22 Mayıs 2010 Cumartesi

And Özlem goes to Paris


Tekrar bir Paris yolculuğu için kendi adıma geri sayımım başladı...Haftasonu itibariyle inşallah tekrar gökyüzüne Paris'ten bakabileceğim.Benim için Paris metro istasyonundan sokağa adım attığım anla beraber başlıyor.Sanırım bu seyahatimizde yanımızda arkadaşlarımızda olacak.Kafamda tabii ki gidilecek yerlerde ilgili bir liste var..Amma velakin Parisle ilk buluşmasını gerçekleştireceklerin olduğu aldığım duyumlar arasında...Bu durumda klasik yerler gezi listemizin başında olacak gibi geliyor..Bir de bu sefer eğer çok yorulmazsam gece fotoğrafları çekmek istiyorum..Keyifli güzel bir seyahat olur umudundayım.
Geçen sefer hava muhalefetinden dolayı:) yapamadığım ama bu sefer daha güzel bir hava olacağını umut ederek Monet'nin evi ziyaretini gerçekleştirmek istiyorum...

21 Mayıs 2010 Cuma

''boeuf bourguignon''



İşte Julia Child'ın meşhur yemeği......

20 Mayıs 2010 Perşembe

Julie & Julia


Julie & Julia seyrettiğim güzel bir filmlerden bir tanesi. Hatta seyrettikten sonra sevdiğim filmlerim arasındaki yerini aldı bile... Film 1940'lı yıllarda kocasının büyükelçilikteki görevi sebebiyle Paris'e yerleşen Julia Child adlı hayli irice Amerikalı bir kadınla, 2000'li yıllarda Queens'te yaşayan yine Amerikalı bir kadın olan Julie Powell'ın gerçek hikayelerini anlatıyor.

Ufak ufak film hakkında yazacaklarımı yazmadan önce film benim için Julia Child tarafında Paris'te geçiyor olmasından dolayı kafadan önde başlıyor. Sadece Paris manzarası seyretmek sebebiyle bile bir film benim için seyredilir olabilir.:)

Evet dediğim gibi Julia Child eşinin işi sebebiyle yüreğinde koskocaman bir Paris sevgisiyle Paris'e yerleşiyor. Eşiyle beraber Paris'in güzel bistro ve restoranlarında Fransız yemeklerinin keyfini olabildiğince çıkarıyor. Yemek Child'ın ve eşinin zevk aldıkları ortak konuları. Tabii bir müddet sonra Julia vaktini doldurmak için ne yapması gerektiğini düşünürken önce şapka yapmak için bir kursa, oradan sıkılınca da briç derslerinde alıyor soluğu fakat bu iki uğraşta kahramanımızı mutlu etmiyor; çünkü Child'ın gönlünde yatan aslan yemek yapmak.

.....ve kendini dünyaca ünlü Cordon Blue yemek okulunda buluyor. Kadınlar için açılmış olan sınıfı fazla acemice bulduğu içinde, kendini okul müdiresinin tüm itirazlarına rağmen erkekler için açılmış sınıfa yazdırıyor. Sınıfta ilk gün büyük bir hezimete uğrasa da azmi, sempatikliği ve kendine özgü o kalın sesiyle kendini çok sevdiriyor. Sınıfta öğrenciliği devam ederken, yemek kitabı yazmakta olan iki Fransız hatunla tanışıyor ve onların bu projelerinin içinde kendini buluyor.

Öte yanda ise Queens'de bir pizzacının üst katında kocasıyla beraber yaşayan, otuzlarında hâlâ istediği noktaya gelememiş, yazar olma çabaları yarım bırakılmış bir romanla beraber rafa kaldırılmış olan, 11 Eylül'den sonra bir ofiste arayanlara psikolojik destek sağlamaya çalışan mutsuz, hayatının anlamını kaybetmiş Julie Powell var.

Julie akşamları eve geldiğinde mutluluğu sadece kocasıyla yemek için yaptığı yemeklerde buluyor ve mızmızlandığı günlerden birinde sevgili eşi Julie'ye blog açma fikrini öneriyor. Blogun konusunun ne olacağını düşünürken Julie, Julia Child'ın yemek kitabındaki 524 tarihin hepsini 365 günde yapmak şartını kendine koyarak blogda yayınlamaya karar veriyor.

