30 Kasım 2010 Salı

Brugge 5: Brugge'de çey keyfi ve Michelen yıldızlı bir restoran.


Brugge'de geçirdiğimiz son gün hava yağmurlu. Yürümemize engel bir durum yok ama ara ara yağmur damlaları yüzümüzü okşuyor. Avare avare geziyor, İstanbul yorgunu bünyemizi dinlendirmeye çalışıyoruz. Brugge bizim harita kullanmadan şimdiye kadar gezdiğimiz tek şehir. İnsanın kaybolma ihmitali yok. Ara sokaklardan birinde ''Prestige''isimli bir pastaneye rastlıyoruz. Burası gizli kalmış romantik bir çayevi. Duvarlarını üzerinde bahar dalları ve kelebekler olan bir duvarkağıdı süslüyor. İnce ince duyulan melodide ''her çiçekte sesin yüzünü görüyorum'' diye fısıldıyor şarkıcı.

Sahiden diyorum böyle aylak aylak gezmek ne keyifli!
Aylaklık da bir sanat olsa gerek diye düşünüyorum. Gereksizce çırpınmayan, hayrettir ki telaş duymayan ruhumla kendimi buraya ait hissetmiyorum. Masaların arasında dolaşıp siparişleri alıp güleryüzle işlerini yapan iki garson kız, aynı iki kıyafetin farklı renklerini giymişler. Garsonların birinin ayağında beni üşüten bu havada parmak arası Birkenstock terlikler. ''Demek ki üşümüyor!'' diyorum. Sonra kocamın buradaki atmosfere hiç uymayan bir zil sesiyle telefonu çalıyor. Telefonu bulmaya çalışırken panik yaşıyor, ortamdaki sessizliği bozduğu için huzursuz oluyor. Neyse ki arka masadan yaşı hayli geçkince bir kadın neşeli bir çocuk gibi bol kremalı kahvesini pipetiyle höpürdete höpürdete içiyor. Kahvesi bittiği için üzgün!








Bu şehrin tadını çıkaran, keyfini yaşayan insanların yaş ortalaması bizim ülkemize göre yüksek.Yaşlı olmanın tadını ''Tea Room''larda, yaşamı tüm zarafetiyle bir çay içme seremonisine dönüştüren bu insanlara sevgiyle bakmamak imkansız. Sonra da üzülerek bizim emeklilerimizi düşünmek tabii...
Brugge'e yolu düşüp de böyle bir pastaneye gitmek isteyenler için:
Adres -Vlamingstraat 12-14  8000 Brugge.


Ah, bir de yukarıda fotoğrafı görülen restoran var ki... Offf diyorum offf:)))
Deniz mahsüllerini çok seven bir insan olarak uçakta gelirken, Paris'te yediğim Brüksel midyesini bir de yerinde yemeğe ant içmiştim. Sonra otel yolunda gelip giderken gözüme kestirdiğim bir restorandaki Michelin yıldızlı tabelala dikkatimi çekti.

Breydel De Coninc restaurantın adı...

Michelin yıldızlı şeflerin ününü duymuşluğum varsa da açıkcası bir restoran ya da şef için Michelin kriterlerinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi değilim. Bu küçük restoran ise sadece akşam yemeği için belli saatlerde hizmet veriyor. Daha içeri girer girmez sıcaklığıyla sizi kucaklıyor. Ben provensal usulde pişmiş midye isterken, eşim tercihini biftekten yana kullandı.Yanında da garsonumuz tarafından seçilen iki bardak bira eşlik etti bize. Yemeğimizi çok sıcacık bir ortamda, yan masamızda restoranın malzeme tedariğini yapan -sonradan 65 yaşında olduğunu öğrendiğimiz- Brükselli bir beyin sohbetiyle yedik,  bitirdik. Önüme konan midyeyi nasıl yemem gerektiğini öğretmeye çalışan Brükselli beye, sol masadan yaşlı bir hanım eklendi, sonra bir masa daha. İki elim de midyenin içinde bravolar eşliğinde başardım bu işi. Kocam bütün restoranı yeme eylemimin içine katabilme başarımdan dolayı tebrik etti beni..:)))

Sevimli garson kızdan ''In Brugge'' filminin set arkasını öğrendik. Colin Farrell'ında bu resyoranda yemek yediğini, yakından da çok yakışıklı olduğunu, filmin Şubat-Mart aylarında çekildiğini ve film yılbaşında geçtiği için bu küçük şehrin Noelmiş gibi aydınlatıldığını anlattı bize. Şehre ziyarete gelip, restorana yolu düşen herkesin Noel hazırlıklarına neden şimdiden başladıklarını hayretle sormalarından bahsetti. Çok keyifli, lezzetli bir yemek oldu bizim için. Markt meydanının hemen köşesindeki bu restaurant güzel bir Brugge akşamı yaşattı bize.
Breydel De Coninc:
Adres: -Breidelstraat 24 8000 Brugge

Brugge 4: Çikolata Günleri..

