30 Ocak 2011 Pazar

Enis Batur: Noksan


Birçoğumuz gibi güzel bir cuma günü geçirdim. Dün öğlen vakitlerinde Selçuk'la birlikte diğer tüm anne-babalar gibi okuldaydım. Kuzey, gerçek anlamda ilk karnesini aldı. 24 kişilik sınıfında karne sırası en son benim oğluma geldi. Baktım sırasında sabırsızlanarak, biraz parmağıyla oynayarak, biraz dudağıyla oynayarak kıpırdanıp duruyor. En sonunda güzel dilekler ve sıcak öpücüklerle öğretmeni karneleri dağıttı. İnsanı içini kıpır kıpır yapan bir mutluluk. Dopdolu. Artık ara ara takılsa da okumayı öğrendi benim güzel oğlum.


Elimde kapak resmini görür görmez tanıdığım, birkaç saniyeliğine o sokak arasında gezindiğim fotoğrafıyla Enis Batur'un son kitabı ''Noksan'' var.  Enis Batur 'u çok severim. Kitabı elime alır almaz, "Ne güzel bir isim!" dedim. Sanki Enis Batur'un bana söyleyecek çok şeyi varmış gibi geliyor. Bu düşüncenin ardından da şu düşünce takip ediyor ben: Paris hakkında ne anlatırsa anlatsın bana ''noksan'' gelecek. Bazen söylediklerini anlamakta zorlansam da yazarın kelime oyunları hoşuma gidiyor. Çoğu zaman yazdıklarını okurken, anlamadığım kelimelerin yerine günlük dilde kullandığım eşdeğer bir kelimeyi koyuyorum. Sonra kilide soktuğum doğru anahtarsa, anahtar kilidin içinde dönmeye başlıyor. Bu kitabı da mektup, günlük niteliğinde denemelerden oluşsa da Enis Batur'u okurken söylediklerini düşünme gereği hissediyorum. Metinlerin her birinde tanımadığım yazarlarla, santçılarla tanışıyorum. Kimisi belleğimde yer ediyor, peşini bırakmıyorum; kimisi de yok olup gidiyor. 

Kitabın kapak resmi Paris'in bilindik sokaklarından biri. St-Germain-des-Prês bölgesinde bulunan eski moda lambalarıyla küçük sevimli bir meydan. 6.bölgede bulunan bu meydan birçok filme de ev sahipliği yapmış.Yönetmenliğini Martin Scorsese'nin yaptığı, başrollerini Daniel Day-Lewis, Michelle Pfeiffer ve Winona Ryder'ın oynadığı Masumiyet Çağı'nın (Age of Innocence) son sahnesinin çekildiği küçük meydan bu meydan. Filme konu olan kitap, 1920 yılında Edith Wharton tarafından kaleme alınmış ve 1921 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmış.

Nereden nerelere geldim değil mi?

İşte kitabın üstündeki fotoğrafla karşı karşıya geldiğimde de böyle oldu. Hayal dünyamda yaptığım bir yolculuktan sonra elimde kitapla kendimi kasada buldum. Unutmadan söyleyeyim o zaman, bu meydan aynı zamanda 19.yy sanatçılarından Delacroix'yı da ağırlıyor bir müddet. Meydanın köşesinde bulunan evi şimdi bir müzeye dönüştürülmüş.


Yazarımız Enis Batur, bir süreliğini kendini yeni kitabını yazmak için olsa gerek Paris 'e atıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi de, eşiyle birlikte bu meydanda bir daireye yerleşiyorlar Kendi kendine evde sigara içmeme kuralı koyan EB, geceyarısı giyinip kuşanıp günün son sigarasını tüttürmek için sokağa çıkıyor. Place Furstenberg'in göbeğindeki dörtlü lambanın taş gövdesine sırtını dayayarak başlıyor sigarasını tüttürmeye.

Diyor ki kitabın bir yerinde yazar,
''Kökler korunuyorsa, kültür serpilmenin yolunu bulur. Buna karşılık, kurutulmaya görsünler, bir daha filiz veremiyorlar-zorla güzellik olmuyor.''

