24 Eylül 2010 Cuma

İnsanlığın beef tartar'la savaşı

İŞTE SONUNDA İSMİNİN ANLAMINI ÇÖZDÜĞÜM EKLER...


Vallahi yıllardır hep çok severek yemişimdir ''Ekler''i... Ama anlamlandıramamışımdır bir türlü adını beynimde. Bir süre sonra tadı ve yemenin keyfi, adının peşinde olduğum sırrının önüne geçmiştir benim için. Çocuk aklıyla unutulup gitmiştir. Yemesi hep çok kolay zahmetsiz gelmiştir bana.
Şekersiz çayımın yanında küçük bir ekler..Ya da Fransızca yazılışıyla ''Eclairè''
İşte bunu çok sevdim...


...ve karşınızda Beef Tartare. Ya da Türkçesini hatırladığım kadarıyla Tartar soslu biftek..(belki sadece benim menüden algıladığımda diyebiliriz.)

Çok acıkmış bir vaziyette bulduğumuz bir bistroya oturduk hemen. Paris'e geldiğimizden beri ben biftek yememiştim ve bu durumun hemen benim lehime değişmesi gerekiyordu. Menüye hemen göz gezdirdim ve anladım ki yemek istediğim şekliyle az pişmiş biftek burada yoktu. Hızlıca kafamda bir muhakeme yaptıktan sonra iç sesim şöyle dedi bana: ''Olsun nolur ki, tam istediğin gibi bir biftek yok ama tartar soslusu var, hem değişik bir şey yemiş olursun!''

Çocukluğumda annemin yaptığı baharatlı o güzel köfteleri kaçak kaçak daha pişmeden mideye indirmişliğim çoktur ama az pişmiş kanlı bifteği tabağında görmekten büyük bir keyif alan benim için bile fazlaydı bu kadarı! Bildiğiniz kıymanın içine baharatlar ve bilmediğim soslarla tatlandırılmış o hiç ama hiç pişmemiş et tabağımda canlı canlı yatmaktaydı. Kıyma şeklinde elbet! Masanın tam karşısındaki sandalyede kocaman gözlerle bana bakan sevgili eşim bir kendi tabağındaki güzel peynirlere ve patatese, bir de benim tabağımdaki kanlı canlı ete baktıktan sonra şöyle dedi.
   ''Canım sen istersen yeni bir şey sipariş et.''

Benim cevabım çok kısık sesimle şöyle çıkabildi ancak: ''Yok canım teşekkür ederim, ben severim zaten biliyorsun böyle değişik tatları.''

Benim iç ses ise dışardan duyulmayan ama bangır bangır bir sesle şöyle diyordu bana. ''Nesin sen?Gurme mi? Et meeeeliyor, ne bekliyosun?''
...üç çatal sonrası eğdim kafamı ve kabul ettim mağlubiyeti.
Sevmedim beef tartare'ı..

20 Eylül 2010 Pazartesi

Paris..Pasajlar...

Bir kitap okudum! Paris Opera bölgesinde bir günüm geçti. Hadi yalan yok, ilk gün aradığım yeri de bulamadım. Yenilgiyi kabul etmek istememiştim ama ayaklarım isyandaydı ve aynı bölge içerisinde tur atmaktan başım dönmüştü. Hayır sevgili kocam diye demiyorum, yer aramak konusunda benden de hırslıdır.

Arıyoruz efendim... Durmuyor, yılmıyor. Arzu Çağlan'ın kitabında yazdığı, benim hemen okuyup not aldığım, aaaa mutlaka görmemiz lazım dediğim Opera Bölgesinde olduğu söylenen üstü camla kaplı, içinde romantik bir çay salonu bulunan Vivienne Pasajını aramaktayız. Vallahi pasajı ararken nereleri bulmadık ki? Bak dedim sevgili kocacım benim bu pasajı bulmam ve blogumda yayınlamam lazım... Eeee her koşulda arkamda olan bir kocam var, destekliyor beni bu blog işinde... Muhtemelen mutluluğumdan olsa gerek. Bir çeşit terapi oldu bu iş bana... Özlem'cim diyor bana, sokak adı nasıl olmaz? Canım diyorum baktım yok, sokak adı yazmıyor işte, Opera bölgesi diyor. Söyleniyor! Tamam diyorum ben yoruldum, benim gizli başka pasajlarım var ben onları yazarım blogumda...

