31 Ekim 2010 Pazar

29.İstanbul Kitap Fuarı

Biraz önce yollamak üzere yazmış olduğum postu yanlışlıkla basılan bir ''delete' tuşu sayesinde silmiş bulunmaktayım. İkinci kere aynı konu ile yazılmaya çalışılan bir yazı nasıl bir tat verir bilemesem de, sanki bana tekrar tekrar ısıtılan yemek tadı verirmiş gibi gelmekte. Kitapsever herkes tarafından bilindiği üzere 29. İstanbul Kitap Fuarı başlamıştır efendim.

Sevenlere, o kadar yolu göze alıp gidebileceklere hayırlı olsun. Doğan Hızlan bugün Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazısında, fuarın ilk açıldığı günden bugüne kadar çok yol katettiğini söylemiş ve uluslararası hale gelen fuarımızdan bahsetmiş. Benimse naçizane fikrim fuarın geldiği nokta konusunda kendisiyle aynı yerde olsa da, fuar alanının konumlandığı yer açısından aynı duygu ve düşünceleri taşımamaktayım. İşimden dolayı teknik ve sektörel konularla ilgili fuarlara gitmek zorunda olan bünyem, zorunluluk dışında neredeyse Edirne sınırında konumlanan fuarlara gitmekte çok zorlanıyor. Tüyap fuar alanına gitmek benim için eve 21.00 den önce dönememek (iyimser bir tahmin) ve oğluma bakacak birini organize  etmekle eş anlam taşıyor. Bence ulaşım açısından daha anlamlı olabilecek yerlerde de bir fuar alanı olmalı. Sıkışıkta olsa ben fuarın Taksim'de yapıldığı günleri daha çok seviyordum. Fuar alanının dışında döne döne, zikzaklar çize çize ilerleyen kuyruklar bile çok keyifliydi bence. Sene boyunca fuardan kitap alabilmek o keyfi yaşayabilmek için az az para biriktirmeye çalışırdım. (Fuarda kitaplar daha mı ucuz olurdu onu da hatırlamıyorum ama)

Tabii bunları yazıyorum çünkü bugün için fuara gitme şansım yok. Dün akşam içinde kaldığımız olağanüstü trafikten sonra bugün her birimiz başka bir koltukta kaykılmış kahvelerimiz, bilgisayarlarımız  ve sükun içindeki evimizde sessizliğin keyfini yaşamaktayız. Bağdat Caddesi girişinde her zaman gittiğimiz, hem kitap alışverişi yapıp hem de keyifle çayımızı yudumladığımız Remzi Kitabevine ait kafede bile dün inanılmaz bir gürültü hakimdi. Çıktığımızda ''ben çok yoruldum burada bugün!'' cümlesi döküldü dudaklarımdan.

Şimdi gelelim içimi yakan konuya:)
Efendim bugün Kitap Fuarında Karadeniz Salonunda saat 14.30-15.30 arasında Doğan Kitap'ın düzenlediği ''Bir Kenti Yazmak'' konulu bir söyleşi var. Konuşmacılar: Nedim Gürsel, Mario Levi, Rüknü Özkök.

Şimdi Nedim Gürsel oldu mu benim için akan sular duruyor. İçim kan ağlıyor. Burada ki söyleşiye katılamamanın verdiği can havliyle şöyle bir google'da aratayım bakalım belki başka bir yerlerde bir imza günü söyleşi vardır belki diyorum ki heyhat yine geç kaldığımı görüyorum. Geçen hafta itibariyle her ayın üçüncü perşembesi Pera Palas Otelde yapılması kararlaştırılan ''Pera Palace Perşembe Buluşmaları''nın ilkinin 21 Ekim'de yapıldığını ve ilk buluşmada Nedim Gürsel'in son çıkan kitabı ''Derin Anadolu''nun okumasını yaptığını görüyorum. Eh bu saatten sonra yapılacak bir şey yok artık. Bundan sonrası için önümüze bakmamız gerek. Bir sonraki Pera Palace buluşması Mario Levi ile ve katılım ücretsiz. Sadece arayıp yer ayırtmak gerekiyor. Mario Levi'yi kaçırmayacağım inşallah:)))



Ben fuara şimdilik gidemiyorum gibi gözüküyorum ama gidebilecek olanların keyifli yazılarını okumak için merakla beklemekteyim.