Bir diğer sayfada EB, yanlış anlaşılmasa herhangi bir yayıncıya Faust'un  kitaplarından oluşan 10 kitaplık bir liste sunmak istediğini belirtiyor ve şöyle dile getiriyor önermenin anlamını:
''Kimse kendisine akıl verilmesini istemez. Oysa önermek, akılsıza akıl vermeye kalkışmak değildir. Akılsız, zaten akıl verilemeyendir. Önermek, akıl edenin akıl etmeyene seslenişi. Akıl etmeyen akıllıysa, ''bunu akıl etmemiştim'' diyecektir.'' sözleriyle kağıda döküyor.

Bir de Tanpınar ile ilgili satırları var ki kendisinin ben çok sevdim o satırları.
EB bir gece Paris sokaklarında gezinirken bir kitabeviyle karşılaşıyor. Ne güzel bir kitabevi ismi diye düşünüyor görür görmez adını. Kitabevinin ismi ''L'Ecume des Pages''. Anlamı ''Sayfaların Köpüğü''.
Kitabevinin vitrininde ''Saatleri Ayarlama Enstitüsü''

Ve yazar kitabı vitrinde görür görmez çok mutlu oluyor, onca yeni çıkan kitabın arasından Tanpınar'ın kitabının sıyrılarak vitrinde yerini almasından büyük bir mutluluk duyuyor ve sonra bu mutluluğun peşini bir sızı alıyor. 1959 yılında hayatında sadece bir defa Paris'e gelebilme şansını elde edebilmiş olan bu edebiyat adamımız, Paris'ten döndükten bir müddet sonra İstanbul'da yalnız başına ölüyor.
Acaba diyor EB, Tanpınar kitapçı vitrinlerine bakarken, tezgahlara ve raflara göz atarken, ileride bir gün kendi yazdığı kitapların aralarına yerleşeceği aklının ucuna gelmiş midir?
 ....ve içimdeki sızının nedeni bellidir diyor Enis Batur,
''Hiç değilse birazını öngörebileceği bir ufkun hiç değilse hayaletini fark edebilmiş olsaydı!''

23 Ocak 2011 Pazar

Mine Kırıkkanat ve Son kitabı: Umudun Kırık Kanatlarında


Kitapsever bir insan ne yaparsa yapsın kitapçı raflarından uzak kalamıyor. Oysa ne çok kitabım var okunmayı bekleyen ve kendime verilmiş bir sözüm: Bekleyenlerden bir kısmını okumadan yenisini almayacağım. Ama nerede bende verdiğim bu sözü tutacak yürek? Zaten ben almayacağım desem de sevgili kocam alıyor kitapları mutlu olayım diye, biraz bana biraz da kendine.

Bu Cumartesi alınan kitaplarımız Patti Smith'in yazdığı ''Çoluk Çocuk'', kapağında İtalyan mutfağına dair bir serenat yazan ''İtalyan Aşkı'' adlı yemek-kültür kitabı, ''Cıva Sanrıları'' isimli başka bir kitap ve benim görür görmez dayanamayarak aldığım Mine G.Kırıkkanat'ın son kitabı ''Umudun Kırık Kanatlarında''.


Çok seviyorum Mine Kırıkkanat'ı. Benim yazarlarımdan biri o.

Bu aralar kitap açısından biraz elim kalabalık. Marquez'in elimdeki kitabını bitirip, kitaplığımda ait olduğu rafa yerleştirdim. Enis Batur'un son kitabı ile sürüyor yolculuğum. Biraz anlattıklarını dinliyor, eğer biliyorsam yaşadığını anlattığı yerleri düşünüp hayal kuruyorum. Bazı bazı anlattığı yazarları ilk defa duymuş oluyorum, umarım aklımda kalır diye düşünüyorum. Denemeler, yazılıp postalanmış, yazılıp postalanmadan bir kenara atılmış mektuplar, kendi kendine konuşmalar, iç dökümler var kitapta. Bu kitabı okumam beklediğimden hızlı ilerliyor. Yine de arada bir masal tadında bir şeylerden ısırmak gerekiyor. Masal deyince de araya bir Salman Rushdie alayım dedim ama ''Umudun Kırık Kanatlarında''yı görünce masal falan kalmadı aklımda.

Dün eve gelir gelmez elime aldığım Mine Kırıkkanat'ın kitabı biraz kahve ile biraz çayla bitti gitti. Güle eğlene, kıza kıza ayrılma vakti geldi. Büyük orta sehpanın üstünde duruyor hâlâ, kitaplığa yerleştiremedim daha kendisini. Az sonra inşallah.

