24 Şubat 2011 Perşembe

Mavi Orman...Defne Suman...


Mutlu olmak, insanı korkutur mu?
Korkutmalı mı?

Sanırım çok güldüğümüzde, ardından çok ağlayacağımıza dair beynimize kazınmış önyargı beni korkutan.Ne zaman mutlu olsam,hemen beynimin biryerlerinde tehlike çanları çalmaya başlıyor.Kötü düşünceleri kovmaya çalışıp, hemen derin bir soluk alıyorum ciğerlerimin en kuytu köşelerine...

Bugünlerde çok mutluyum ben..Hayır,belirli bir sebebi yok mutlu olmamın..Huzur doluyum sadece..Tarifsiz bir huzur...Hafif korkuyla karışık,yerini başka hiçbirşeyin dolduramayacağı bir huzur...
İçini benim doldurduğum bir huzur...

Şimdi insan bu kadar böbürlenir durur mu huzurluyum diye? Eh ayıp denen birşey var..(Al sana bir toplumsal önyargı daha)

Belki gülmek bu kadar ayıp karşılanmasa ,daha mutlu insanlar oluruz toplum olarak...

Mutlu olmak için insanın çok şeye ihtiyacı yok biliyorum.Önemli olan,kişinin mutlu olmaya baş koyması..

Ne çok şey var değil mi şükredecek?

İşte öyle böyle derken elime aldım Elif Şafak'ın Pinhan'ını...Yerleştim bir tekkeye.Kafası karışık Pinhan'ın dertlerinin arasında,Dürri Baba Tekkesine serdim postumu..Tekke hayatımı tamamlamadan az evvel,bir de baktım kıymetlim Nedim Gürsel benim için bir kitap çıkarmamış mı? Eh ne yalan söyleyeyim yollardaydı gözüm..Tekkeden ayrılmadan bir telaş aldı beni sormayın,düşünsenize acele etmem lazım,manevi tarafımın çok eksik yanının azıcık toplanmış olan bir kısmına,''bu seferlik bu da kabulümdür'' diyerek topladım yere serdiğim hırkamı.Yollara düşmem lazım.Benim uçak Frankfurt'a gidiyor olsa bile, elimde Nedim Gürsel'in satırları onunla beraber Berlin sokaklarını arşınlıyorum ben...Gerçi kendisi Berlin sokaklarında benimle olmaktan çok,değerini hiç bilmeyen eski sevgilisi İpek'in peşinde...Pek kıymetli İpek Hanım, Nedim Beyin kalbinde ,Berlin sokaklarında o önde ben arkasında yürüyoruz..Sonra yola çıkmadan daha, internetten siparişini verdiğim Defne Suman'ın ilk kitabı kapımı çalıyor.Benim de gönlüm huzur doluyor işte...Güzeller geçidi değil de nedir bu?
Hangisinden başlasam bilmiyorum.Hangisini alsam elime ,diğeri gönül koyuyor bana.Sanki biraz aceleden gereken değeri vermedim mi kendilerine?

Nasıl huzur bulmayayım ben şimdi..Etrafımda sevdiklerim bu aralar...Kalbim sevinçten pır pır...
Defne Suman ile ilk kez Atlas Dergisinde yayınlanan ''yoga yolu'' yazısıyla tanıştım..İlk anda gönlüm ısındı kendisine.Sonra internette bloguyla karşılaştım kendisinin.Ne güzel yazılar yazan bir kadındı o öyle..Bana dürüst geldi herşeyden önce,ağzım hayretten bir karış açık nasıl kendiyle böyle yüzleşebildiğini anlamaya çalıştım ,tabii aval aval kendi içime bakmaya çalışarak.
Sonra ben yazdıklarını keyifle okuyup,yeni yazacaklarını merakla beklerken blogundan kitabım çıkıyor müjdesini verdi Defne Suman.Nasıl sevindim,nasıl merak ettim.