 Brugge dört bir köşesinden yayılan çikolata kokularıyla hem insanın gözüne hem de midesine hitap eden miniminnacık bir şehir.Şimdi Bruggeden çikolata manzaraları...








Çikolatadan yapılmış sıra sıra Noel Babalar da yeni yılı karşılamaya hazırlanıyorlar.











Çikolatada gelinen son nokta budur heralde:)

28 Kasım 2010 Pazar

Brugge 3: Yolda...



Brugge de kaldığımız oteli şimdiye kadar kaldığım en güzel oteller listesinde 1.sıraya yerleştiriyorum.

Brugge'ün dokusuna, tarihine eşlik etmiş, Brugge'le beraber yıllanmış bir Ortaçağ binası...Odanın tavan yüksekliği beş metre vardır diye tahmin yürütüyorum. Kocaman kristal taşlarla süslü, görkemli bir avize tavanın ortasından kendini odanın boşluğuna salıvermiş. Avrupa şehirlerinde -özellikle Paris- kalmaya alışık olduğum ve kanıksadığım küçük otel odalarının aksine bu odada gayet mutlu mesut yaşayabilirim diye düşünüyorum. Kocaman bir çift kişilik yatak, odanın ancak bir köşesini işgal ediyor.

Kahvem, defterim ve kalemimle sessizliğin içinde kendimin keyfini çıkardığım şu anlarda bana, yazı yazdığım bu fiskosa yüksek omuzlu balrengi kadife iki berjer eşlik ediyor. Gariptir ki ait olduğum yerden bunca uzakta bu balköpüğü koltuklar bana çok yıllar önce yaşayıp, unuttuğumu düşündüğüm anılarımı getiriyor. Balköpüğü kadife takım elbiseli adam yan koltukta bana eşlik ediyor. Burada Brugge'de bir otel odasında çocukluğumun ilk okul gününe, yüreğimin heyecan ve endişe taşıyan korkulu bakışlarına ordan da çoktan bilinmez başka bir diyarda yolculuklara çıkmış olan ilkokul öğretmenime, balköpüğü kadife takım elbise giymiş o uzun boylu adamla ilk buluşmamıza gidiyor aklım.

Çok yıllar geçmiş üstünden, buranın puslu havası gibi o günlerin üzeride kalın örtülerle kaplanmış. İlkokulla ilgili bugüne taşıdığım anılar o kadar az ki...
Sevildiğimi, çok sevildiğimi hatırlıyorum. Mehmet Öğretmenimizin bizleri ''kuzularım'' diye sevdiğini ve ilk öğretmenim sayesinde okumayı çok sevdiğim ilk aklıma gelenler. O gün aynı sırayı paylaştığımız ilkokul arkadaşımla hâlâ beraber bakıyoruz aynı yerden hayata. Burada bu koltuklara bakarken birden Mehmet öğretmenimi ne çok özlediğimi düşünüyorum, bir de bu koltuklara ne çok yakışacağını..
Şimdi düşünüyorum da bu şehirle ilgili ya da ülke diyeyim tanınmış bildiğim bir yazar bulamıyorum bu kaçış rotasında. Bu sessiz, sakin kentte adımlarını takip edeceğim, topuk seslerini dinleyeceğim bir yazar gelmiyor aklıma. Ama ben yanımda Paulo Coelho'yu sürükledim buralara, bu şehirde ayrılacağım okuduğum kitabının son satırlarından.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Brugge 2: Brugge'den geriye ne kaldı?