Mine Kırıkkanat yine bildiğim tatta. Özlemişim ben bu tadı. Açıklamalarıyla beraber bizim kızdığımız şeylere o da kızıp duruyor. Bildiğimiz Türkiye'yi öyle güzel anlatıyor ki. İçinin kanadığı, canının yandığı pek belli. Yapacak bir şey olmamasından, çaresizlikten yakınıyor. "Artık!" diyor, "Kötüler iyilerden daha çok." 
"Bu kadar hırsızı, yalancıyı, ülkeyi soyanı, katili takip etmek mümkün mü? Hem bu kadar büyük bir çoğunluğu yakalasan ne olacak? Hangi hapishaneye koyacaksın? İyisi mi, diyor namuslunun peşine düş, hem onlar daha az, onları taşıyacak hapishanelerde var, böylece çaresiz kalmazsın."

Bu kitap da bir iç döküm. Yazar bizimle  sohbet ediyor, dertlerimizi paylaşıyor. Biraz Yunanistan'dan bahsediyoruz, biraz İtalya'dan, biraz Fransa' dan, çokça İstanbul'dan, Türkiye'den, bizden.

Mine Kırıkkanat severlere duyurulur.

20 Ocak 2011 Perşembe

Bütün kızlar toplandık...

Yarıyıl tatilinin ikinci haftasonunda buralarda olmayacağım yine.Her sene aynı vakitte olmam gereken yerde olacağım.Frankfurt'a yolculuk yine.Sevgilim iş için olmasına rağmen tek başına oralarda sıkılmamam için bana eşlik ediyor.Geçen sene hariç bundan önceki senelerde hem işi hem de dostluklarını paylaştığım arkadaşlarım olurdu yanımda.Soğuk Frankfurt geceleri onlarla renklenirdi.Bütün gün fuar alanında canımızı çıkarana kadar gezer,akşam soğukta zorlukla kendimizi otele atar,alınmış sıcak bir duştan sonra bu sefer yemek derdine vururduk kendimizi tekrar sokaklara.Hangi restaurantta yesek acaba sorusunun cevabı sigara içilecek bir salonu olmasından dolayı suratsız İtalyan adamın restaurantı olurdu.Sevgililer günü bizim için beraber kutlanan geleneksel bir gün halini almıştı artık.Son iki senedir bu etkinlik bu şekilde geçmiyor.İşler,ailesel durumlar ve bir dolu sıkıntı derken  ayrı düştük birbirimizden.Oysa nedendir bilinmez burada, doğduğumuz ,yaşadığımız bu topraklarda ne kadar beraber olursan ol,başka diyarlarda başka bir havayı solumak farklıdır arkadaşlarınla.Aynı otel odasında bazen yanyana iki yatağı,bazen büyük bir yatağı paylaşırsın.Kolkola yürürsün yollarda,buzlanan yollarda kaymamak için sıkı sıkı sarılırsın birbirine..
Bilmediğin bir şehrin sokaklarında güzel,anılarında yer edebilecek iyi bir restorantta yemek istersin.İstersin ki bir sonraki sene geldiğinde,o restaurant artık bildiğin,her sene geldiğinde yemek yediğin restaurant olsun,anılarında yer bulsun.Biraları birer birer yuvarlarken,dedikodular kaynasın,kahkahalar yükselsin.
Şimdi sevgilim demesin sakın,benimle gezmek sıkıcı mı diye?
Değil elbet...Ama tüm kızlar bilir ki kızkıza gezmeler bir başka renklidir.Akşamın geç bir saatinde bir odaya doluşan kadınların muhabbetinin tadı da başka birşeyde yoktur.Bizim kavgalarımızda renklidir,eğlencemizde..
İki sene önce yakın bir arkadaşımla öyle bir gülme krizine tutulmuştukki,karşı odadan çıkıp gelen bir adamcağız herşey yolunda mı diye sormuştu.Muhtemelen içerde bir cinayet işlendiğinden şüphelenmişti adam..
Şimdi bu kahkahaları özlememek mümkün mü?

Gelelim oğlumla beraber paylaşacağımız tatilin ilk haftasına..Şu an itibariyle netleşmiş bir plan yok,daha doğrusu kurgulanmış olası planlar ortalıkta dolaşıp duruyor.Bakalım ne olacak?
Sabahları biraz geç uyanmak bile oğlumu çok mutlu edecektir eminim:)))

19 Ocak 2011 Çarşamba

La rafle.