21 Ekim 2010 Perşembe

YEŞİL PERİ GECESİ



Sonunda uyudu. Düzenli soluk alıp verişlerini dinliyorum. Ne kadar düzeltirsem düzelteyim yine rahat ettiği o garip karışık yatma pozisyonunda buluyorum oğlumu. Hâlâ minicik gözümde. Her gece yatmadan önce aynı cümleler dökülüyor dudaklarından kocaman kocaman esnerken: ''Daha benim uykum gelmedi ki!'' Ve her sabah yataktan kalkarken zorlanma hali. Allahtan okulu seviyor da, koşa koşa gidiyor okula. Uzun zamandır nedense oğlumun uyuduğu gibi sıkıntısız uykular yok hayatımda. İçimde devamlı savaştığım bir stres hali. Aslında savaşmayı bırakıp kendimi akışa bırakmam gerektiğini biliyorum ama bildiğim şeyi yapamıyorum. Yoga yapmaya çalışıyorum bir süredir keyifle, zevkle. Nasıl güzel geliyor bana. Sevgili yoga öğretmenim çoğu kez gelip omuzlarımı düzeltiyor. Benim asla serbest bırakmadığım sevgili omuzcuklarım. Sanki dünyanın tüm yükü omuzlarımda... Ama yok öyle bir şey, her daim şükrettiğim güzel bir hayatım var benim. Ne dertler, ne sıkıntılar var insanlarda. Bana noluyor o zaman?Kızıyorum işte böyle zamanlarda kendime.
Akşam nasıl huzursuz uyudum yine. Gerçi uyudum mu uyumadım onu da bilemedim ya. Çok sevdiğimiz misafirimiz vardı evimizde. Hal böyle olunca oğlan uyuduktan sonra sevgili cicianne bir koltukta uzattı ayaklarını, ben başka bir koltukta.  
Birimiz tv karşısına geçti, birimiz kitabını eline aldı.

Benim elimde Leylak Dalı okurken gördüğüm, sular seller gibi akıyor diye nitelendirdiği  ''Yeşil Peri Gecesi''. Ben kitabımı okumaya çalışırken televizyonda ciciannenin takip ettiği Nurgül Yeşilçay'ın oynadığı dizi. İsmi ''Aşk ve bi'şey!''.Kitabımın son elli sayfasındayım. Tansiyon artmış, bende sinirler gerilmiş. Nasıl bağırıyor Nurgül Yeşilçay dizide güya sevgilisi rolündeki adama. Hiç dinlemeden, elini kolunu hiddetle sallayarak, adamcağızı ittire kaktıra. Tüm damarlarını seçebiliyorum ekrandan. İyi oyunculuk mudur bilemem ama içim daralıyor birden, sinirlerimi bozuyor sesi ve kitabımın son sayfalarını içim kaldırmıyor. Dayanamayacağım daha fazla bu şiddete diyerek bırakıyorum kitabımın sonunu okumayı ertesi güne. Neden dizi izlemediğimi tekrar hatırlamış oluyorum böylece.

Leylak Dalı sayesinde harika bir Türk kadın yazarımızla tanışmış oluyorum. Kitabı 2-3 günlük kısa bir zamanda okuyup bitirdim. Okurken yazım diline, sözcüklerine, güçlü anlatım tarzına hayran kaldım Ayfer Tunç'un. Kitabın her tarafından zeki bir üslup bağırıp duruyor. Mağdurluğunu baştan kabul etmiş kitabın kahramanını ayakta alkışladım kitabın sonunda. Ne güzel cümleler dükülmüştü yazarın kaleminden böyle. Şimdi bir yazar daha ekledim okunacaklar listeme. Kendisiyle tanıştığım için çok memnun kaldım.
Şimdi kitaptan birkaç şekerleme;
''Boşluğun içinde başıboş yüzmek gibiydi benim hayatım. Birgün sonrasını bile düşünmek istememiştim. Toplara hep gelişine vurmuştum. Kazandıklarım kaybettiklerimin yanında hiçti. Ama özyıkımcılar böyle olurdu. Duvarlara çarpa çarpa dibe vururlardı. Ben de diple aramda çok az bir mesafe kaldığını biliyordum. Ama bu kez intikam tanrısına güveniyordum.''
''Eve girdiğimde bomboştu içim. Kof çürük bir ceviz, içi boş parlak midye kabuğu gibi bir şeydim. Ruhum kendi halime bırakmıştı beni. Kopmamıştı, ama tribüne çekilmişti. Soğukkanlılıkla izlemişti. Gece boyunca acı çekmiştim. Ruhum kopmuş olsaydı çekmezdim.''
''Sevilmek istemiştim. Ömrüm sevilmek isteyerek geçmişti. Sevilmek için güzelliğimden başka verebileceğim hiçbir şeyim yoktu. Ama güzelliğimi herkes istemiyordu. İsteyenler de çabuk bıkıyordu... Sevginin kesintisiz bir şey olduğuna inanmıyordum. Sevgi doğuyordu. Sonra bir gün ölüyordu.''