....ve yazmaya başlıyor bloguna. Herkes gibi o da günlerce blogunu okuyacak bir kişinin ateşiyle yanıp tutuşuyor.:)

Filmde Julia Child 'ı ünlü aktris Meryl Streep, Julie Powell'ı ise Amy Adams canlandırıyor. Meryl Streep tabii ki beklenildiği üzere harika bir oyunculuk sergilemiş, bir hayli film seyretmeye çalışan amatör bir izleyici olarak Amy Adams'ı da çok beğendim ben ama kendisiyle daha önce bir yerlerde tanışmış mıydık pek emin değilim :))))

Ben seyrederken çok keyif aldım, hatta sevgili kocamın dışarıda olduğu gecelerden birinde tekrar yine aynı keyifle seyrettim. En son Paris'e gidişimde de eşimle beraber Julia Child'dan aldığımız feyzle Pigalle de Le Chat Noir restoranda boeuf bourguignon yiyerek olayı taçlandırdık. Çok basit bir tanımlama ile adlandırmam gerekirse bizim patatesli, havuçlu, etli haşlama etimiz kıvamında bir yemek....
....valla çok keyifle yedik.:) Fotoğraflarını bilahare yayınlayacağım.
Julie & Julia keyifle izlediğim filmlerden biri oldu kendi namıma...



P.S: Sonradan şöyle bir gezindim de Amy Adams'la tanışmışım evet.....

18 Mayıs 2010 Salı

Pere Lachaise geliyor.

Rüzgarlı, soğuk ve açıkcası insanı yıldıran günlerden bir gündü.Yürürken apartman boşluklarına sığınarak ilerlemek gerekiyordu, iliklerine kadar üşümek bu olsa gerekti ama böyle evinden,ailenden ve canını sıkan bir dolu ıvır zıvırdan uzak olmanın da güzel bir yanı vardı elbet...Hava çok soğuktu ya hani sevgilinin elini tutmak ,göğsüne sıkı sıkıya sığınmak şart olmuştu..
Ahh evet biliyorum sevgiliye sarılmak için elbet soğuk hava gerekmiyor ama kabul etmek lazım ki böyle havalarda sarılmanın tadı da başka hiçbirşeyde yok....
Sokaklarda rüzgarda savrula savrula uzunca bir mesafeyi yürüdükten sonra,küçük ,şirin bir bistroya kendimizi attık.Burda heryer cafe,bistro zaten...Canının dilediği yerde ver molanı....Tatildesin zaten...Aceleye gerek yok...
Gezgin olmanın tanımı nedir bilmiyorum.Benim bu konuyla ilgili bildiğim şey,kendi adıma elime geçen başka yerler gezme fırsatlarını kaçırmamak...Ama başka şartlar altında,başka hayaller kurabilirdim elbet..

Hep üç-beş günlük küçük molalarla gidebildiğim Pariste bir altı ay yaşamak isterdim mesela...Öğrenci olabilmek,geçici Paris evimin minicik mutfağına elimde fırından aldığım bagetimle gitmek,sokağın köşesindeki manavla selamlaşabilecek kadar oralı olabilmek isterdim.

Demek istediğim,keşke sevdiğimiz bazı köşeleri sindire sindire yaşayabilsek,kendi doğal kültürlerinin içinde yer alabilsek...

Hayatımda ilk defa eşimle beraber çokça düşünerek gittiğimiz Tayland seyahatimizde,eski şehrin ücra bir köşesinde elinde bir harita,sırtında bir çanta ile gezen çok genç Yunanlı bir kızla karşılaşmıştıkta ben çok şaşırmıştım..Şaşırmam ,korkmamdandı aslında..Yunanistan bize çok yakındı,Taylandsa çok uzak..O zaman bu kızın burada tek başına ne işi vardı ?

Herhalde o kızcağız ,o günden bugüne çok yer eklemiştir kişiliğine,çok arkadaş edinmiştir ve hatta belki kendi evinde ağırladığı kendi gibi gezgin ruhları tanımıştır...

Ben ,gezen ,gezemese bile bunu düşleyen herkesi seviyorum.