    Dün akşam oğlanın kendi kendine ders çalışmasını öğrenmesi adına onu çalışma odasına gönderip, biz de televizyon karşısına kurulduk. Ne zamandır izlemeyi planladığımız ''La Rafle'' filmini bir güzel dvd'ye yerleştirip, başladık seyretmeye..
Film 1942 yılının Fransa'sında geçiyor. Mekan Paris! Artık çok iyi bildiğim, tanıdığım, aklıma geldikçe ''Ahhh, aahh!'' dediğim mekanlar bu sefer siyah beyaz görüntülerle 1940'lı yılların Sacre Coeur'ünü ,Eyfel Kulesi'ni,
Monmartre'ını taşıyor salonuma. Şehir bugün benim sokaklarında dolaştığım Paris ile aynı! Tabii yaşananlar bambaşka.

  Hitler, Berlin'de. Fransız yetkilileri ile Almanlar pazarlık halinde. Şehre girmemek  ve savaşmamak karşılığında 20.000 yahudi tecrit edilecek ve Hitler'in ellerine teslim edecek. Fransız halkının bu konuyla ilgili bilgisi Yahudilerin sadece tecrit edileceğini düşünmesi. Öldürüleceklerinden haberdar değiller. Monmartre'ın sırtlarında yaşayan yahudiler çaresizlik içindeler. Umutlarla geldikleri Paris'te de umutları yavaş yavaş kaybolmakta. Alman hükümeti kadınları ve çocukları istememesine rağmen, Fransız hükümeti, erkekleri Almanlara teslim ettikten sonra ortada kalacak olan kadınları ve çocukları istihdam edecek yerleri olmadığını söyleyerek kadınları ve çocukları da teslim ediyor Hitler'in kucağına...

    Ve bir gece yarısı baskınıyla yahudiler evlerinden toplanıp......



Filmin yönetmeni Roselyn Bosch. Jean Reno filmde yahudi doktoru, Mêlanie Laurent ise hristiyan hemşireyi canlandırıyor. Film çocukların gözüyle bize o günleri anlatmaya çalışmış. Ne propagandası yapıyor olursa olsun, film benim gözlerimin şişmesine sebep oldu. İnsanın insana yapabildiği zulmü benim için ne anlamak  mümkün, ne de haklı görebilmek.
Fransızların Yahudileri teslim ettikleri günlerde, İspanya yahudileri vermemek için savaşmayı göze alıyor ve filmde bu ''Akdeniz duygusallığı'' olarak adlandırılıyor.
Yapılan baskında 10.000 yahudi Almanlara teslim edilirken, 14.000 yahudide Fransız halkı tarafından evlerinde saklanarak korunuyor.



Bence iyilik ve vicdan insanın içinde. İnsanları dili, ırkı, teninin rengi ya da herhangi başka bir sebepten dolayı yargılamak vicdanlı bir insan evladının yapabileceği bir şey değil diye düşünüyorum. Ama günümüzde hâlâ dünyanın başka bir yanında, dün yaşadıklarını unutanlar bugün aynısını başkalarına yaşatıyorlar.

Ehhh bir insan bile çok şey değiştirir diye düşünerek, bari bizler bugün bir başkası için güzel bir şeyler yapalım.:)

10 Ocak 2011 Pazartesi

Bu hikayede Feride güzel bir isim..