18 Ekim 2010 Pazartesi

Keyfe Keder!

Haftanın sonuncu gününe eriştik yine.
Günler ne çabuk geçiyor böyle, ne hafta içini yakalayabiliyorum ne de hafta sonunu.  Ben bu duygular içindeyken haftanın yedi günü erken kalkmak zorunda olan oğlum için üzülüyorum. Uyku biz büyüklere bile yetmezken, sabahları yataktan bu kadar erken kalkmak zorunda olan çocuklara üzülmemek mümkün değil.  Oysa ne sıcak bir bilseniz sabahları yatağı, usulca süzülüp yanına yatmak geliyor her sabah içimden. Sıcacık koynunda bir yer bulduğunuzdaysa kedi gibi kıpırdanıp hemen sıcaklığıyla sarıyor sizi. (Gerçi hiç kedim olmadı bugüne kadar ama böyle yapıyorlardır herhalde diye düşünüyorum.)

Hayatımın hiçbir dönemimde gözünü açar açmaz yataktan kalkabilen insanlardan olamadım ne yazık ki ve ne çok özenirim bunu yapabilen insanlara. Şimdi sevgili eşim de iş durumundan yine Çin yollarına düşeceğinden sebep, on günlük süre zarfında oğlanı okula yetiştirebilme görevi yardımsız bana kalmış oluyor. Yatağın boş tarafı da sevgili oğluma. Böylece her gece süregelen, gece yarısından sonra hızlanan oğlanın babayı yataktan atma entrikalarına gerek kalmamış olacak. Geçen sabah kahvaltıda ''Oğlum artık geceleri yanımıza gelmesen, rahat yatamıyoruz!'' söylemim oğlan tarafından göz yaşlarıyla karşılık buldu. İçi kan ağlayan, yufka yürekli baba: ''Ama Özlemcim, biz çok mutlu değil miyiz Kuzeyin her gece yanımıza gelmesinden?'' diyerek ortamı yumuşatmayı başarsa da gerçek şu ki, yatağımız üç kişi için çok dar!
Biliyorum bir müddet sonra istesem de gelmeyecek yanımıza ama nankörlük işte benimki..

Bu arada Cuma günü bu yazıyı yazmak üzere bilgisayar başına oturduğumdan beri bir hayli zaman geçmiş. Bugün günlerden Pazartesi. Kuzey okulun ilk gününü rafa kaldırmış, Selçuk Çin'e direk uçak bulamadığından dolayı Kualalumpur aktarmalı bir uçağın içinde:) Muhtemelen  bir tam gün sürecek bir yolculuğun ilk çeyreğinde. Bense bilgisayarın başında. Güzel güzel bloglarda yazılan yazıları okuyup, biraz Ankara biraz Prag da gezindim. Şimdi bordo kaplı koltuklarımın üstünde artık biraz dinlenme vakti!

7 Ekim 2010 Perşembe

Yeni bir eve taşınma sürecinde: Anılar sarmış dört bir yanımı...