İlk seyahat fikriyle Buket Uzuner sayesinde tanışmıştım.Kitabının arkasında kendini ifade eden cümleler içindeki ''uzun tren yolculukları yapar''cümlesi hatırlarımda beni benden almıştı...Ayrıca kendisi ''iflah olmaz bir kuzey sever ''di.Kasım'94 de Tüyap Kitap Fuarında masasının önünde kitaplarını imzalatabilmek için bekleyen hayli kalabalık bir topluluk içinde uzunca bir süre beklemiş,elimde sahip olduğum tüm Buket Uzuner kitaplarıyla bende kendisini çok meşgul edeceğimi bildiğimden,okurlarıyla yaptığı tüm uzun sohbetleri engin bir hoşgörüyle beklemiş (ee sıra banada gelecek elbet ),sonunda sıranın başına ulaştığımda yüzümde aydınlık kocaman bir gülümseme ile Güneş yiyen Çingene adlı kitabını uzatmıştım kendisine...O da elinde yeşil izler bırakan kalemi ile kitabımı ''bol serüvenli bir yaşam dileğiyle''imzalayıvermişti.Yazısı aynı hayalimde ki gibi çok bi havalıydı.:)
Ondandır ki gitmek isteyen herkesin yolu açık olsun derim ve bende çok serüvenli bir hayat dilerim gezme düşü kuranlara.
Ahh bir de şu vize derdi olmasa ne güzel olur di mi? Pasaportu açıp açıp bakmasak çok az günümüz kalmış diye hayıflanmasak.
Parasıda başka bir dert tabii...Arsa parası gibi valla:)
Bir de evraklar....
Gidilecek,görülecek ,keşfedilecek ne çok yer bizi bekliyor aslında..

Nerden nerelere geldim ben?Aslında bugün anlatmak istediğim,kafamda tasarladığım,uzunca zamandır beklettiğim bir yer vardı.Soğuk birgünden bahsetmem ondandı ama kaptırdım kendimi.Benim asıl o soğuk günden sonrası için planlarım vardı,ki bu planlar o gün de yapılmamıştı...Mazisi bir sene önceye dayanıyordu...

Bugün benim için soğuk olabilirdi,önemli değildi ama açıkcası yarın için havanın durumu ile ilgili herhangi bir özrü affedecek durumum yoktu...

Ertesi gün düne göre,çok ama çok iyi havaya gözlerimi açtım.Kaldığımız otel daha önce planladığımız gibi Paris'in gidilmedik farklı bir bölgesinde ama benim varış noktama yakın bir uzaklıktaydı..

Hedef ünlü Pere Lachaise mezarlığıydı.
Ehhh artık çok uzun oldu,arkasıda yarına kaldı.:)

13 Mayıs 2010 Perşembe

Güzellik...

Bugün sabah kendime yine bir güzellik yaptım.
Zaten bu aralar bu güzellikleri ben sık sık kendime yapıyorum.Öte yandan kendime güzellik yapmayıp da kime yapacağım ki?

Gözümü açtım ve sonra miskin miskin yastığıma sarılıp yatak keyfime devam ettim.

Sanırım işe de yaradı.Bugün dünya gözüme daha güzel görünüyor.Hem de daha yataktan kalkmadan...
Bu arada bu blog yazma işine girişerek çok doğru bir karar vermişim.Artık bazı şeyleri çok düşünerek kendi kendime dert sahibi de olmuyorum...Paylaşmak güzelmiş...Zaten yazı yazmayı da oldum olası sevmişimdir.
Peki ben ne mi yaptım?

Üstümde çöreklenmiş bahar yorgunluğunu atmak için kendime ''ben neleri severim?'' listesi yapmaya karar verdim...Neleri sevdiğimden bahsederken neleri sevmediğimden de bahsedebilirim zaman zaman haberiniz ola...

Başlangıç için fazla klişe olacak ama verdiği tüm mahmurluğa ve uyuşukluk hissiyatına rağmen baharı ne çok sevdiğimi düşündüm.Baharı düşünürken bundan yıllar önce kayak öğrenmek adına kendim ve kocacım için hazırladığım tatil macerası gözümün önüne geldi.Hayır canım,(bu iki kelimeyi söylerken sesimde ve yüzümde kesinlikle ukalaca bir şekil ve tonlama vardı) mutlaka kayak öğrenmeliyiz dediğim tatil,ikinci gün kocamın kaymaya başlaması benimse burası çok soğuk eve gitmek istiyorum ağlamalarımla son bulmaya çalışmıştı.Fakat daha önce çeşitli vesilelerle acı çektirdiğim insanlar (Şekil 1A-Mr.S)geri dönme çığlıklarıma yüz vermeyip acılar içinde kalan altı günlük tatile devam kararı aldı.Baharı sevme durumum bana bu çektiklerimin bir hediyesi midir bilinmez ama baharı kışa tercih ettiğim doğrudur.:)

Sonra pazar kahvaltıları,bayılırım kahvaltıya..Evliliğimin ilk yıllarında akşam işten eve döndükten sonra ne çok kahvaltı ederdik.Küçük salonumuzun yarısını kaplayan masayı hiç kullanmayıp,televizyonun karşısındaki orta sehpa da güzel kahvaltı sofraları kurardık.O zamanlar bu sevdam benim hatırı sayılır kilolar edinmemle sonuçlanmıştı....Keşke hergün hep beraber uzun kahvaltılar edebilsek...