Ama hayır, ölmek var, dönmek yok. Bir kere ''start'' verdik, duramayız artık.
....ve ikinci gün bir de bakıyorum pasaj karşımda, buyrun efendim işte fotoğraflar...



Pasajımızın giriş kapısı görülmekte. Azmin zaferi:))











Şimdi gelelim adres kısmına; biraz Türk işi olacak adresimiz ama yine de bir sokak adı var. Opera meydanından Rue du Septembre'a doğru ilerlediğimizde karşımıza Bourse binası çıkıyor. Hemen sağımızda Rue de Vivienne görülüyor. İlerleyince usul usul, pasaj karşımızda:)

Şimdi yine aynı bölgede başka bir pasaj daha... Passage de Choiseul!








Bu pasajda sevimli birkaç küçük restaurant, eski kartpostallar satan dükkanlar ve birkaç sahaf bulunmakta...

Paris de benim en sevdiğim yerlerden biri Grands Boulevard metro durağında indiğinizde karşınıza çıkan bölgedir. Uzun bir yürüyüşle Boulevard Montmartre, Boulevard Poissonnıere ve Boulevard Bonne-Nouvelle'i geçip karşınıza çıkan çifte zafer anıtlarını göreceksiniz. İki anıtı ortadan kesen Boulevard Sebastopol'e dönmezseniz Boulevard Saint-Martin sizi Place de la Republique'e ulaştıracaktır. Bu dört caddenin başlangıcından sonuna kadar olan bölümüne aynı zamanda Grands Boulevard deniliyor. Benim çok sevdiğim Virgin müzik mağazasının bir diğer şubesi de burada bulunmaktadır. Aynı büyük cadde üzerinde iki tane de karşılıklı pasaj bulunmaktadır. Bu iki pasajın kapıları birbirini selamlar. İçlerinde büyüklü küçüklü çok sevimli bistroları barındırırlar. Gitmenizi ve havasını mutlaka koklamanızı öneririm.










18 Eylül 2010 Cumartesi

Paul'de, güne merhaba...

Opera bölgesinde bulunan Paul benim en sevdiğim kahvaltı mekanım. Kapıdan girdikten sonra alt kattaki pastane bölümünü ve mis gibi kokan ekmekleri geride bıraktıktan sonra, dar merdivenlerden üst kattaki kahvaltı verilen küçük kare salona ulaşılıyor. Her gelişimde rastladığım iki garson servis yapıyor sizlere. İnsanlar burada sık iş değiştirmiyorlar anladığım kadarıyla. Eğer kısa boylu, Fransızlarla kıyaslandığında hafif toplu diyebileceğim pembe yanaklı sarışın garson kız servis yapıyorsa, kahvaltınız erken gelecektir demektir. Yok eğer servis günü ve sırası kafasını devamlı kazıtan erkek garsondaysa, kahve ve kruvasana ulaşmak on beş dakikanızı alacak demektir. Kim bilir belki de sarışın kızın hızıdır bana göre kafasını devamlı kazıtan garsonu yavaşlatan...

Küçük kare salonun içine muntazam olarak sıralanmış yine küçük iki kişilik kare masalarda çay, reçel, yağ ve ekmekten oluşan ''petit dejeune Parisienne'' kahvaltımı alıyorum. Ferforje ayaklı küçük masalara, açık kahverengi deri kaplı ahşap sandalyeler eşlik ediyor. Sandalyelerin ve masaların yeni olmasını kimse beklemiyor burda zaten.

Küçük salon üç adet uzun pencereyle aydınlanıyor. Yanlarında yere kadar uzun varak sarı ve bordo perdeler pencerelere eşlik ediyor. Camlar kahverengi plastik doğramalardan olsa ve canımı birazcık sıksa da neyse ki pek belli olmuyorlar. Pencere önüne küçük ince demir çubuklar sık aralıklarla dizilmiş, belli ki kuşların pencere önünde konaklamalarını pek istemiyorlar.

Kahve makinasının gürültüyle çalışan sesi, içerinin fısıltılı sessizliğiyle uyum içinde. Sokakta sararmış, yarı yeşil yarı kahverengi yapraklarıyla kestane ağaçları size eşlik ediyorlar. Aşağısı cıvıl cıvıl... Her yöne giden arabalar, eline aldığı sandviçini yiyen turistler, sigaralarını büyük bir keyifle tüttüren Parizyenler...
Benim elimde sıcak, sımsıcak kahvem ve huzurum...

