28 Ağustos 2010 Cumartesi

New York'ta alışveriş

     Jetlag olma durumuna hep güler geçerdim. Daha önce okyanus aşırı birkaç seyahatim olmuşsa da hiçbirinde saatlerim birbirine karışmamıştı. Gidişimde de bir sıkıntı yaşamadım ama dönüş yok mu o dünüş, geldiğimden beri yorgunluktan bitmiş durumdayım. Dün geceyi sabaha karşı altı sularında yatağı görerek sonlandırabildim, tabii şimdi de uyumak istiyorum...
   New York iyi geldi bana. Deniz, güneş, kum üçlüsünden sonra yollarda olmak ne güzeldi yine..Ayaklarım yoruldu ama ruhum dinlendi. Birçok filmde karşımıza çıkan New York, filmlerde tanıdığımdan farkı bir yüzünü göstermedi bana. Gökdelenler, bir ellerinde telefon diğer ellerinde kağıt bardaktaki kahveleriyle sokaklarda hızla yürüyen insanlar, köşe başlarına konuşlanmış hot dog satan arabalar, Starbucks Kafeler ve şehrin hiç susmayan sesi... Uğramadığım köşeleri oldu mutlaka. Daha önce dediğim gibi mesela Paul Auster'in mekanı olan Brooklyn, güzel Manhattandan sonra beni hiç cezbetmedi. Manhattandaki gökdelenlerden, kalabalıktan, adanın hızından sonra burası sakin ve yavan geldi bana. Bu şehirdeki gibi bir perakende satış durumuyla da hiç karşılaşmadım. Apple da bir şey alabilmek için 45 dakika sıra beklemem gerekti. İnanılmaz bir görüntüydü gerçekten. I-phone 4 ellerinde kalmamış, herkesin elinde bir I-pad.

    Abercrombie ise başka bir dünyaydı. Kapıda bekleyen yakışıklı, yarı çıplak çocuklar müşterileri kapıda karşılıyorlardı ve inanmayacaksınız ama kapıda her saat kuyruk vardı. (O kuyruğa bede girdim) Sanırım kuyruk psikolojisi insanı alışveriş yapmak zorunda hissettiriyor.
Evet Manhattan'in her köşesinde bir alışveriş çılgınlığı var. Biz de alışveriş yapmak için New York'a bir saat uzaklıktaki Woodbury Common Outlet Center diye bir alışveriş merkezine gittik. 220 adet çok ünlü markanın bulunduğu bu outlet merkezi muhteşemdi. Kesinlikle tatilin alışveriş anlamında ilk günlerine denk getirilmeliydi. Hatta sırf alışveriş yapmak için New York'a gidiliyorsa, bir gün burası için yeterli değil. Ugg'dan Dior'a, Gucci'den Chanel'e, Timberland'den Fossil'e aklınıza gelebilecek birçok marka burada bulunmakta ve fiyatlarda gayet uygun.

   New York sokakları bloklarla isimlendirilmiş bir şehir. Kaybolmak mümkün değil. Gelişimizden birkaç gün sonra metroyu kullandık Brooklyn'e gitmek için. Gelişmiş bir metro ağı olduğu doğru fakat metro hızı ve sıklığı açısından bence Paris metrosu çok daha iyi. Tren aralıkları çok uzun geldi bana. 8 Usd karşılığında Metro Card alıyorsunuz ve 4 kez metroyu kullanabiliyorsunuz. Bir de bu şehirde uygulanan bir vergi var ki onun ne olduğunu bir türlü anlayamadım çünkü oran her seferinde değişiklik gösteriyor ve tax free diye bir şey de yok.
     Yeme içme durumu ise bambaşka bir olay. Alışveriş bana ne kadar ucuz geldiyse, yemek yemek de o kadar pahalı geldi. Her köşe başında hot dog satan seyyar arabalar duruyor. Küçük sosisli 2 Usd. Nasıl bir kuyruk önlerinde inanılmaz. Bu küçük arabalardan seyahatimiz boyunca çokça faydalandık. Akşam yemekleri içinse her seferinde ayrı bir restoran seçtik. Denildiği gibi porsiyonlar gerçekten çok büyük, neredeyse iki kişilik. Benim en keyif aldığım yemeklerden biri de meşhur Planet Hollywood restoranı oldu. Times Square da bulunan bu restoranda bazı filmlerde giyilmiş sergilenen kıyafetler eşliğinde gayet lezzetli burgerlerimizi yedik.

