünüyorum.

Metroda yol boyunca çok acıkmama rağmen şimdi yine caddeleri seyretmeye daldım. Güneş içimi ısıtıyor, umarım tüm seyahatimiz boyunca da gülen yüzünü gösterir bize. Sonunda kimilerine göre kısa, bana göreyse uzun bir aradan sonra şehrimdeyim yine.

Feridun Andaç, Paris'ı anlattığı kitabına ''Paris Bir Yalnızlıktır'' adını verir. Çok uzun yıllar sürgüne giden yazar, şair ve ressamlarımızın sığınağı olmuş bu şehir, evet yalnızların, yurdundan uzak kalmışların şehri olabilir ama benim için Paris bir melodidir.

Ohhhh be...
Burada olmak çok güzel! Mutluyum. Mr.S yanımda...

Bavulları otel odamıza bırakır bırakmaz hemen köşede gözümüze kestirdiğimiz restoranda alıyoruz soluğu. Sokağa karşı küçük bir masaya oturuyoruz. Mr.S karşımda tişörtle oturuyor. Açlıktan gözüm döndüğü için pizza sipariş vermeye hazırlanırken, Mr.S tarafından Pizza Pino da yersin pizzanı denerek engelleniyorum. Bunun üzerine birimiz tavuk, diğerimiz kuzu eti sipariş ediyoruz. Şimdiden yorgunluk ve stresi geride bıraktık bile. Paris'e bahar gelmiş arkadaşlar! Parisliler kendilerini sokağa atmışlar.

Daha yemeğimiz gelmeden, kafede otururken, Boulevard de Clichy üstündeki ''Leon de Bruxelles'' adlı meşhur midyeciyi gözüme kestiriyorum. Bu sefer mutlaka orada bir akşam yemeği yemeliyiz. Kesin kararlıyım.

Yemeğimiz geldi.İkimizde çok beğenerek yemeğimizi mideye indiriyoruz. Üstüne de çaylarımızı içtikten sonra artık gezme, dolaşma moduna girmiş bulunmaktayız. Hadi bakalım yola koyulma vakti. Sokaklarda avarelik başlamak üzere...

Aslında yürüyüşümüze bir rota çizmeden başladık. Pigalle'den Concorde Meydanına doğru yürümeye başladık ve karşımıza Notre Dame de Lorette kilisesi çıktı. Önünde dört sütunu bulunan kilisenin basamaklarında çiftler ve gençler oturmuşlar. Kilisenin siyaha çalan çok koyu iki kanatlı bir kapısı var, kapının üzerinde de rölyef iki tane melek sureti. Kilisenin kapısına yüzümüzü dönüp uzaklaştığımızda Notre Dame de Lorette Kilisesinin tam arkasında Sacre Coeur Katedralini görüyoruz.

Kilisenin arkasına doğru yürümeye başladığımızda karşımıza sokak boyunca sıralanmış bit pazarı ile antika pazarı arasında bir pazar çıkıyor. (Rue des Martyrs)



Ben kendi adıma bu tip yerel pazarları gezmeyi çok sevdiğimden sokakta keyifle dolandım. Antikalara ve eski eşyalara meraklı ve sevdalı insanların ucundan da olsa bakması gereken bir yer diye düşünüyorum. Sokağın sonuna yaklaştığınızda ayrı bir bölümde de eski kitap, kartpostal, pul ve resim satan tezgahların olduğunu görürsünüz. Eğer Fransızca konuşabiliyorsanız bulabileceğiniz çok şey var demektir. Bu arada sokak üstünde gurme marketler de bulunmakta. Peynir alacaklar için farklı bir alternatif olabilir.

Biz pazardan ayrıldıktan sonra Hausmann Bulvarına doğru yürüyüşümüze devam ettik. Baron Haussmann, Paris için çok şey ifade ediyor çünkü Paris'i Paris yapan adam desek az demiş olmayız. Bugün Paris Şehrindeki binaların %60 ı, Haussmann zamanında ve yetkisi dahilinde yapılmış. Dönemin en iyi mimar ve mühendisleriyle çalışmış ve bugün Paris'in çok takdir edilen altyapısını yapmış. Paris bugün milyonlarca turist çeken geniş bulvarlarına Haussmann tarafından kavuşturulmuş.

Tavandan yere kadar uzanan camların önündeki fransız balkonlu pencereleriyle yanyana sıralanmış binalar Baron Haussmann'ın yıllar önce bıraktığı yerde aynı güzellikte durmaktalar. Dar ferforje balkonların kimilerinde çiçekler açmış, balkonlar renklenmiş.

Paris tam bir insan mozaiği. Etrafınıza şöyle bir baktığınızda her milletten insanı görmek mümkün.
Kafe'ler masa ve sandalyelerini sokaklara taşımışlar, Paris'li kahvesinin yanında sigarasını tüttürmeye devam ediyor.
Clichy'den başlayan yürüyüşümüz Haussman Bulvarına kadar bizi sürükledi. İlk gün yorgunluğundan ve Paris'i bu sefer keyifle gezmek istediğimizden hoşumuza giden her kafede oturup, sohbet ediyoruz. Bu sefer Paris bizim için dinlenmek olacak.

Daha önce de geldiğimiz CafeHaussmann'dayız ve artık akşam olmak üzere. Biz kendimize oturup caddeyi seyredebileceğimiz bir masa bulduk ama dışarıda insanlar masa için sıra bekliyorlar. Akşam yemeği niyetine hafif bir salata, çay ve benim için krem karamel söylüyoruz.

Bonne nuit...

22 Nisan 2010 Perşembe

Artık benim de bir macbook'um var...

Bundan sonra bloguma gereken değeri daha fazla gösterebileceğim. Yeni bilgisayarıma doğum günümden 10 gün önce kavuşturuldum. Yerinde ve anlamlı bir ön ödeme olduğunu düşünüyorum. Yuppi!