Bugünlerde bitirdim ''Mavi Orman''ı.Çok severek okudum. Benim başucu kitaplarımdan biri olacaktır kendisi.Defne Suman kendisinin de söylediği gibi hayatının son yedi yılını tüm kalbiyle bağlandığı yoga ile geçirmiş ve bunları da çok güzel anlatmış.Yoga yapmıyor olsanız bile,yaşadıkları bizim yaşadıklarımızdan farklı değil.Yani demek istediğim insanın isterse ,ararsa Defne Suman'ın satırları arasında kendinden çok şey bulabileceği.
Ben hayatımın ilk uzun yolculuğunu eşimle beraber Tayland'a yapmıştım.Paris,Paris diye inim inim inlerken,bir de baktım Paris'e gideceğimiz paranın neredeyse yarısıyla Tayland'a gidebiliyoruz.Sonra ver elini Tayland.Avrupa sınırlarında gezeceğini zanneden koca,buldu kendini Uzakdoğu'da...
Biz nasıl mutluyuz ve kendimizle nasıl gurur duyuyoruz bunu söylemem lazım ama..Düşünsenize taaa İstanbuldan kalkıp,çekik gözlülerin diyarına gelmişiz.Biz böyle gerim gerim gerinirken Bangkong'un ''eski şehir''diye adlandırılan bir yerinde,bir de baktık bir başına sırtçantalı zayıf bir kızcağız.Bize yakın bir diyardan Yunanistan'dan sırt çantasını asmış sırtına,vurmuş kendini yollara...Burası hikayenin,bizim bütün havamızın balon gibi söndüğü kısmı....

Yollarda olmak güzeldir de,tek başına kendini yollara vurmak cesaret ister.O da her ademkızıyla,her ademoğlunda olmaz işte..

Defne Suman da cesur bir insan.Yolu yıllar önce Tayland'a düştükten ve yoga ile tanıştıktan sonra,
çoğu insanın yapamayacağı bir cesaretle yolunu değiştiriyor ve kendine yoga ile yaşayabileceği yeni bir rota çiziyor.Bize de bu yolda yaşadıklarını,bazen mutluluklarını ,bazen umutsuzluklarını,yogasını bazen Portland'dan bazen Avrupa'nın yoga ile çevrili başka şehirlerinden ,mutlaka ama mutlaka kahve kokusu ve I-Pod'undan dışarı sızan şarkılarıyla beraber anlatıyor.Arada yolu ayrı kalamadığı memleketine düşüyor.O zamanda simit kokuları ve martı sesleri eşlik ediyor yazdıklarına...

Sevdim demiştim değil mi kitabı? Bir daha söylemek istiyorum ama....Çok sevdim.
...Ve haklı Defne Suman.

Evet...Dediğin gibi Defne...Baba dediğin şey gerçekten kırılgandır.İnsanın üzülmesin diye onu hep kandırası gelir.

Size birşey diyeyim mi,kitaptan yayılan tüm o kahve ve simit kokularından öte,ben çok uzun zamandır unuttuğum ve özlediğim babamın kokusunu buldum satırların arasında.

Daha ne isterim ki?

19 Şubat 2011 Cumartesi

Hexenturm..Cadılar Kulesi


O yıllarda hayatını kaybeden cadıların isimlerinin yazılı olduğu plaket

Idstein ile anlatacaklarım bitmedi henüz.Çok birşey kalmadı aslında ama yazmak istediğim son şeyi de yazmazsam içim rahat etmez.Kasabada meydana vardıktan sonra sağda yukarıya uzanan ''Hexenturm '' adında bir yapı var.Yanımızda Almanca bilen biri olmasaydı ,burayı görür ama muhtemelen ne olduğunu anlamadan gelip geçerdik yanından.Hexenturm,Cadılar Kulesi demekmiş...Benim de geldikten sonra internetten edindiğim bilgilerle bu kule 1100 yıllarında yapılmış,sonra zamanla yanına eklenen binalarla 1500'lü yıllarda son halini almış.Kulenin üstünde çakılı bilgi plaketine yazılanlara bakılırsa cadılar buralarda hapis tutulurmuş.Bununla ilgili kesin bir bilgi olmadığı da söyleniyor ama bu arada..
Yalnız bu arada gerçek olan başka bir bilgi ise burada 39 cadının yakılarak öldürüldüğü....



