25 Haziran 2010 Cuma



Az önce Paul Auster'in New York Üçlemesi adlı kitabını bitirdim. Bu kitapla ilgili kendimi ve kitabı nasıl ifade edeceğimi düşünüyorum ama tam da karar verebilmiş değilim. Acaba Paul Auster okumadan önce kendimi yazarın yazım tarzına hazırlamalı mıydım? Çok mu hazırlıksız yakalandım kendisine?
İlk kitap Cam Kent'i okurken ilk kez tanıştığım Paul Auster'in yazım tarzı ve kelimeleri çok anlaşılır geldi bana. Anlattığı her şeyi anlıyor olduğumu düşünüyordum. Sayfalar aktı gitti önümde. New york sokakları, parkta gezintiler, kahramanlar...
Sonra geldik ikinci kitaba.
''Hayaletler''
İlk sayfalarında biraz tökezledikten, düştükten, yaralandıktan sonra Mavi'yi Siyah'ı tam yerlerine oturttum derken kalakaldım orta yerde. Neden birileri bana ip uçlarını takip etmem gerektiğini söylememişti ki?  Daha dikkatli olmam gerekirdi.
Nihayet geldi son kitap. Kilitli Oda'nın içindeydim artık. Anahtarı bulmam, kilidi çevirip kapıyı aralayıp çıkmam gerekiyordu.
Kitap bitti. Ama ben öylece kalakaldım işte. Sanırım daha kesin bir son bekliyordum. Hikaye öylece kalakaldı ortalıkta.
Nasıl yani durumundayım şu an. İşin enteresan yanı yeni bir kitaba başlayacak halim de yok. Hala düşünmekteyim.

Bitirdikten sonra kitabımı şöyle bir gezindim internette. Yahu neden ben anlayamadım diye? Anladım ki Paul Auster hemencecik silip atabileceğim yazarlardan biri değil. Tabii ki okumaya devam edeceğim. Mutlaka kendisiyle buluşacağımız bir yer olacaktır.
Ama yine de neden anlayamadım ben bu kitabı yahu?

24 Haziran 2010 Perşembe

İstanbul Hatırası



Ahmet Ümit'in son kitabını kitapçıda keyifle gezinirken gördüm ve hemen aldım..Çok sevdiğim bir yazardır kendisi.Tüm kitaplarını okumamışsamda okuduklarımda bir hayli fazladır diye düşünüyorum ve hep keyifle okumuşumdur yazdıklarını.İstanbul Hatırası, son kitabı Ahmet Ümit'in...
Kitabı okurken Dan Brown'a benzettim Ahmet Ümit'i..
Dan Brown 'ın Da Vinci Şifresi ile Melekler ve Şeytanlar isimli iki kitabını da Paris ve Roma sokaklarında gezinerek okumuştum.Hatta sonraki Paris ziyaretlerimde şehirde kitabın izlerini sürüp durmuştum.St.Sulpice kilisesine tekrar gitmiş, kilisenin ortasından geçen çizgiye daha önce dikkat etmememe rağmen bu sefer dokunmak istemiştim.
İstanbul Hatırası bende bu kitaplarda duyduğum hissi tekrar uyandırdı.Nasıl sevindim okurken,nasıl heyecanlandım...Nasıl aktı gitti kitap bende.Şehrimizin isminin Byzantion olduğu zamanlardan M.Ö 660 yılında Kral Byzasdan başlayarak günümüze kadar uzanan uzun bir yolculuk oldu benim için..Kah yıkılmış anıtlarımızın izinde kah Topkapı Sarayının bahçesinde,Ayasofyanın sütunları arasında bazen Kral Jüstinyen'le bazen Fatih Sultan Mehmet'le kimi zamanlarda Mimar Sinan'la beraber hikayeler ve efsaneler eşliğinde gezindim durdum. Çok güzel kurgulanmış,duygulu,hüzünlü tam anlamıyla İstanbul'u anlatan bir romandı.Ahmet Ümit de bir ropörtajında İstanbul'a bir tür diyet , teşekkür borcum vardı demiş.Okurken İstanbul için tekrar üzüldüm...Ahh dedim bende, keşke hepimiz daha duyarlı olsak ,keşke şehrimizi daha iyi korusak...
Nasıl ki kahramanlarımız Başkomiser Nevzat ve çocukluk arkadaşları Demir ve Yekta şehre sisler arasından bakabildilerse biz de bir bakabilseydik dedim..Sadece güzelliğini görebilseydik şehrimizin..Sultanahmet'in minarelerine,Ayasofyanın kubbesine,Topkapı Sarayının kulelerine tekrar ama bu sefer görerek bakmak isteyenler için muhteşem bir Ahmet Ümit romanı...
İstanbul'u keyifle dinleten,serüven dolu bir Ahmet Ümit romanı sizleri beklemekte....
''Yaşadığın şehir özgür değilse,sen de özgür kalamazsın!..''