Brugge'e yağmurun yağmadığı ama gökyüzünün yağmur öncesi griliğine büründüğü bir akşam üzeri vardık. Uçağımız Brüksel'e indi. Sonra havaalanından hemen bir trene atlayarak ''Gent'' aktarmalı olarak her istasyonda duran üç vagonlu, tanıdık banliyö treni tarzında bir trende bulduk kendimizi. Tıngır mıngır gide gide, dere tepe aşa aşa Bruggedeydik işte. Sırtımızda çantalarımızla bavulsuz seyahat ne hoş! Kendimi interrail ile seyahat eden gezginler gibi hissettim. Otele çantalarımızı bıraktıktan sonra, anladığımız üzere Brugge şehrinin ana caddesi üzerinde meşhur kulenin arkasında soluklanmak ve bir şeyler atıştırmak için oturduk.
Sanırım burada kafe tarzı yerler ''Tea Room'' olarak adlandırılıyor çünkü üzerinde ''Kafe'' yazan herhangi bir yere denk gelmedim. Bugün Brugge'deki ikinci günümüz. Daha doğrusu varışımızın ikinci, şehri güneşin gözüyle görüşümüzün birinci günü. Dün gece şehri sarıp sarmalayan sis gerçekten büyüleyiciydi. Bu şehri gece yaşamak şart. Burası Ortaçağ'dan kalma bir masal şehri. Zaten Unesco Dünya Mirası listesine girmiş.
II.Dünya Savaşı sırasında da herhangi bir yıkıma ve bombalanmaya miras kalmadığından dolayı şehir dün nasılsa bugünde hâlâ aynı.Yarına da aynı yüzü ve sakinliğiyle bakacak gibi duruyor. Tren istasyonundan iner inmez insan güzel bir yere vardığını fark ediyor. Anlıyorum ki beklenen, özlenen, hayali kurulan beklemeye değermiş.
Hava dondurucu derecede soğuk. Bugün gökyüzü berrak ama İstanbul'un sıcağından kuzeyin soğuğuna geçiş çok hızlı oldu açıkçası. Dudaklarımda Barış Manço'nun o bilindik şarkısı;


     Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde
     Bir türkü tutturmuşum duyuyorsun değil mi?
     Çalacak bir kapım yok mutluluğa hasretim
     Artık sokaklar benim görüyorsun değil mi?


Burası Noel'e hazırlanıyor bu günlerde. Dün trenle buraya ulaşmaya çalışırken yolumuzun üstündeki küçük küçük kasabaları geçip, minik trenimizle sislerin arasından ilerlerken kendimi Hogwards Büyücülük okuluna giden Harry Potter gibi hissettim. Usul usul ilerleyerek sislerin içinden vardım Brugge'e.
Mağaza tabelaları Ortaçağdan kalma gibi.Ferforje demirler üzerindeki isim levhaları rüzgarla usul usul sallanmakta.












Sokaklar çok sessiz, bu hissi daha önce Prag sokaklarında da hissetmiştim ama Brugge daha da sessiz. Etrafta bisikletleriyle gezinenler bana Amsterdamı hatırlatıyor ama kanallar açısından Brugge,
Amsterdam ya da Venedik ile örtüşmüyor. Kanallar, Amsterdam ve Venedik'te şehirlerin dokusunu oluştururken burada sadece aksesuar olarak kalmış. Küçük kanallara açılan evler var ve kanallar yeşilliklerle çevrelenmiş. Kimi ağaçlar dallarını belli ki ara ara selamlaştıkları güneşe, kimi ise evlerin aksini içinde barındıran sulara uzatmışlar. Bazı kanallar taştan heykellere emanet edilmiş. Kim bilir ne zamandır gelen geçen günleri kovalıyor.








Arnavut kaldırımlı sokaklar bütün Brugge 'e hakim. Sanırım burada zaman durmuş, yıllar öncesinde kalmış.




Yine bir Tea Room'dayız. Burada kese kağıdı rengine boyanmış duvarlarıyla minik iki kişilik çam rengi masalarda sokağı yudumluyoruz pencerenin arkasından.Yan masada gördüğüm ekmek üzerine peynir ve domatesle fırınlanmış iki dilim ekmekten sipariş verdim çayla beraber. Domateslerin altına saklanmış üçer tane hamsi ile karşılaşıyorum. (Kendileri ançüez oluyor aslında ya neyse!)  Merhabalaşıyoruz, bu tanıdık lezzet çayla beraber geçiyor boğazımdan..