18 Şubat 2011 Cuma

Ekmek kokusu

Ekmek yapmaya çalışıp bir türlü başaramıyorum. Oysa makineyi alırken ne heves ve umutla doluydu içim. İçim demişken bu aralar pek bir domestik haller var üstümde nedense. Şu an klavyeye dokunan ellerimde bile hamur izleri! Annem yanımda şimdi, kardeşimle beraber. Dün gece burada kaldılar, sabah da işi astım. Hava ne güzeldi bugün. Diyeceğim o ki, gözleri yaşarmıştır annemin benim bu hallerime.
Kardeşle benim bu ekmek yapma işi şu an itibariyle tam bir fiyasko.

Kapıdan girer girmez yayılan mis gibi ekmek kokusu evin her yanına dağılmış durumda. Gel gör ki, ekmek olması gerektiği gibi değil. Oysa yolun ortasına kadar iyi gidiyordu hamura durmuş ekmeğimle gidişimiz. Sonra ne olduysa oldu, makinanın camından görünen, ooo bu ekmek taşacak dediğim ekmek fikrini değiştirdi. Ne olmuştu, neden kızmıştı bana da vazgeçmişti gevrekliğinden, o kabarmış halinden bilinmez ama kırdı kalbimi...
Ekmek pişirmek konusunda kendime güvenim biraz zarar görmüşse de şu an, umudum daha kırılmadı. Az önce her şeyi göze alarak makinaya ikinci ekmeği koydum.
Şimdi beklemekteyim. Daha önümde uzun bir ikibuçuk saat var. Bu da olmazsa daha da uzun günler....

Rumuz: Çaresiz

16 Şubat 2011 Çarşamba

Apfelwein Klaus,bir güzel restorant...

Birden fazla uğradığı şehirlerde insanı ayakları hep aynı yerlere götürüyor gibi geliyor bana.Yılların ritmine alışmış cefakar bacaklar,alışıldık adımlarla sizi alıp götürüyor aynı bilindik yerlere.İşte sanırım bu sebeptendir ki benim de Frankfurt'a her gittiğimde soluklandığım yerler hemen hemen aynıdır.Eğer şansım varsa ve daha önce gittiğim bir yerde keyifle tekrarlayabiliyorsam yediğim yemeğin aynını,sanki gelip geçen bir yolcu değilde, bulunduğum şehrin bir sakini gibi hissederim kendimi.Bazen yeni maceralar yaşamaktansa,bildiğim koltuğun üstünde kurula kurula oturmak daha konforlu gelir bana...Frankfurt'un parçası olmak demek,Goethe'nin parçası olmak demektir mesela...Goethe'nin evinin önünden tekrar geçmek,bu sefer aynı bildik  kapıdan adımımı atmasamda aklımda kaldığınca tekrar Goethe'nin yazı yazdığı masasını,oturup yemeğini yediği masayı ,mutfak duvarında asılı tavaları hayal etmek,hemen yan kapısından müzik dükkanına geçmek,cd ve lp'leri karıştırmak,sonra hemen karşı köşedeki kafeye geçip bir kahveyle Goethe'nin adıyla anılan herhangi bir pastayı sipariş vermek...
Bir de Goethe'nin evinin hemen çaprazına denk gelen bir restorant vardır ki...Kendinize Goethe'nin en sevdiği salatayı ya da yemeği söyleyip ziyafet çekebilirsiniz.:)

Apfelwein Klaus benim için yeni keşfedilmiş bir mekan:)
Ben bu gittiğimde Frankfurt'ta yaşayan bir arkadaşımız bizi bu tanıdık mekanların dışına çıkarıp,kapısından girdikten sonra merdivenlerle bodruma indiğiniz hoş bir restoranta götürdü.

Kapının ardında Alis Harikalar Diyarı
Kesinlikle şans eseri bulma ihtimalimiz olmayan bir yerdi.Şehrin tam göbeğinde ama gizli bir köşede...Ardına kadar açık kapıdan içeri girdiğinizde sağ duvardan başlayıp göğe yükselmiş elma ağacı karşılıyor sizi.Biz yemeklerimizi yediğimiz için elma şarabı denemeye gittik oraya...İçeride her milletten insan vardı..