Kitaplar...Vazgeçilmezlerim benim..Güzel bir kitabın sayfalarında kendinizi, tanıma şansınızın olmadığı hayatların içinde bulmak..Şu sıralar en büyük merakım gezi ,seyahat ve anı kitapları..

Seyahat etmek...keşke devamlı bir seyahat halinde bulunabilsek..sokak aralarında dolaşmak,yorgunluktan ayakta duramayacak hale gelmek..( bu kadar çok yürüdüğünüzde ne yediğinizi de düşünmenize gerek kalmıyor.)Bu madde benim için dünyadaki en güzel şeylerin başında geliyor.

Gezmeyi çok sevmemin yanında ,Paris'i bir başka severim..

Paris,Paris ve yine Paris diye kendime özerk bir madde koyabilirim hatta...

Sonra Ayşe Arman severim ben....hem de çok severim...Okurken nasıl mutlu olurum...Çünkü ben hayattan zevk alan insanları severim,maceralara atılmaktan korkmayanları,savaşma gücü olanları....

Romantik filmleri çok severim.Yüzümde eksilmeyen kocaman bir gülümseme olur.

Akşam elime bir bardak çay alıp dergi okumayı da çok severim.

Arsız çiçekleri severim ben..Naz yapmayanını,her daim yeşil olanını,beni yormayıp,üzmeyenini...

Biricik oğlumun her ama istisnasız her hareketini severim...Yaşına göre tahmini iki beden büyük ayaklarını,huysuzluğunu,omuzlarını düşürerek yürümesini,kendi koyduğu oyun kurallarına uyulmadığında sinirlenmesini,sinirlenip mızmızlanıp ağlamasını,düz kahverengi saçlarını,kulağında devamlı tekrarlayan yarasını,bendeki macera ruhuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan tıpkı babasının oğlu mantıklı küçük prensi...Herşey bir yana onun için güzel,uzun,sağlıklı,mutlu bir ömür tek isteğim...

Müzik dinlemeyi severim.

Tüm aile arabaya atlayıp yollarda duraklaya duraklaya tatillere çıkmayı severim.

Sevgili kocacığımı çoook severim.Herşeyden önce beni böyle kabul ettiği için...Biliyorum çok zor biriyim ama böyleyim.Kendimi kabullenmezsem benim için içinden hiç çıkılamaz bir hal alıyor durumum ,o yüzden kabullendim:)

Sonra Woody Allen filmlerini severim:)Sevmeyenler olabilir ama ben seviyorum...

Juliette Binoche ilahım ,ona bayılıyorum..

İşte böyle...Bu liste benim için uzayıp gider...Önemli olan herhalde öyle ya da böyle yaşamı sevmek..Mutlu olabilmek içinde,bulunduğumuz koşullar altında zor biliyorum ama yaşam enerjimizi yüksek tutmamız gerektiğini düşünüyorum...Öyle ya da böyle hayat güzel ve yaşanmaya değer....

Sahip olduğum herşey için ben şükrediyorum hayata.....

11 Mayıs 2010 Salı

S.O.S

Yazacak çok şey var ama bunları yazacak kafa bende bu aralar yok...bahar geldi ondan mı üstümdeki bu rehavet bilinmez ama anlatmayı ,yazmayı düşündüğüm bir dolu şey olmasına rağmen benim kafamda başka realiteler dolaşıyor....Klasik ülke çapındaki istikrarsızlık sebebiyle ohhh bee işler de iyi diyebilme şansı pek olmuyor.(Bu arada bahsettiğim Deniz Baykal'ın istifa etmiş olması da değil )Gerçek hayat insanı çook zorluyoo çokkk....Hayatta yapacak o kadar güzel ve keyif verecek uğraşı varken ,bu güzel bahar gününde para düşünmek hiç de eğlenceli değil..Bu yaşadığımız sıkıntıların bir müddet sonra anlamını yitirecek olacağını da biliyorum ama yine de bugünümü rezil etmeyi başarıyorum...
Geçen gün dedim ki kendime, madem ki sıkılıyorsun işte,durmana gerek yok,çık dışarı ,ağaçlara bak,bir kahve al kendine, geç bilgisayarın başına...Yaptım da bunu...Çokta güzel oldu ama bende değişen birşey olmadı...Ben bunu bugünde yapmak istiyorum...:(
Günü bir türlü yettiremiyorum kendime ,bir de üstüne şu akşamları erkenden sinsice bastıran uyku yok mu ?Saatler bu kadar yetersiz gelirken bana ,şimdi bir de ekstradan uyku durumu...
VEEE....Kitapta okuyamıyorum bu aralar...eee tabii malum uykuda okunmuyor kitap.
Neyse bu da geçer biliyorum...Morali bozmamak,yola devam etmek lazım...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Mesajım var!

