27 Temmuz 2010 Salı

KİRPİNİN ZARAFETİ


     Kirpinin Zarafeti, benim bloglar arasında gezinirken farkına vardığım, okuyanların müthiş zevk aldıklarını söyledikleri bir kitap.  Yazılan tüm güzel kritiklerin hepsini fazlasıyla hak ettiğini söylemek geerk. Bu kitabı okuyup tavsiye eden blog yazarlarına da teşekkür ediyorum.
Kitabın yazarı 1969 Kazablanka doğumlu Fransız yazar Muriel Barbery. Kitabın ilk sayfasında yazarla ilgili verilen bilgileri okuyunca yazarın ilk kitabı Oburluk'un (Une Gourmandise) 2000 yılında yayınlandığını görüyoruz. Eğer ilk kitap da bu kadar keyifli ise hiç vakit kaybetmeden (tabii Türkçeye çevrilmişse) okunması gerektiğini düşünüyorum. :)

     Kitap iki ana kahraman ağzından aktarılarak yazılmış .Kahramanlarımızın ilki Renee Michel, elli dört yaşında. Yirmi yedi yıldan beri Grenelle Sokağı 7 numaranın kapıcılığını yapıyor. Kendini ufak tefek, çirkin ve tombul olarak tanımlıyor. Kedisiyle beraber tek başına yaşıyor. Toplumda geçerli olan, kafamızda yarattığımız bir kapıcının olması gerektiği kuralların aksine kendine  kapıcı odasında farklı bir dünya yaratmış, ''Venedik'te Ölüm'' karşısında keyiflenerek, Mahler eşliğinde vaktini geçiriyor. 
     Kaygılı olduğunda sığınağına giriyor ve şöyle diyor bizlere; ''Yolculuk etmeye hiç ihtiyaç duymam. Edebi belleğimin kürelerine erişmek yeter. Edebiyattan daha soylu bir vakit geçirme, daha dinlendirici arkadaş, daha derin kendinden geçme var mıdır?''

     Diğer kahramanımız Paloma Josse, oniki yaşında. Zenginlerin oturduğu bu apartmanda yaşayan küçük Paloma, yaşamın bir güldürü olduğuna kesinlikle inanmasına rağmen bu yaşamın sonuna kadar dayanamayacağını düşünüyor. ''Aslında bizler var olmayana inanmak üzere programlanmışız; çünkü bizler acı çekmek istemeyen canlılarız. Bu nedenle tüm gücümüzü bu çabaya değen şeyler olduğuna ve bu nedenle yaşamın bir anlam taşıdığına ikna olmak için harcıyoruz.'' diyor ve zeki olmasına rağmen kendinin de günün birinde büyüdükçe bu saçmalığın içinde yer alacağından duyduğu korkuyla on üç yaşına gireceği gelecek 16 Haziran'da intihar etmeye karar veriyor. Kalan kısa hayatında da bu dünyada yaşama zahmetine değen bir şey varsa onu kaçırmamak adına ''dünyanın hareketi günlüğü'' adını verdiği bir günlük tutuyor.

     Bu iki kahramanımızın yanında Sevgili Renee Michel'in her salı ve perşembe günleri birlikte çay içtikleri aynı  apartmanda temizlik işleri yapan (zenginler bunu toz avcılığı diye nitelendiriyor) tek dostu Manuela var.
     ...ve kitabın ikinci yarısından sonra hikayemize katılan kibar Japon beyefendisi Kakuro Ozu. Beraber Japon sinemasından, felsefeden, resimden, Rus edebiyatından konuştukları sınıf farkı tanımayan değerli bir dost.

     Küçük Paloma, Renee'yi şöyle anlatıyor bizlere;
     ''Bayan Michel'de kirpinin zarafeti var: Dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.''

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Bülent Ortaçgil konser yolcusuyum..



21 Temmuz saat 21.00'de Harbiye Açıkhavada muhteşem bir konser var. Bülent Ortaçgil 40.yıl özel konseri... Bir dolu değerli sanatçı dostu da bu özel gecede kendisine eşlik edecekler... Çok güzel olacak biliyorum ve ben orada olacağım.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

İstanbulda Tony Bennett rüyası..Masal gecem...