Paris'e kuşbakışı..


Pilotumuzun Paris havası ile ilgili 16 derece bilgilendirmesine karşın hava inanılmaz güzel. Bizim deyimimizle Paris bahardan kalma günlerini yaşıyor 2010'un Eylül ayının tam ortasında.

Otelimiz dediğim gibi Champs-Elysees'ye çok yakın mesafede Trocadèro bölgesinde. Sağlı sollu büyük kestane ağaçlarının gölgesinde, dökülmüş sarı-kahve sonbahar yapraklarına basarak varıyoruz otelimize. Klasik boyutlarda! bir Paris otel odası. Ve evet duş küçük, Allahtan sığabilecek ölçülerdeyiz. Sanırım Arzu Çağlan'ın otel odasının banyosuna fazlaca güldüm. Evrenden ben çağırdım bu küçük odayı. Benim bütçemde yemekten çok, otel fazlaca yer kaplıyor.

Ve odamın penceresi kestane ağacının dallarının arasına açılıyor. Daha ne isteyebilirim ki? Yaşasın mutluyum ben, hem de çoook :))))

Bugün Paristeki ikinci günümün bitmekte olan gecesi. Ne kadar oturup yazmaya niyetlendiysem de ayıramadım gözlerimi akan giden Paris düşümden. Ancak aldım kalemi kağıdı elime. Oysa güzel olurdu değil mi adı mesela Paris olan bir kafede, yoldan gelip geçen Parizyenleri seyrederek, masamda kahvem, elim biraz işte biraz oynaşta bu satırları karalayabilmek. Yapamadım ama işte... Elimde kahvem öyle bakındım durdum akıp giden günün ardından. Dedim ki kendime ''ardımda bıraktığım bir gün öncesi öğleden sonra vardım yine ve yeniden bu şehre.''

Her zamanki gibi uzunca bir süreyi pasaport kontrolünde bekleyerek harcadıktan sonra metro ile şehre! Metrodan çıkıp, şehri koklayabildiğim an benim için şehirle buluşma anı. Klasik odaya fırlatılan bavul ve yollardayız işte. Karnımız zil çalıyor, acıkmışız. İlk gün için macera aramama kararı alıyoruz ve direkt Pizza Pino'da alıyoruz soluğu. Çok sevimli bir garson siparişlerimizi alıyor. Pizza Funghi ve Carpoccio, yakında da iki bira. Yemeğimizi beklerken de masaya getirilen zeytinleri, üstüne döktüğümüz zeytinyağına ekmeğimizi bandıra bandıra mideye indiriyoruz.


Bu sefer her gelişimde niyetlendiğim fakat bir türlü fırsat yaratıp tırmanamadığım Arc de Triomphe'un üstüne tırmanacağım. Gecenin Paris üstüne çökmesini bekledikten sonra otele gidiyorum ve tripodumu aldığım gibi Arc de Triomphe'a (Zafer anıtı)  yollanıyorum. Zafer Anıtı, Champs-Elysees 'nin sonunda, Charles de Gaulle Meydanının tam ortasında bulunmaktadır. Napolyon savaşları zamanında Fransa adına savaşan askerler anısına yapılmıştır. Üstüne tırmanacağım diye niyet ettiyseniz eğer önünüzde tırmanacağınız 284 basamak ve ödemeniz gereken 9 Euro var demektir.


Zafer Anıtını çıkarken tırmanmak durumunda kaldığımız merdivenler...

Merdivenleri tırmanmak biraz zahmetli tabii ki... Asansör ne yazık ki kullanım dışındaydı. Mecburi bir seçim oldu bizimki yani :)

Zafer Anıtının en tepesine çıkmadan önce karşınıza bir meydan çıkıyor. Burada multivizyon gösteriler ve küçük bir sergi var. Aynı zamanda anıtla ilgili küçük bir de hediyelikçi. Burada aynı zamanda Zafer Anıtına benzeyen dünyada bulunan benzerlerini de bir ekrana dokunarak öğrenebiliyorsunuz. Paris'te benzer iki tane anıt Strasbourg Caddesi üzerinde de bulunmakta. Yine Paris'in yeni yerleşim merkezi olarak adlandırılan La Defense Bölgesi de benzer bir anıtla karşımıza çıkıyor. Bizim en ilgimizi çeken kısım ise İstanbul'da bulunan benzer anıtın varlığı. Bilin bakalım neresi?