Bugün çok yorucu bir gündü.Sabah saat 07.30 da kendi ruhumu mutlu etmekle ilgili olan ilk mesaim başlamış oldu..Eee kendimi mutlu etmek adına üç saatlik fransızca öğrenme çabalarım ,oğlumu arkadaşının doğumgününe götürüp akşamın saat yedisinde eve yorgunlukla girmekle sonuçlandı.
Daha arabada minik oğlumun gelişmekte olan beynine ''çok yoruldum,eve gidince birazda kendin oyna ''mesajlarını yollamıştım ki ,son enerji kırıntılarımla oğlumun ellerini yıkamasına yardımcı oldum.
Ahhh,ahhhh..........Eğer Elif Köksal'ın bloguma yorum bıraktığını bilseydim daha önce açmazmıydım bilgisayarımı?
Ben nasıl ama nasıl mutlu bir insanım şu an bir bilseniz.....
Yuppi beee yuppi !:))))))))

7 Mayıs 2010 Cuma

Katmandu da Ev Hali



Çok değil birkaç ay önceydi sanırım, gezi dergilerinin birinde yeni çıkan kitaplar arasında bir kitaba yer verilmişti.Her yeni çıkan gezi,anı kitabını kaçırmadan aldığım için bu kitabında benim için alınmama durumu olamazdı tabii ki...Eveeet...Kitabımızın adı ''Katmandu da Ev Hali ''...

11 yıl Nepal'de yaşamış ve orada öğretmenlik yapmış Elif Köksal isimli bir yazar tarafından kaleme alınmış,iyiki de alınmış...
Elif Köksal yaşadığı bu değişik ülkede gördüklerini ve tecrübelerini içinde taşıyamaz hale geldiğinde, Tibetçe öğrenmeğe çalıştığı öğretmeni tarafından da desteklenerek içindekileri dökmeye başlamış...Zira Tibetçe dersi esnasında anlattığı hikayeler sebebiyle artık ders işlenemez hale gelmiş.
Valla kitap bana sorarsanız lokum gibi...İnsan okudukça keyifleniyor ve Elif Köksal'a da her sayfada büyüyen bir hayranlık duyuyor.İnsanın birkaç gün buralardan uzaklaşması çok kolaydır ama Nepal'e gitmek ,orada onbir yıl geçirmek ve çocuk sahibi olmak....
Okuduğum herbir sayfada Nepal insanını anlamaya çalıştım.İnsanların içlerinde her insanın içinde vardır dediğimiz kötü duyguları barındırmamasını hayretle dinledim.İnsanların sudan sebeplerle birbirlerinin gözünü oyduğu yaşadığımız bu ülkede,Nepal halkını algılayabilmek benim için bir hayli zor oldu.Özlemini duyduğumuz insanlık belirtilerinin ,görece az gelişmiş bu ülkede olması ne ilginç değil mi?
Benim için Elif Köksal'la Katmandu'ya yolculuk çok keyifliydi.Umarım başka keyifli yolculuklar da yaparız

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Bugün benim doğumgünüm

Bugün benim doğumgünüm...Seneler çok çabuk geçiyor,üstümde bir telaş bir telaş..Herkes yaşamış mıdır bu duyguyu bilmiyorum ama bende süregelen bir hayatı yakalama ,ıskalamama durumu söz konusu.Gün geliyor en yakınlarım bile, anlamak istemiyor bu halimi..Eee haksızlar da demiyorum ,belki de olmaması gereken bir durum bu bendeki...Ama yol boyunca ,yolun keyfini çıkararak yürümek istiyorum, yapacak birşey yok...Pek tabii bendeki yoldaki taşları ,çakılları görme durumuna da çare yok herhalde..Sevgili eşim fazla takılıyorsun bazı şeylere diyor...
Bazen diyorum ki keşke reenkarnasyona inansaydım.O zaman belki daha telaşsız olurdu hayatım..Tüm kitapları okumak,tüm cd leri dinlemek,tüm filmleri seyretmek,tüm dünyayı gezmek istiyorum ve biliyorum ki tümü okunamayacak kadar çok kitap,hepsi gezilemeyecek kadar da büyük bir dünya var....
ve bu kadar büyük bir dünyada ben kim oluyorum ki....
....ama gel gör ki ben buyum işte...devamlı plan yapar,kafamda bitmez rotalar çizer dururum...
...eh yaşta kemale erdi artık :) değişmek mümkün değil derim ben,alışmakta fayda var:)