Hamsi ya da tadını hamsiye benzettiğim balık arkadaş bir yana bayram tatilinde olmamızdan dolayı olsa gerek bizimle beraber bu arnavut kaldırımlı sokakları arşınlayan bol sayıda Türk var.
Bu kadar eski bir yerleşimde karşımda uzanan sokağın üzerinde yıllardır ayakta duran evlerin içinde ne yaşamlar başlayıp ne yaşamlar bitmiştir diye düşünüyorum. Ah güzel Avrupa, seviyorum ben seni!
Senin tarih kokan masallarını, tuğla kaplı binalarını, çiçeklerle süslü pencerelerini, arnavut kaldırımlı sokaklarını seviyorum. Bir de şu yoran soğuğun olmasa! İnsanı çarpan, kalın paltolara sokan.

23 Kasım 2010 Salı

Brugge 1: Şehre varış ve ilk tanışma.



Beş senedir gezi planlarımın vazgeçilmez bir parçası olan, onlarca kez hayalimde sokaklarında gezindiğim, kuzeyin Venedik'i denilen bu küçük romantik, çikolata ve bira şehrini kaç kez rüyalarımda tekrar tekrar dolaşmışımdır acaba?

Ben Brugge ile ilk kez yıllar önce ''Gezi Traveler'' dergisinin bir sayısında karşılaşmıştım. Ama ne karşılaşma! İlk bakışta aşk dedikleri bu olsa gerekti. Fotoğrafların içinde kaybolup gitmiştim. Daha o andan itibaren dantelli kabarık elbiselerin içinde, başım -ah bu avare başım- biranın verdiği rehavetle hafif hafif dönerken, çikolata kokan sokakların arasında kaç kez dolaşmış, kaç kez kaybolmuştum. Ben o sokaklarda çok eskilere dalmış, ne romantik hayallere kapılmıştım. Kanala bakan odamdan her sabah günü selamlamış, akşamları odamdaki küçük yazı masasında kağıtlara mutluluğumu kazımıştım.

Tüm bunlar ''In Brugge'' filmi çekilmeden çok önce olmuştu. Daha o zamanlar hayallerimin dar, arnavut kaldırımlı sokaklarında Colin Farrell gibi bir tetikçi gezinmemişti. Bu hayalleri kurduğum zamanlarda yolum kuzeye, iki kez Amsterdam'a düşmüş, her iki seferde de rotamızı bir günlük de olsa Brugge'e çevirmeye çalışsak da kısmet olmamıştı Brüksel'in bu romantik şehrinde gezmek bize.

Olsun demiştim soranlara: ''Hayalini kurarken dokundum ben o sokaklara!''

Sonradan ''In Brugge''filmiyle, Colin Farrell'la gezmiştim Brugge'ü tekrar tekrar...

Tesadüf mü yoksa kafam hep dünyanın kıvrımlı köşelerinde dolaşmakta olduğundan mıdır nedir bu şehre ulaşmadan elimdeki kitabın son sayfalarına ulaştım yolda. Şöyle dedirtir Paulo Coelho ''On Bir Dakika''adlı kitabında kahramanı Maria 'ya Cenevre için;

O gittikten sonra Cenevre, Maria için bir yüze dönüşecekti, eski moda kesilmiş upuzun saçlara, çocuksu bir gülümsemeye, kalın bir sese sahip bir erkeğin yüzü. Yıllar sonra ona gençliğinde gittiği o kenti soran olursa, şu yanıtı verebilecekti.
''Güzel, sevme ve sevilme yeteneğine sahip bir yer.''



Bakalım ben gittikten sonra ne diyeceğim Brugge için?

22 Kasım 2010 Pazartesi

Melek miyim yoksa neyim?

Taşınma halleri, evi toparlama derdi, ev bayrama yetişecek yetişmeyecek stresi, oğlan okumayı öğreniyor aman ilgilenelim dikkatimizi üstünden eksik etmeyelim, çalışma disiplinini şimdiden vermek lazım derken; arada malum tesisatçımız, boyacımız, mobilyacımız...