Günlerdir Nazlı Eray'ın yaşamından anılarını anlattığı son kitabının kitapçı raflarına dizilmesini bekliyorum.Hatta Cumartesi günü kitabı elime almaya çok yaklaşmıştım.D&R 'da kitabın gelip gelmediğini sorduğum görevli,kitabın geldiğini ama kutulardan birinin içinde saklanmış beni bekleyen kitabımı,-kutuları bugün açmayacağını söyleyerek- alamayacağımı söyledi.Yıkıldım ama umudumu kaybetmedim.Ben de eve geldim kitaplığımdan hemen aralarda kalmış bir Nazlı Eray kitabı buluverdim.
Açıkcası en son okuduğum ''Kayıp Gölgeler Kenti''damağımda enfes bir tat bırakmıştı,bu tadı Orphêe'de bulamadım ama ben zaten son kitap''Tozlu Altın Kafes''e hazırlık yapıyordum.
Pazar günümde miskinlik ve Tahsin Yücel'in kitabı ''Peygamberin son beş günü''ile dolduruldu.Haftasonu çok okur;az yazardım yani...Acelem, pazartesi kavuşacağıma inandığım Nazlı Eray kitabıma hemen başlayabilmek arzusundandı.Eğer bu yazıyı da bitirip okuduğum son kitabın bende bıraktığı izleri anlatabilirsem,akşam güzel bir yemeğin üstüne alabileceğim kitabımı elime...Sonra varın değmeyin siz benim keyfime..
Bir zamanlar bundan onbeş sene öncesinde eşim ve ben kitaplarımızı Beyoğlu'ndan sahaflardan alırdık.O günlerde paramızın az olduğunu hiç düşünmesemde,demek ki aşkın gözü körmüş ve ben bunu farkedememişim.Bir de nedense bulduğumuz her Can Yayınları kitabını düşünmeden almışız.Şimdi bakıyorum da alıpda okumadığımız bir dolu kitap olmuş.Allahtan tam bir Latin Amerika edebiyatı tutkunu olan eşim sayesinde keyifle okunacak bir dolu kitabım var.Uzun lafın kısası okuduğum son iki kitapta sahaflardan alınmış,eski kitaplardı.

Tahsin Yücel'in kitabının ise hemen hemen her sayfasında kurşunkalemle işaretlenmiş bir dolu satır,
sayfa kenarlarına sığdırılmaya çalışılmış yorumlar,notlar vardı.Okurken, yıllar önce bu kitabı okumuş, notlar almış kişinin kendisini merak etmedim dersem yalan olur,nedense kendisinin bir kadın olduğuna karar verdim ayrıca:)Yıllar önce eşimle bu kitabı alırken sahaf arkadaşımız bu kitabın Galatasaray Lisesinde ders kitabı olarak okutulduğunu söylemişti bize.O zaman kitabı alır almaz eşim hemen okumuş ve çok beğendiğini söylemişti bana..Şimdi kitabın son sayfasını kapattıktan sonra kitabın bende bıraktığı tat yine yıllar önce okuduğum Vedat Türkali'nin ''Birgün Tek Başına ''adlı kitabında hissettiklerimle aynı.Kalbimde kitapta ''Peygamber''lakabıyla anılan Rahmi Sönmez'e yardım edememekten dolayı ince bir sızı..Oysa elinden tutmak,yerden kalkmasına yardım etmek,bir sıcak çay demlemek isterdim kendisine..Bir elinde Birinci sigarasından ayrıldıktan sonra kavuştuğu Samsun sigarası,büyük aşkı Feride'yi anlatırdı bana.Feridenin Marmara şarabı ,Birinci sigarası demek olduğundan bahsederdi.Ölerek ömür boyu gencecik kalmayı başaran Feride olurdu bakışları,sözleri..

Benim anlatacağım kitaba gelecek olursa söz,''Peygamberin Son Beş Günü''1993 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı almış bir kitap.Kitabın 3.Basımı..

Eğer sahaf arkadaşın dediği gibiyse,bizim elimize ulaşmak için kitap uzun bir yolculuk yapmamış sayılır.Galatasaray Lisesinin hemen karşısındaki pasaja kadar kısa bir yolculuk geçirmiş kendisi.
Tahsin Yücel'in kitabın başında önsöz yerine ''zorunlu bir açıklama'' başlığı altında kaleme aldıklarına bakılacak olursa kitabın çıkış noktası büyük işadamlarımızdan birinin önerisi ve tabii maddi imkanlarıyla 1940 ozanlarından ''Peygamber''lakaplı Rahmi Sönmez'in gerçek belgelere dayanan yaşamöyküsü yazılacakken,kitap tamamlandıktan sonra büyük işadamı Fehmi Gülmez anlatılan hikayede arkadaşının marksçı bir ozan olarak gösterilmesini doğru bulmayarak yaptıkları sözlü anlaşmayı bozuyor.Bunun üzerine aslında bir araştırma şeklinde hazırlanmış olan kitap,roman olarak yayınlanmak üzere bugün okuduğumuz şekline bürünüyor.