Kaç gündür uzak kaldım kendimden. Kendime dönemediğim, içimi gözleyemediğim garip günler içindeyim. Güze dönen günlerin yorgunluğu mudur bilemem ama dilimde hep tekrarlanan nedense bir türlü tüketemediğim ''çok yorgunum '' nakaratı. Oysa hiç sevmem yorgun, bıkkın olmayı...
Bütün suçu mevsimlere yüklemek ne kolay değil mi  tadını çıkarmak, rüzgârın esintisini yüzünde hissetmek varken?

Elimde aslında okunması çok kolay ama benim yarım yamalak okumalarımla kitaba haksızlık ettiğim ''Şangay Kızları'' kitabı: kâh başucumda, kâh çantamda, kâh elimde... Arabamda onbeş gündür bıkmadan dinlediğim, usul usul Fransızca fısıldayan yumuşak sesli Stacey Kent.
Herkes gibi işe gidip gelmekteyim ben de. Bir senedir bekleme sürecinde olduğumuz yeni evimize taşınma heyecanı yerini bir ay içinde nasıl olacak, nasıl bitecek bu işler, oğlan alışabilecek mi yeni evine bağlamındaki düşüncelerden dolayı stresli günlere bıraktı. Yapılması gerekenler konusunda profesyonel destek almamıza rağmen fayans, duvar kağıdı, oğlanın yatağı, odası, çalışma masası ve bilumum alınacaklar, taşınacaklar, yapılacaklar, atılacaklar arasında sıkışıp, daralıp kaldım. Çok sevdiğim kitaplarım kolilenme sürecindeler. Geçen günlerde evliliğimizin 13.yıldönümünde eşimle beraber kaldırdığımız şarap kadehlerimize eşimin ''bu evde geçireceğimiz son yıldönümü'' cümlesi mi beni acıttı bilmiyorum. Sahi ya acısıyla tatlısıyla ne çok şey yaşadık bu evde biz: bazen kavgalar, çokça kahkahalar, ilk arabamız, o zamanlar yemek masasının yanında olan yemek dolabının üstüne bir bir gezilen yerlerden alınan ve üstüne devamlı bir yenisi eklenen bize bizi hatırlatan objeler, yemek masası etrafında dostlarla yenen yemekler, o gün hayatıma renk katan kimi dostların hayatımdan çıkıp yerine yenilerinin eklenmesi ve herş eyden öte oğlumun hastaneden çıkıp bu evde hayatımıza renk katışı, onunla beraber uykusuz geceler ama gülen gözler...

....oysa artık yeni bir ev, yeni bir suret görmek isteyen ben değil miydim? Şarkıdaki gibi ''anılar sarmış dört bir yanımı'' ruh durumu halinde, her bir koliye kederli ruhumu da paketlemekteyim. Umarım kolileri açarken üstüme üstüme gelmezler.

Annesi gibi melankolik olan minik oğlumda telaşlı muhtemelen annesinden dolayı. Gerçi onun telaşı oyuncaklarım ne olacak, peki ama hepsini alacak mıyım cinsinden ama olsun. Daha önce çalışma odasında olan kitaplarımız bu sefer salonda kendilerine yer buldular ama kapaklı bir dolabın içinde:)
Hoş bir kapak tasarlamaya çalışıyoruz bakalım nasıl olacak.Yakın zamanda biterse eğer fotoğraflarını koyacağım inşallah buraya.

Evet bu aralar ayırdığım ,ayıkladığım her bir eşyayla beraber anılar tek tek elimden geçiyorlar, unutmuş olduklarım tekrar gözümün önüne geliyor, canlanıyor, düşündürüyor. Dudağım bazen yukarı doğru kıvrılıyor, hafif keyifli bir gülümseme oluyor, bazen de o dudak aşağı kıvrılıyor beni kederlendiriyor. Kitap aralarındaki solmuş notlar elime ulaşıyor, yüreğimde ılık esintiler oluşturuyor. Bazen unutulmuş eski bir dostun adını fısıldıyor bana, kim bilir şimdi nerdedir düşüncesiyle.
....amma velakin kendime diyorum ki bu da bir yenilenme süreci, acısıyla tatlısıyla bitiyor ve geçiyor. Herkes gibi ben de yeni bir başlangıca merhaba demeye hazırlanıyorum. Umarım hepimiz güzel günler görürüz. Mutlu günler hepimizin olsun....