İstanbul Üniversitesinin Beyazıt'ta bulunan görkemli giriş kapısı...


Zafer Anıtının tepesine çıkacak olanlara ben gece çıkmalarını öneririm. Her yer ışıl ışıl... Ben çıktığıma çok memnun oldum. Tam tripodumu çıkarmış, hazırlamış ve makinamı üzerine takmak üzereydim ki gezmekte olan iki görevli tripodla fotoğraf çekmenin yasak olduğunu gülen gözleriyle açıkladılar bize... İşte o an yıkıldığım andı. Mecbur kaldık küçük dijital fotoğraf makinamızın insafına. Malum ışıl ışıl Parisle ilgili hayal ettiğim fotoğrafları çekmenin yanına bile yaklaşamadım ama hiç fotoğraf çekememektense, bu fotoğrafları çekmek yine de iyidir.



Yukarıdan Paris ışıl ışıl gözüküyor. Champs-Elysees ayaklarınızın altında, tam arkanızı döndüğünüzde Paris'in yeni yüzü La Defense yeni yapılan anıtla beraber karşınızda duruyor. Champs-Elysees'nin sağ tarafında Eyfel Kulesi,sol tarafında ise Sacre Coeur Kilisesi gözüküyor.


Ahmet Ümit ile İstanbul turu

Küçük bir not bırakmak istedim ilgilenenler için.

Yarın yani 19 Eylül 2010 tarihi için AKM den başlayacak bir Ahmet Ümit ile İstanbul turu var.


Ayrıntılı bimlgi ve katılım için:

Antonina Turizm: 0212 292 28 74

Paris yine,yeni,yeniden...


Bu sefer Paris'te bulunma sebebim sevgili kocanın fuar ziyareti kontenjanından oldu. Bu fuarlar hayatımızdan eksik olmasın diye dua ediyorum her daim...Yedik, içtik, gezdik veee döndük işte...
Gitmeden önce fuarda gezilecek günlerin üstüne kendime bolca kahve ve Paris seyir günleri eklemiştim neyse ki...Yetmedi, hiç yetmez zaten ama olsun... Paris güzel şehirsin sen!

Uçağımız her zamanki gibi yine geç kalkıyor, yine yediler birkaç saatimi diye söyleniyorum içimden. Elimde Arzu Çağlan'ın güzel gezi kitabı ''Keyfe Gezer'' var. Kitabın Paris ile ilgili bölümünü daha kitabı aldığım gün ortasından başlayarak hemen okumuştum. Şimdi uçakta yine aynı sayfalar üzerinde dolaşıyorum. Arzu Çağlan kitabında Paris'te kaldığı otelin banyosunun çok küçük olduğunu anlatırken, Erica Jong'un ''Önce Can'' adlı kitabında Paris'te nasıl duş aldığını anlattığını aktarıyor bizlere. Daha önceki gelişlerimde de küçük Paris otel odalarına rast gelmiştim, umarım bu sefer öyle olmaz diye düşünüyorum.

Paris sana kavuşmama çok az kaldı yine! Ben gelmekten bıkmıyorum sana, acaba sen sıkılıyor musun sana olan ilgimden? Fazla ilgi, sevgi de aşık usandırır mı ne dersiniz? Champs-Elysees yakınlarında kalacağım bu sefer yine... Bizim bu cadde üzerindeki ikinci konaklamamız olacak. Aslında büyük mağazalarının tüm ihtişamıyla sergilendiği, Louis Vuitton'un büyüklüğünü bağıra bağıra ilan ettiği, her zaman mağaza önünde müşterilerin kapı önünde bekleyerek sırayla içeri alındığı bu geniş cadde, en sevdiklerim içinde de değildir benim. Belki de en çok turistin, en az Parizyenin gezindiği caddedir burası. Champs-Elysees üzerinde en sevdiğim iki mağaza Fransız müzik ve elektronik mağazası Fnac ile dünyaca ünlü meşhur Virgin mağazasıdır. Yabancı müzik cdlerini  Virgin'de her zaman Türkiye'den daha iyi fiyatlara bulmuşumdur. Film dvdleri içinde çeşitlilik açısından insanın başı dönse de, filmlerde altyazı seçeneğinde ne yazık ki fazla ingilizce seçeneği bulunmamaktadır.