Kitap uzlaşmaz bir marksçı ozan olarak adlandırılan Rahmi Sönmez ile büyük kapitalist diye tanımlanan Fehmi Gülmez'in hikayesi.Hayata başladıkları yer ve zaman aynı.İlkokuldan ,liseye kadar aynı sırayı paylaşarak izledikleri yol karşılaştıkları güçlüklere rağmen dostları birbirinden ayırmıyor.Ta ki üniversiteye İktisat Fakültesine gidip ,orada marksçı ilkeleri kendine ilke edinmiş;Lenin'i,Marks'ı,
Troçki'yi yalayıp yutmuş Feride ile tanışana dek..İki arkadaş o gün aynı kıza aşık oluyorlar.İkisi de Feride'ye evlenme teklif etmelerine rağmen,Feride, Rahmi Sönmez'e olumlu yanıt veriyor.Feride'nin Rahmi'nin fakir evine taşınmasıyla başlayan süreç kısa bir sürede Feride'nin hamile kalıp,hastalanıp,çocuğunu doğururken ölmesiyle sonuçlanıyor.Elinde adı Feride konulan minicik bir kız çocuğu ve daha doyulmamış bir aşkın kahramanı Feride'nin anısıyla başbaşa kalıyor Rahmi Sönmez..Arkadaşı Fehmi Gülmez ne kadar yakınlarında bulunmaya çalışsa da yaşam bu iki arkadaşı birbirinden uzağa sürüklüyor.Kitabı okuduktan sonra kim haklı ,kim haksız karar veremedim ben..
Ama onaylamasam da ,hiç doğru bulmasam da çok genç yaşta kaybettiği karısının anısını hiç kaybetmeyen,hayatını Feride ile yaşadığı ikibuçuk senede hapseden,kilitleyen,yetmiş yaşında ölene kadar ona sadık kalmaya çalışan Rahmi Sönmez'e de ,günümüz kapitalistlerinden sayılan ama yıllar yılı uzaktan da olsa arkadaşını hep kollayan,gözeten ,arkadaşını sevmekten hiç vazgeçmeyen Fehmi Gülmez'e de saygı duydum.Uzun zaman önce kitaplığımda yolculuğunu tamamlamış olan, benim yakından tanıklık etmediğim bir zaman diliminde bu üzücü ama dostane öyküye dışarıdan baktım durdum.
Yine de tarihin ara yerlerinden birinde kalmasındansa ,bir romanın sayfalarında kendine yer bulduğu için Rahmi Sönmez adına sevindim.Fehmi Gülmez sonradan kitabı bastırmaktan vazgeçmiş olsa bile,bir vesile ile Tahsin Yücel'in kalemiyle Rahmi Sönmez'i, kimbilir belki de vazgeçemediği aşkı Feride'yi ölümsüz kılmış.

6 Ocak 2011 Perşembe

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi


''Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'' benim okuduğum ikinci Ayfer Tunç kitabı. Kendisiyle tanışıklığımız son kitabı ''Yeşil Peri Gecesi''ile olmuştu. Ama ne tanışma !
Kitabın sonunda ayağa kalkıp yazara saygı duruşunda bulunmak istemiştim. Kelimeleri kullanma şekli, ardarda sıralanan cümlelerin arasındaki ahenk, tanımlayamadığım büyülü yazım tarzı takdire şayandı. Nasıl da atlamıştım Ayfer Tunç'u. Neyse dedim ''zararın neresinden dönersen kârdır.'' Hiç tanışmayabilirdin de kendisiyle, buluştuk ya nihayet olsun.

''Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'' tavsiye üzerine okunmak için edinilen ikinci kitap oldu böylelikle. Kendileri 2011 yılının ilk günlerini paylaştı benimle. Karadenizin büyülü şehirlerinden birinde, denize neden sırtını döndüğü bilinmez bir deliler evinde, bazen günümüzde bazen yıllar öncesinde yolculuk ettik durduk beraber.