Bayram geldi, bizim kapıyı da çaldı.
Evet her şey olacağına varıyor. Strese girmek beraberinde çözüm getirmiyor ve oğlumuz annesinin stresi üstünde olmadan da okumayı yazmayı öğreniyor. Telaşım şundandır efendim hayatımda yaşadığım tek taşınmam evlenmem sebebiyle anne babamın evinden kendi evime taşınmam dolayısıyla olmuştur ve bunun dışında da başka bir taşınma maceram yoktur. Annemin evinden aynı semtte bir sokak öteye taşındım yani:)

Oğluma gelecek olursak, ehhh o da biricik tek oğlum, altı yaşına kadar iş, iş ve yine iş derken çok şey kaçırdığımı düşünüyorum ve daha fazlasını da kaçırmak istemiyorum. Kompozisyonun giriş bölümünü tamamlamış bulunmaktayım. Şimdi sıra gelişme ve asıl bölümde. Birazdan kopup gideceğim yine başka diyarlara uçan halımın üstünde.

Biz bayram öncesi yolumuzu, önce oğlumuzu kendi iradesiyle! babaanne ve dedesine bırakmak için
Akyazı'ya çevirdik. Oğlumuzu emin ellere teslim ettikten sonra bu sefer biz kendi irademizle İstanbul yollarındaydık. ''Benim bir tatile ihtiyacım var'' sessiz çığlıklarım bu blog aracılığıyla tarafımdan duyurulmaya çalışılmıştı zaten! Peki ama ben bu minik seyahati biliyor muydum?


9 Kasım 2010 Salı

Bayram geliyor:)))

Bayrama çok az kaldı. İşyerinde her bayram üzeri olduğu gibi çok yoğun bir çalışma var. Çok yoğun olma ve iş yetiştirememe durumu her bayram öncesinde artık bizim  kanıksadığımız klasik bir durum. Sevgili Türk milleti ne yazık ki program yapmayı bilmiyor. Bayramın geleceği her zaman önceden belli olmasına rağmen, siparişler için nedense hep son anlar bekleniyor ve biz bu siparişleri yetiştirmek için canımızı dişimize takıp çalışmak durumunda kalıyoruz. Hem çalışıyoruz, hem söyleniyoruz ama bir yandan hepimiz bu kadar çok iş olmasından da çok mutluyuz. İşlerimizi tamamlayıp bayramda yan gelip yatmanın, gezmenin tozmanın, yemenin içmenin keyfini çıkaracağız.
Ben yılan hikayesine dönen taşınma muhabbetini artık bir kenara bıraktım. Daha doğrusu bırakmak durumunda kaldım. Yazsam, anlatsam kitap olurmuş sahiden yaşadıklarım ama kimse okumaz. (Tavsiye de etmiyorum zaten!) O yüzden artık seri haline dönen su tesisatçını öldürme, kalbini sökme gibi fantezilerimi unutmaya çalışıyorum; ama tesisatçı gidiyor, ardından fayansçı abi geliyor. Bu sefer onunla ilgili, acı çektirerek nasıl öldürürüm fantezilerim başlıyor. Nedense dedikleri gün gelmemek gibi bir durumları var. Saat 15.00'de verdikleri bir randevuya beni dört saat beklettikten sonra saat 19.00'da gelip, bir de bana iyi günler abla diyebiliyorlar.
''Ne günleri be kardeşim, akşam oldu be akşam!''dedim geçen gece. Dedim de ne oldu sanki?
''Trafik vardı abla, kusura bakma'' dedi bana. Üçüncü fayans ustasından sonra adamı tabii ki alttan aldım. Fazla bir seçeneğim kalmamıştı ne yazık ki:(((
Bana demişlerdi ama gün koyma diye! Ama yok benim gibi plan program yapma delisi, ajandasız yaşamayı aklından bile geçiremeyen, daha şimdiden 2011 yılının ajandası masasındaki yerini almış bir insan evladının yapabileceği bir şey mi bu? Hayır!!!!
Gelelim son duruma...
Hesaplanan (tarafımdan tabii ki) tarihten bir ay ileri atıldı tarih. Olan da benim bayram planıma oldu. Olsun diyorum. Onca meditasyondan, okuduğum kişisel eğitim kitaplarından, yogadan fayda yokmuş anladım. Beni terbiye etmek, hayatı akışına bırakmayı öğretmek için bana bir tesisatçı, bir elektrikçi, bir doğramacı bir de fayansçı lazımmış. İşimiz bittiği zaman hepsini bir akşam yemeğe davet etmeyi düşünüyorum. Hayatıma kattıkları değer ve beyin hücrelerimin ne kadar kıymetli olduklarını anlattıkları ve hatırlattıkları için.
Tek umudum sevgili kocanın bana bir sürpriz yapmasında:))
Ne dersiniz okuyor mudur yazdıklarımı?