Geçen geldiğimde Champs-Elysees üstündeki tüm bilbordlarda Sex and the City filminin afişleri asılıydı. Sarah Jessica Parker pembe elbisesi ve elinde yelpazesiyle bilborddan az sonra fırlayacakmış gibi gülümsemekteydi. Bakalım şimdi hangi ünlü yerleşmiş Champs-Elysees üstüne?

17 Eylül 2010 Cuma

İstanbul..Döndüm:)

İşte döndüm... Tam beş gündür yoktum buralarda... Gittiğim yer hep olmayı istediğim yer olsa da oğlumun ilk okul gününü kaçırmış oldum...:((( Ne kadar uzakta olsam da okuldan dönüş saatini sabırsızlıkla bekledim tabii ve hemen aradım uzaklardan..
-Kuzeycim, nasılsın oğlum?
-İyiyim anne, sen nasılsın?
-Nasıl geçti oğlum ilk günün okulda, kaç ders yaptınız?
-Valla anne kaç ders yaptık bilmiyorum ama tam 7 tane teneffüs var ve onlarda sadece beş dakika:(
-Hımmm :-) Aferin benim oğluma:) Tamam oğlum gelince konuşuruz.

....ve evet döndüm işte. Bizleri çok özlemiş oğlumu, odasına yatağına gönderemedik daha ilk akşamdan. Karşımızdaki koltukta belli ki yorgunluktan uyuyakaldı. Yarın konuşacak çok şey var, çooook:)

Bu arada ne kadar çok yazı birikmiş bloglarda okunacak...Çayımı demledim, şimdi keyif zamanı...

4 Eylül 2010 Cumartesi

Dünya hızla dönüyor.

Ah daha ne çok anlatacağım var aslında ama geldiğimden beri bende bir telaş bir koşturmaca. Yapmam gereken iş, ev ve oğlumun başlayacak okulunun telaşının dışında asıl beni yoran kafamdaki kargaşa ve koşturmaca. Evet kafamda bir dolu düşünce, yapılacaklar listesi... Okula gidilecek, kitaplar alınacak, sonra okulun internet sayfasından indirilen kırtasiye listesi alınacak. Bu arada defterleri ve kitapları kaplamam gerekiyor. Birde okul üniforması var ki onu da büyük almışım değiştirme yapmam lazım. Bu arada 15 gündür buralarda olmadığım için işimden uzak kaldığımla ilgili vicdan var ki o ayrı bir dert!

Sevgili oğluşumda da bu arada nereden kaynaklandığını bilmediğim -bilinmeyene duyulan endişe mi ki acaba?- benim öğretmenim nasıl olacak ve ilkokul acaba çok mu zordur korkusu. Derken okulda tanışma toplantısı ve oğlumun gelecek sekiz senesini paylaşacağı annesiyle aynı ismi tanışan genç, dinamik cesur öğretmenimiz. Cep telefon numarasını bizlere verirken hiç korku belirtisi görmedim kendisinde. Ben çok sevdim kendisini.

Aslında bunların çoğu normal koşullarda beni fazlaca yoramaz asıl sorun içimdeki hırçınlık, öfke ve sinir durumu. Günlerim sabah ve akşam meditasyonlarımdan fazlasıyla sakinlik beklentisi içinde olmamla akıp gidiyor. Fazla kahve tüketmekteyim sanırım. Daha Broadway de seyrettiğim Phantom of the Opera ve gittiğim Hiromi dinletisini anlatacağım. Çok güzellerdi çünkü. Anıları kafamdaki tazeliğini yitirmeden paylaşmak istiyorum bunları. Derhal sakinleşmeliyim. Etrafımı da gerdim bu halimle.

Sevgili Leylak Dalı'nın bloğunda gezinirken, kendisini yolculuğunda yalnız bırakmak istemedim. Gezi kitaplarına bayıldığım için gidip Arzu Çağlan'ın Keyfe Gezer adlı kitabını aldım hemen. Ayın on üçünde Paris'te olacağım tekrar. Bu sebeple Paris'ten başlayacağım ben yolculuğuma. Sevgili Leylak Dalım sanırım azcık hile yaparak yetişiyorum size..:)