27 Ağustos 2010 Cuma

New York Gezi Notları: Elmadan bir ısırık...


     Buket Uzuner ''New York Seyir Defteri'' adlı kitabında üç şehri karşılaştırır: Paris, İstanbul ve New York. Paris şehrine olan aşkımı ve tutkumu sağır sultan bile duydu diye düşünüyorum. İstanbul ise benim için yaşadığım, işimin bulunduğu, ailem ve birkaç dostumdan ibaret bir şehir. Çünkü benim için bir şehrin coğrafyasından çok, beraber yaşadığımız insan topluluğunun birbirlerine karşı nasıl davrandığı önemli. Bu şehirde yaşam beni yoruyor. İşten eve gelip arabamı park ettiğimde camdan sarkan bir komşumun! benim park ettiğim yeri meğerse eşi için ayırmış olduğunu bağırarak söylemesi, sabah kalkıp işe giderken trafikte kendini bilmez şoförün küfürlerine muhatap olmak, anlam veremediğim bir nefret ve hoşgörüsüzlük içinde yaşamak ve neredeyse herkesin kendisini çok zengin, çok kültürlü, çok akıllı, çok bilmem ne gösterme çabalarını anlamaya çalışmak ya da artık çalışmamaktan gerçekten yoruldum ve sıkıldım. Tamam üstüne yüzlercesini ekleyebileceğim bu sıkıntıların tümünü güzel İstanbul'un üstüne yüklemek haksızlık biliyorum ama bu güzel şehirde bu insanlarla yaşamak zor biliyorum. Ben de zaman zaman beraber yaşadığımız insanları değiştiremeyeceğime göre şehir değiştirme hayalleri kuruyorum.
     Buket Uzuner, Paris'i Avrupalı ve Akdenizli aristokrat bir karaktere benzetir. Hüzünle ama el sıkışarak ayrılmış eski bir koca gibidir Paris der. Rastlanıldığında incitecek ayrıntılara girmeden bir kahve ya da şarap eşliğinde konuşulan, uzaktan da olsa hep gözetilen eski eş...
New York ise, bir kere aşık olundu mu, asla unutulmayacak, ayrılık gelip çattıktan sonra bile kalbinin hep bir köşesinde mevzilenmiş, güçlü, tutkulu ve romantik bir sevgilidir.
İstanbul'u ve New York'u ise birbirlerine çok benzetir.
Bana da çok uzak gelmedi New York İstanbuldan.

     Gecenin geç bir saatinde vardım New York'a ve arkadaşlarımdan aldığım tavsiyelerle taksi ile geldim meşhur Times Square'deki otelime. Kahvaltısı da dahil olunca otelin konaklama fiyatına sabah ilk işim kahvaltıya inmek oldu. Tamam çok mükellef bir kahvaltı değildi beklentim ama kahvaltının sadece kruvasan ve kahveden ibaret olması da büyük bir şok yaşamamıza sebep olmadı değil. ''Nasıl yani?'' dedi sevgili kocacığım ''Hepsi bu mudur? Bak bakalım belki başka bir köşede yiyecek bir şeyler vardır.'' Ertesi günden itibaren kahvaltıyı kaçırmamak için hiç acele etmedik, hatta hep kaçırdık. :) Otelin karşı köşesinde süper omletler yapan harika bir yer keşfettik ve kahvaltılarımızı orada yapar olduk.