15 Haziran 2010 Salı

Yaz geldi..

Meğer ne kadar çok ihtiyacım varmış bu elimdeki bilgisayara. Ne güzel bir hareket yapmış sevgilim de bana bu güzel bilgisayarı alıp hediye etmiş. Ben ve bilgisayarım neredeyse ayrılmaz bir ikili olduk. Hatta ilk kavuştuğumuz günlerde işi bırakıp Starbucks'a gidip kendime bir kahve alıp yazar edasıyla bir köşeye kurulup sanki yeni yazmakta olduğum romanın sayfalarında geziniyormuş gibi yapmışlığım bile var. Bir ara Pazar günleri gazete almayı bile bırakıp internetten takip ediyordum yazılanları... Yok daha geçmedi hevesim. Şimdilik pek geçecekmiş gibi de gözükmüyor. Kitaplar ve cdler dışında ilk defa başka bir araca uzvum muamelesi yapmaktayım. Uzun lafın kısası sevgilim benim için düşünerek güzel bir hediye almış, takdir ettim kendisini...

Havalar çok ısındı ya ondan mıdır, yoksa hepimizde olduğu gibi geçim kaynağımız olan işlerimin durgun sessiz ve sedasız olmasından mıdır bilinmez yataktan kalkasım yok. Sabahları ev ahalisi okul ve iş olarak dağıldıktan sonra ben bir saat daha pinekliyorum yatakta. Şöyle sakin bir sahil kenarında elimde kitabım kulağımda i-podum bir şezlongun altında dünyadan kopasım var. Arada bir kalkıp denize girip serinlemeli sonra kitaba kalındığı yerden devam edilmeli.

İstanbul Caz Festivali biletleri çıkmış, hatta bitmek üzere. Tabii ben ayrı bir dünyada yaşadığım için çok sevdiğim Tony Bennett Konseri için çok da haz etmediğim bir yerden bilet bulabildim. Neyse gidememek de vardı. Biletixden devamlı cep telefonuma gelen bilgilendirme maillerini okumadan silmem de ayrı bir terane tabii. Sonra da kendi kendime söyleniyorum. Klasik ben:)
Elimde Ahmet Ümit'in yeni romanı ''İstanbul Hatırası''var. Keyifle okuyorum. Daha yarısındayım gerçi ama olsun. Bugün Milenyum serisinin ikinci kitabı kitapçılarda olacakmış, merakla bekliyorum.
Ah bir de elimdeki kitapları bitirebilsem!

9 Haziran 2010 Çarşamba

Okunmayı bekleyen kitaplarım..

Zaman zaman çok mutlu...
Zaman zaman sudan çıkmış balık gibi çaresiz, bitkisel hayatta...