Geçen gece 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesinde Tony Bennett konseri vardı.Nedense o gün kendime de felekten birgün çalmıştım.Saat 15.00 sularında işyerinden ayrıldım ve arabamı sürdüm Harbiye yakınlarına..Saat 15.30 u gösterdiğinde ben çoktan arabamı park etmiştim bile.Sonra Maçka Parkının içinde kafamda bir dolu düşünceyle (ki bu düşüncelerin arasında en büyük kararların yürüyerek alınabileceği vardı) yürüdüm geçtim.Dolmabahçenin önünden geçerken karşı duvara yıllar önce asılmış Atatürk fotoğraflarına baka baka ilerledim.Duvarın dibinde ekili duran ortancaların susuzluktan boyunlarını eğmiş halleri canımı sıktı.Acaba Atamızın en sevdiği çiçek ortanca mıydı?Sanki değişmiş gibi gelsede yerine bir çiçek koyamadan yoluma devam ettim.Beşiktaş'a inip oralarda da biraz soluklandıktan sonra dolmuşla tekrar Taksim'e çıktım.Biraz kitapçı biraz kafe derken sevgili eşcağızımla buluştuk.Ben keyifle Maçka Parkı gezimi anlatırken bana Orhan Pamuk'un burada köpeklerin saldırısına uğradığından ve birkaç tane de insan saldırısından bahsetti.:=(Oysa kanaatimce biraz bakım ve kadın popülasyonu eksikliği dışında gayet güzel bir park.

Gelgelelim Tony Bennett konserine....
Konserin başlama saati aldığımız biletlerin üstünde yazana ve ilan edilen saate bakılarak saat 20.00 gözükmekteydi.Benim bu noktada anlamayı bir türlü başaramadığım nokta ise sevgili halkımın neden saat 20.00 de yerlerinde olmadığı..Evet konserin başlama saatinde ne yazıkki Açıkhava sahnesini doldurması gereken insanların yarısı etrafta gezinmekteydi.
....Ve sanırım 20.10 da Kerem Görsev Trio sahne aldığında aynı saygısız tavırlar ne yazıkki devam etti.Eğlenmek,hoşça vakit geçirmek için gittiğim konser öncesinde sinirlerim bir hayli gerilmişti valla...Yarım saat süren Kerem Görsev dinletisi bittiğinde Kerem Görsev 2 aydır Tony Bennett konserini beklediğini ,saat 15.00 de efsane üstatla tanıştığını ve biraz sonra keyifle konseri izleyeceğini bizlere anlatıp son selamını verirken Sezen Cumhur Önal insanların önünden yürüyerek geçti..Acaba en azından insanları selamlarken biraz saygı göstermek çok mu zordu?

Neyse dedim ki tamam şimdi Tony Bennett geliyor....Ve kızı Antonia Bennett sahnede yerini aldı..Valla açıkcası Tony Bennett beklentim artık son safhada olduğundan kırmızı ayakkabıları gözümden kaçmayan Antonia hakkında ne düşündüğümü pek hatırlamıyorum..Ben Tony ile kavuşmak istiyordum...

...ve sahnede Tony Bennett.
işte beklenen sessizlik ...

...benim için Tony Bennett 'ı anlatmak çok zor..Kelimelerin kiyafetsiz kaldığı yerdeyim..
Shadow of your Smile da beynimin diğer bir tarafında az sonra Barbara'da bir yerlerden sahneye girecekmiş hissi..
''just in time'' da Tony'den duymaya alıştığımın aksi yönünde daha durağan ama beni alıp götüren bir yorum..

There Will Be Never Another You...Peki haklı değil miydi Tony ,senden başka bir sen asla olmayacak ya da gülümse derken?
Ah böyle bir şans bir daha gelmezdi önüme..

San Francisco ve in other Words...

Valla ''in other Words''deki yorum benim bittiğim andı..
Yüzündeki kocaman gülümsemesi,beyaz saçları, yaptığı sevimli dansıyla ben o gece Tony Bennett'ı çok sevdim...

İzleyicilerin yoğun alkışlarıyla sanatçı tam beş kez bis yaptı..
..ve ayakta alkışların hepsini de hak etti.

Anlayamadığım diğer şey ise insanların ne adına konseri terk ettikleri oldu..Peki ama sahiden neden sevdiğin ve muhtemelen bir daha görme şansının olmadığı bir sanatçının konserinden erken ayrılırsın?