     İlk gün otelimize çok yakın olan Fifth Avenue üzerinde yürüdük. Ünlü gökdelenlerin önlerinden geçtik, parklarda oturduk, mağazalara girdik, çıktık. Manhattan adasından da on gün boyunca hemen hemen hiç ayrılmadık. Etrafta gördüğüm neredeyse her köşe başında bulunan Starbucks Kafeler de bana devamlı İstanbulu hatırlattı durdu. En çok Barnes and Noble kitapçılarını sevdim. Her gördüğüm yerde hiç vakit kaybetmeden kendimi attım içeriye, hatta bir dolu da kitap aldım kendime. Kitapçı severler çok yakından tanırlar ne hissettiğimi. Dünyanın neresinde olursanız olun kitapçılar hep aynı kokarlar çünkü ve hep aynı sıcaklığı yayarlar etrafa. Tabii Barnes and Noble'ların girdiğim hepsinin içinde Starbucks Kafe barındırmalarından dolayı üstüne eklenen bir de güzel kahve kokusu vardı. Hep yakışmıştır bence zaten bir fincan kahve ve kitap birbirlerine.

     Söylemeden geçemeyeceğim, Bir Dilim Sohbet isimli güzel blogda duyup, yazılan övgü dolu yazı sebebiyle hemen alıp okuduğum ve bayıldığım ''Kirpinin Zarafeti''nin yazarının diğer kitabını görüp hemen aldım burada. Bu seyahat boyunca en sevindiğim olaylardan biridir bu.:)
Sonra bir de sahaf havasını içinde barındıran Strand isimli kitapçı vardı ki o da ayrı bir güzellikteydi. Oradan da gezi yazılarını içeren bir dolu kitap edindim kendime, hem de gayet uygun fiyatlara. Bu kitapçının üst katında bazı kitapların ilk baskıları ya da bazı yazarların imzalı kitapları bulunuyordu.
Buket Uzuner yine aynı adlı kitabında, bu kitapçılarda gittiği imza günlerinden bahseder. New York'ta yaşadığı o yıllarda çok sevdiği yazar Paul Auster'ın kendi vatanının yazarları ve okurları tarafından çok az tanınmasını da hayret ve üzüntüyle karşılar. Bense yağmurlu bir günde sığındığım Strand'in camekanında ilk baskı bir Paul Auster kitabının 1500 Usd karşılığı satılık olduğunu ifade eden ilanı görünce, kendisinin artık çok sevilen ve okunan bir yazar olduğunu tasdiklemiş oldum:) Kim bilir böylece New York'ta oluş misyonumu tamamlamış olmuşumdur:)


26 Ağustos 2010 Perşembe

New York'ta ne var ne yok?

10 günlük bana göre uzun bir New York seyahatinden az önce dönmüş bulunmaktayım. Üzerimde nasıl bir yorgunluk hissi. Uyumamak için tüm gücümle direnmeye çalışıyorum ama göz kapaklarım bana ihanet ediyor. Mutfaktan kaynamakta olan güzel çayın fokurtularını duyuyorum. Kafamda sevgili kocaya nasıl çay getirtirim kendime diye planlar yapsam da, yan odada kendince uzun zamandır ayrı kaldığı futbol maçlarıyla yaşadığı buluşmayı bozmak istemiyorum.
Gelir gelmez hemen bavulları ortaya açtık. Her alışveriş dönüşü yaşandığı gibi ganimetler ortaya döküldükten sonra tatlı tatlı sen daha fazla almışsın kavgası yaşadıktan sonra, keşke şunları da alsaydık diye hayıflandık durduk. Kaç gündür babaannesinin yanında özledim seni çığlıkları atan minik oğlum, son iki gündür bulduğu arkadaşı yüzünden beni terketti. Sanırım birkaç gün sonra dönebilirim dedi bana telefonda :=(
Yarın işe gitmeyeceğim. Bu yüzden dinlenmiş olarak kendi New York'umu yazabileceğim.