Şu aralar üst üste güzel kitaplar okudum. Raflara çıktıkları ilk günlerde beğenilmiş, hemen beklemeden alınmış fakat şu an evde kimi sehpanın üstünde kimi başucunda okunmayı bekleyen kitaplarım var. Olsun ben bekleyen kitapları da çok severim.
Elimde şu an okumakta olduğum kitap ''Mutluluk Projesi'' adında kolay anlatımlı, anlaşılır bir kitap. Gretchen Rubin isimli Amerikalı bir yazarın kişisel mutluluk projesinin oniki aylık zaman dilimine bölünmüş hikayesi. Kitabın içinde yapılması öğüt verilen şeyler çoğumuzun bildiği ama yapmayı atladığımız şeyler. Hayatı kolaylaştıran, sevdiren, yaşanır kılan küçük ama anlamlı farklar. Önerilerin bazılarıysa bana hiç mi hiç uymuyorlar ne yazık ki:(
Benim favorim olan kural ise,kişiye kendisi olmasını öğütleyen yazarın kendi adını yazarak tanımladığı ''Gretchen Ol'' kuralı..
Kendiniz olup,içinizdekileri paylaşırsanız sizinle aynı heyecanları paylaşacak birileri mutlaka vardır diyor kitapta.Yazar,çocuk romanlarından çok hoşlanmasına rağmen bu merakını ve tutkusunu önceleri eleştirilirim endişesiyle paylaşamıyor ama sonra edindiği dostlarla çocuk kitaplarını okuma geceleri düzenliyor ve ilk okuma gecesi için evine çağıracağı yeni dostlarını C.S.Lewis den bir alıntı yazarak davet ediyor.Şöyle diyor C.S.Lewis;
''On yaşımdayken gizliden gizliye peri masalları okurdum ve yakalanmış olsam herhalde utanırdım.Şimdi elli yaşımda olduğuma göre artık saklamaya gerek kalmadan okuyabiliyorum.Br yetişkin olduğumda çocukça şeyleri arkamda bıraktım;çocukça davranma korkusu ve büyümüş olmak isteği de dahil olmak üzere.''
Okumayı hedeflediğim diğer bir kitap Paul Auster'ın New York Üçlemesi...
Sonra yakında piyasaya çıkacağı söylenen (15 Haziran diye duydum) Milenyum serisinin ikinci kitabı.Merakla beklemekteyim.Eğer okuduğum kitabı bitirip,Paul Auster'ı elime alamazsam sıralamam yer değiştirebilir.
..Ve son olarak Ahmet Ümit'in yeni çıkan kitabı beni beklemekte..Okuyup hemen anlatacağım onu da...
Keyifli okumalar....

7 Haziran 2010 Pazartesi

Moulin Rouge


Moulin Rouge ile ilgili ne yazsam ki acaba.?İlk önce şunu söylemek isterim ki Moulin Rouge benim gittiğim ilk revü.Bir de Champ Elysee üzerinde meşhur Lido var ama oraya da daha önce gitmedim.Bu gezimizde akşamüstü ilk gün yürüyerek Pigalle'e çıktık ve revünün karşısında korunaklı bir cafede oturup arkadaşlarımızla beraber birer kahve içtik.Gittiğimiz de günlerden Cumartesiydi..Biz kahvelerimizi yudumlarken bir Paris klasiği olarak insanlar otobüslerle gelip ya Moulin Rouge'u seyretmek için sıraya girdiler ya da tam karşısındaki yuvarlak alanda toplanarak bol bol fotoğraf çektirdiler.Biz de bir müddet gitsek mi gitmesek mi diye tartıştıktan sonra gitmeye karar vedik.Pazar günü akşam 21.00'de yer ayırtmak istediğimizde bize yer olmadığını söylediler,biz de gönülsüzce
gece 23.00 'e razı olmuştuk ki,salı akşamı gece 23:00 de yer olduğunu istersek ona yer ayırabileceklerini söylediler..Tabii gelip gelmemek konusunda kararsız olduğumuz şov bir anda önem derecesini bizler için arttırarak hayati bir mesele halini aldı.:)
Pazar akşamı daha önce yemek yediğimiz Le Chat Noir restoranda yemeğimizi yedikten sonra 15 dakika kala Moulin Rouge'u seyretmek için geldiğimizde metrelerce uzanan sıra şova girme şansımızın olmadığını düşündürdü bize..
Neyse sıraya girdik.Kapılar açıldıktan sonra sıra çok hızlı bir şekilde ilerledi ve adam başı 92 euro ödeyerek şampanyalı menü aldık.Şimdi gelelim şova..Dediğim gibi daha önce böyle bir şov seyretmedim (kabul ediyorum kızlar çok güzeller) ama kendi adıma seyretmesem de olurmuş.Hani benim için hayatta bir kere yapılacak birşey listesinde olabilir ama ikinci kez gideceğimi hiç düşünmüyorum..Amma velakin çok beğenenler de var şovu..
Sadece şunu söyleyebilirim.

1) Şovu önden seyredebilmek için yemekli ya da yemeksiz menü almanız birşeyi değiştirmiyor,sıranın başında olun yeter.
2) Şampanya içilecek gibi değil :))

Peugeot on Champ Elysee

Daha önce gidenlerin bildiği gibi Champ Elysee üzerinde bulunan araba galerilerinde güncel satılan arabalar bulunmuyor..(Gerçi hiç araba almaya kalkışmadım ama o kadar ekstrem arabalar var ki öyle olduğunu düşünüyorum)Yanılmıyorsam Champ Elysee üzerinde Renault,Citroen,Peugeot ve Mercedes var..İşte size Peogeot'dan iki otomobil.