...ve son not.
Konserden sonra kulisin yolunu tutan Hıncal Uluç'u kıskanmamam gerektiğini bilmeme rağmen çok kıskandım:)

8 Temmuz 2010 Perşembe

Defter sayfalarında unutulmuş bir not:)

''Hayat her adımda içsel bir yolculuktur ''der bir bilge; ister tozlu bir yolda, ister denizde, ister küçük bir kasabada, ya da Mehmet Fuat'ınki gibi hasta yatağında...

(Bir yerlerde görüp not almışım emektar defterime, sabah sabah iyi geldi bana, duramadım hadi yazayım dedim)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Prag: Kayıp Gölgeler Kenti



Ben Prag'da çok eğlendim, şehri küçük bulduğumu ısrarla söylememe rağmen sokaklarında ayaklarımı sürte sürte dolaştım. Yol arkadaşımla bana enteresan gelen şey şehrin sakinliği oldu. Şehre gelişimizin ikinci günü sabah erkenden kalkıp keşif turumuza başladık. Daha önce gezdiğimiz birçok Avrupa şehrinin kalabalığından olsa gerek bu sükunet karşısında ''Herhalde nüfus sayımı var. ''diyerek gülüştük. Şimdiye kadar yediğim en güzel carpaccio ve pizzayı bu şehirde yedim ama para bozdururken de ne yazık ki kazıklanma hissini en yoğun bu şehirde yaşadım. Prag'a gideceklere şiddetle döviz bürolarında para bozdurmamalarını bunun yerine C&A gibi mağazalardan kendilerine ufak tefek bir şeyler alıp parayı bu yolla para bozdurmalarını tavsiye ederim. En azından kesinti olacak paranızla kendinize bir şey almış olur, hatta karlı bile çıkabilirsiniz. Ya da döviz bürosunda parça parça yüzer euro bozdurmak yerine toplu halde beş yüz euro bozdurun. Böylece kesinti yapılan komisyon oranı daha düşük olur. 😀  Benden söylemesi, tecrübe konuşuyor. 😀 

Prag'da en çok sevdiğim yer Prag kalesi civarında bulunan Golden Lane. Burası 16.yy sonunda İmparator 2.Rudolf tarafından yaptırılmış ve yaptırılış sebebi kale yapımında koruma olarak çalışan yirmi dört çalışan ve ailesine ev imkanını sağlamakmış. Fakat alan çok küçük ve yapılması gereken ev sayısı da yirmi dört olduğundan dolayı evler çok küçük yapılabilmiş. İnsanların buralarda nasıl yaşadıklarını hayal etmekte oldukça zorlandım. Bugün bu evlerde hediyelik eşyalar satan dükkanlar mevcut. Bu evlerden 22 numaralı olan evde Franz Kafka bir müddet yaşamış.

Kafka'yı sevenlerin bileceği gibi Prag Kafka'nın şehri. Meydanda Unesco tarafından en güzel cepheli ev seçilmiş olan bir bina var. Şu anda aynı zamanda bir sanat galerisini barındırıyor. Binanın içinde Kafka'nın kitaplarını satan bir kitapçı var. İçerde Kafka'nın her dile çevrilmiş yüzlerce kitabı... Kitapçının en özel yanı, bu kitapçının daha önce Kafka'nın babasına ait olması.

Şimdi benim objektifimden birazcık Prag...


Prag...Kayıp Gölgeler Kenti..Nazım Hikmet..

Çok sevdiğim ünlü şairimiz de 1956-1958 yılları arasında Pragda yaşamış.Soğuk karlı kış günlerinde ne çok vatan hasreti çekmiştir diye düşünmüştüm hatırlıyorum devamlı gittiği söylenen kafeye gittiğimde.. Kafenin ismi ''Kavarna Slavia''.Nehre bakan masalardan birine oturduğunuzda Vltava Nehri önünüzden akıp gidiyor.Nazım Hikmet de çok Absint içmiş burada.Kafede yağlıboya tablolardan birinde önünde Absint şişesi,başının üstünde hayali bir kadın silueti ile resmedildiği söyleniyor.Evet kafenin duvarında böyle bir tablo var fakat girişte asılı kafeyle ilgili gazete küpürleri arasında böyle bir bilgi yok.Ben tabloya Nazımmış gibi baktım,Absint içmesemde Nazım'ın sürgünde de olsa bulunduğu kafede ortalama 45 yıl sonra belki de aynı koltukta oturuyorumdur şu an diyerek hayaller kurdum,kahvemi yudumladım...Çok ama çoook güzeldi.(Kafemizin adresi şöyledir efendim:Kavarna Slavia,Simetanove nabrezi 1012/2 Praha)
..ve şöyle der bizlere.

Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik,
Eski kentte duruyordu,
meydanlıkta,yapayalnız.
Gotik bir duvar üstünde
Hanuş Usta'nın saati
onikiyi vuruyordu.
Güneşli bir güne özlem.

Prag...Kayıp Gölgeler Kenti..



Herkesin ruhuna hitap eden, içini okşayan, kişiyi avucunun içine alan bir kenti, sevdalısı vardır diye düşünüyorum. Ben bazen kızgın güneşten yorgun soğuk bir bira ile bazen sert rüzgarlardan bıkkın bir kahve ile gelişigüzel girdiğim bir kafede aval aval kenti izlemeyi sevenlerdenim. Ha bu arada içinden nehir geçen kentler nedense daha bir sevdiğim olmaktalar.
Prag bir masal kenti sahiden. Küçük, hoş. Sanki her şey birbirinin içinde. Sokaklarında arz-ı endam ettiğim kentler arasında bana en küçük geleni. Az sonra bir tanıdığa rastlayacakmışsın hissiyatı veriyor insana.
Havaalanından çıktıktan sonra meydana vardığımızda, otelimize ulaşmak için bavullarımızı çekerek katettiğimiz yol boyunca küçük bir şehir turu yaptık bile. Otel sakin bir bölgede. Gerçi biraz şüpheyle bakıyoruz etrafa, şehirde bir karmaşa yok çünkü.
Otele eşyaları atar atmaz hemen yola düşüyoruz. Gelmeden şehri nasıl gezeceğimizi hesaplamamıza rağmen kendimizi meydanda buluyoruz. Meşhur astronomik saatin önünde. Saatin olduğu meydanda kafeler sıralanmış.


Saat 1410 yılında Charles Üniversitesinde profesör olan Hanuş Usta tarafından yapılıyor. Çanların çalmasıyla beraber saat kulesindeki iki pencere açılıyor ve İsa'nın 12 havarisi pencerenin önünden geçiş yapıyor.


Her altmış dakikada bir meşhur saatimiz etrafına yüzlerce meraklı gözü toplamayı başarıyor. Söylenenlere bakılırsa Hanuş Ustanın vermek istediği mesaj ''Herkesin birgün geldiği yere geri döneceği yani öleceği.''
Gel zaman git zaman Hanuş Ustanın ünü yayıldıkça yayılıyor, kralın ününün önüne geçmeye başlıyor ve kral saatin aynısını yapmasın diye Hanuş Ustanın gözlerine mil çektiriyor. Bunun üzerine Hanuş Usta saati bozmak için saatin mekanizmasına kendisini bırakarak intihar ediyor ve saat bozuluyor. Elli yıl boyunca saati tekrar çalıştırmayı başaramıyorlar. Sonra başka bir saat ustası geliyor ve saatimiz tekrar zamanı göstermeye başlıyor.

Saat; güneşin, ayın ve dünyanın konumlarını gösteren astronomik bir saat. Saatin dış tarafındaki rakamlar İbranice, saatin etrafında gördüğümüz dört kukla da insanlara neleri yapmamaları gerektiğini anlatıyor.


Soldan en başkaki elinde ayna tutmakta olan kukla kendini beğenmişliği sembolize ediyor,hemen yanında elinde altın torbası bulunan(Yahudi olduğu söyleniyor)cimriliği anlatmakta bizlere...

Sağ tarafta bulunan kuklalardan iskelet olanı yaşama karşı isteksizliği,son kukla (bu kuklada Türk'e benzetiliyor) ki elinde bir mandolin tutmaktadır gece hayatına ve eğlenceye düşkünlüğü anlatmaktadır.
Çok uzun anlattım di mi? Bir de saatin altında insanlara ne yapmaları gerektiğini anlatan dört kukla var.


Bu dört kuklada bizlere bilime,astrolojiye,adalete ve eğitime önem vermemiz gerektiğini anımsatmak için biz gezginleri Prag'ın ünlü meydanında beklemekteler..
İster saatin tam karşısında ayakta,dilerseniz tam karşısındaki kafede kahveniz elinizde her saat başı tekrarlanan bu şovu seyretmek mümkün.