Hastanenin labirenti andıran koridorlarında yazarın kahramanlarının peşinde sürüklenip durdum. Kitabın konusunu anlatmaya kalksam bir türlü hikayeyi toparlayıp bir özet çıkaramayacağım roman son derece sürükleyici, tarif edilemez bence. Sürekli değişen sahne üzerinde oyuncular bir bir sahnede yerlerini alıp, rollerini oynadıktan sonra geldikleri gibi tekrar hayatımızdan sessizce çekiliyorlar.
Bu kadar çeşitlilik gösteren kurgusal kişilikler çevremize baktığımızda hayatın içinden hikayelerden oluşan yaşam öyküleriyle kitabı renklendirirken, romanın içine kolayca, çabasızca sızabilme ustalığını sergiliyorlar. Sanki tükenmeyen, sonlanmayan bir bayrak yarışı gözler önünde sergilenen... Bir kahramanın bayrağı teslim ettiği noktada, diğer kahraman bayrağı sonrakine devretmek için yoluna devam ediyor.

Sıkmayan, sürükleyici, keyifli bir roman ''Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi.''
Seyre doyulmaz bir insan manzaraları geçidi;izlenmeye ve alkışlanmaya değer.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Merhaba...

Şöyle bir bakınıyorum da etrafıma hepimizin hiç eksiksiz yeni yıldan beklediklerimizin arasında huzur en başka geliyor.. Sahiden huzur, o iç huzuru yok mu varsa sahiden dünyalar senin. Benim yeni yıl kararlarımın başında huzurun yanında, bol bol meyve yemek o da yeterli gelmiyorsa vitaminle bünyemi desteklemek var çünkü nerdeyse kronik hale gelen yorgunluğumdan bıktım usandım.Sabahları yataktan kalkmak ne mümkün, sürünüyorum nerdeyse. Ne kadar yeni güne sevinçli bir merhaba desem de, pencerenin arkasındaki güneşe ulaşacağım diye canım çıkıyor. Yorgun hissetmek için bahane de hazır, kış geldi, bahar geldi, o da olmazsa mevsim değişikliği...

Kendime hiç yakıştırmıyorum bir de yorgunum lafını. Ben enerjik bir insanımdır oysa ki!
Geçen sene (ne çabuk geçen sene oldu di mi) sakin bir insan olacağım dedim kendi kendime, müdaheleci olmamayı kendime ilke edindim. Kendime dönmeyi başardım, hayatımda ilk defa ''ben'' dedim. Her şeyi oluruna bırakmayı tercih ettim; kaderci oldum ben...
Olursa olur, olmazsa bir ''hayır'' vardır dedim. O yüzdendir bu blog diyarının içine dalmam da... Kendim okudum, kendim yazdım, mutluysam da burdaydım, mutsuzsam da! Mutluysam paylaştım, keyiflendim. Mutsuzsam suya anlattım, aktı gitti. Bu sene içinde bulunduğum yaş bana, istemediğimde ''hayır'' demesini öğretti. Haaa, bir de kendime büyük şirketlerde olan ''hata portföyü''nden açtım. Hata mı yaptım, açtım portföyü attım içine. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışsam da, bu ülkede yapılacakların güzelliğinin sadece sana bağlı olmadığını kabul edip, her şeye rağmen yapabildiklerim için kendimi kutlayıp, şükrettim.

Evimde üç haftadır internet ve telefon bağlantısı yapılmadı .Edindiğimiz Vınn ile yarım yamalak internete bağlanmaya çalışıyoruz. Geçen sene yukarıda yazdığım şeyleri öğrenmeye çalıştım, kısmen de başarılı oldum. Bu sene bedeli karşılığında hizmet satın aldığım ürünler ve firmaların (örnek bir türlü hızlı bağlantı sağlamayan internet, bağlanamayan Vınn vb.gibi) beni terbiye etmelerine izin vereceğim. Neden ödediğim paranın karşılığını alamıyorum diye söylenmeyeceğim ve sormayacağım. Bu ülkenin kurallarını kabul edeceğim, bu ülkede mutlu birey olmanın koşullarının sorgulamamak olduğunu kabul edip sessizce olana şükredeceğim. Hadi ben bunları kabul ettim de, oğluma hangi yürekle bunları anlatacağım bilmiyorum. Belki bu da bir sonraki senenin deneme yılı olur.
Uzun lafın kısası Cahit Sıtkı Tarancı'nın tam da dediği gibi yolun yarısında olan ben, sinirlenerek artık kendime zarar vermeyeceğim. Kendim konuşup, kendim işiteceksem kendi kendine konuşmak niye?

Yeni yılın ilk yazısı için keyifsiz bir yazı olsa da, kendi adıma sinirlenmemek için denenmesi gereken bir çıkış kapısıdır benimkisi...Yeni yıl herkese hayırlı gele...