İlk otomobil...



Son otomobil..Nasılda mutlu di mi?

Carrie on paris...


Carrie Paris'te...Hem de benimle aynı zamanda...

PERE LACHAİSE



Benim Pere Lachaise ile ilk karşılaşmam daha önce anlattığım gibi Mine Kırıkkanat'ın ''Paris'' isimli kitabı sayesinde olmuştu. Orada karşılaştığım bir hikayeden sonra gitmek istemiş, sonra da biraz karıştırınca birçok ünlü mezara ev sahipliği yaptığını öğrenmiştim. Bizden de Ahmet Kaya ile Yılmaz Güney bu mezarlıkta bulunmaktalar. Biz eşimle beraber mezarlığı gezerken Ahmet Kaya'nın mezarı ile karşılaşmış fakat Yılmaz Güney'in mezarını aslında çok yakın olduğunu söyleseler de bulamamıştık.


    Mezarlık aynı bir açıkhava müzesi gibi...

   Çok enteresan ki insan gezerken hiç sıkılmıyor, hatta nereye bakacağını şaşırarak geziyor... Burada komedinin ustası Moliere'den Edith Piaf'a, Ahmet Kaya'dan Yılmaz Güney'e, Gilbert Becaud'dan Yves Montand'a, Colette, La Fontaine, Isadora Duncan, Maria Callas gibi ünlüler var.
  En çok ziyaretçi çeken mezarların başını Jim Morrison çekiyor. Kaybolan tüm ziyaretçiler de birbirlerine onun mezarını soruyor. Bu da mezarının demir parmaklıklı olmasını açıklıyor zaten... Hatta bir ara yakınları bulunan mezarlık sahipleri insanların Jim Morrison'un mezarının önünde içkileriyle alem yapmasından dolayı zedelenen mezarlarından dolayı meşhur Amerikalının mezarının taşınması için imza toplamışlar.


Bir diğer ünlü... Victor Noir... Bu mezarın başında da gruplar halinde turistler görmek mümkün... Parıldayan yerleri görüyorsunuz değil mi? :) Hikayeyi anlatmış mıydım sizlere?

Bizden biri... Ahmet Kaya...


Çok ünlü biri daha... Oscar Wilde... Fotoğrafta gördükleriniz dudak izleri!



...ve Jim Morison. Ancak bu kadar yaklaşmak mümkün...

Bu kadar büyük alana yayılmış bir mezarlığı gezebilmek tabii ki mümkün değil. En mantıklı hareket daha önce söylediğim gibi mezarlıktaki ünlü mezarları gösteren haritayı 1 euro karşılığında almak ...
...ya da gruplar halinde gezen rehberli turist gruplarını takip etmek:)

paris....


    Pere Lachaise geliyor dediğimi biliyorum ve aslında yayınlama aşamasına da neredeyse gelmiştim ama kolaj yapmak adına verdiğim uğraşlar arasında nasıl yaptım bilmiyorum ama yazıyı kaybettim ya da sildim.Yaşadığım hayal kırıklığı arasında da ha yeniden yazdım yazıyorum derken beklenen Paris gezisi de kapımı çalmış oldu. Daha önceki yaklaşık 1.5 ay önceki seyahatimizdeki havanın azizliğine bu sefer uğramayacağımızı ben hayal ederken, geçen seferi aratacak bir hava ile karşılaştık.

    Soğukta ne yazıkki bazı şeylerin tadını çıkarmayı zorlaştırıyor işte. Mesela havanın kapalı olmasından dolayı istediğiniz gibi fotoğraf çekemiyorsunuz, hadi çektiniz diyelim onlarda kısmen aydınlık, kısmen karanlık fotoğraflar oluyor falan... Bu sefer de tekrar gitmek gerekiyor :)))
....amma velakin geldikten sonra sevgili kocam artık yeni yerler görmek, keşfedilmemiş yerlerde dolaşmak istediğini söyledi bile.
....eee haklı tabii.
gezdim, yedim içtim ve yanında da bir dolu peynirle tekrar kürkçü dükkanında döndüm işte:)))