Valla ne yalan söyleyeyim burası bana duvarlarında döşeli taşı,üzerinde sıra sıra mumların yandığı masası ve oturulan sediriyle ''beyaz dizi'' romanlarındaki o romantik mekanları çağrıştırdı.(İtiraf ediyorum,bir dönem keyifle okumuşluğum vardı:) Herkes hata yapabilir.)Beyaz dizi romanlarındaki gibi üzerimde (çuval giysem yakışır ama) beni oldukça fit gösteren kot pantolonum ve ince beyaz kazağım,esas oğlanın üzerinde ise tüm kaslarını ortaya çıkaran yine kot pantolon ve balıkçı kazağı var.(Tabii ki hergün spor yaptığı vücudunda bir gram bile yağ fazlası yok.-okursa çok kızacak yazdıklarıma-)Demem o ki ortam romantik.

Masada beş kişiyiz efendim.Grubun tek kadını olduğum için hürmette kusur yok.Arkadaşlarımın daha önce test ettiği elma şarabı geliyor.

Elma Şarabımız...
Testiyle gelen elma şarabımız ,şarap bardaklarıyla değil bildiğiniz su bardaklarıyla servis ediliyor.Tadını soracak olursanız,düşündüğüm gibi tatlı değil.Sodanın az alkollüsü desem haksızlık etmiş olur muyum acaba?Yani bence şarap desen şarap değil,soda desen soda değil..Ama alkol oranı düşük..Maksatta muhabbet zaten...



Tabii ki sohbetimize Goethe'de eşlik ediyor bulunduğu yerden.Duvarlar fotoğraflarıyla süslü.Frankfurt,
bu ünlü edebiyat adamının şehri ve şehir kendisine şükranlarını devamlı sunuyor.Her daim teşekkür ediyor kendisine..Unutulmamak,ebedi olmak bu olsa gerek...Aklıma gelenleri söylemiyorum,  yazmıyorum buraya !!!!


Bence gecenin prensesi...Elmalı tatlı ve dondurma..Nefis....
Her gittiğimde yaptığım gibi yine elmalı tatlılardan uzak duramıyorum burada..Ama enfes sahiden..Meyve olarak hiç sevmediğim elmanın varoluş sebebi bence sadece tatlılara konulabilmesi olsa gerek...Diyet falan kalmadı bende zaten ama gözüm de elmalı tatlılara doymadı desem...


.....ve son olarak adresini merak edip,yolum düşerse giderim diyenlere...




15 Şubat 2011 Salı

Franfurt'tan Idstein'a uzanan bir yolculuk.

Dün gece geç bir saatte vardım evime elimde ev ahalisini sevindirecek ufak tefek hediyeliklerle. Her zaman sevmişimdir dönüşlerde evde bekleyenlerin yüzündeki mutlu ifadeyi. Birkaç gün bile olsa ayrı kalınan, kavuşmanın güzelliği yoktur bence başka hiçbir şeyde. Ah içi kirli çamaşırlarla dolu olsa bile, bir de bavulları talan etme durumu vardır ki... Bazen küstürür, bazen güldürür. Kuzey için sipariş edilen çikolatalar demektir bavulun içi. Sevgili ciciannemiz içinse bazen çikolata, bazen bir parfüm, bazen de en kırmızından bir oje...

Evet öyle böyle derken bu sene de tavaf ettik Frankfurt'u...
Goethe'nin şehrinde fuarımızı ziyaret edip, girdiğimiz her lokantada ismi Goethe ile anılan bir yemeği midemize indirdik. Frankfurt'un meşhur sosisini biliyorduk da, bu sefer bir de meşhur ''elma şarabını'' yudumladık.

Ünlü alışveriş caddesi Zeil'da dolaştık, geçen sene olduğu kadar soğuk olmasa da üşüdük, paltolarımıza sarındık, şans eseri girdiğimiz bir Alman lokantasında karnımızı şinitzelle doyurup yanında soğuk biralar içtik ve Paristen aldığım ve çok severek taktığım beremi Almanya diyarında bırakıp evimize geldik işte.

Frankfurt benim için çok sevinerek gidilen bir şehir değildir açıkcası.Yapacak pek bir şey bulamam bu şehirde!
Bulunduğum üç Alman şehrinden biridir ama diğerleri daha yeğdir benim için. Her sene gittiğimiz bu şehrin bu sefer yakınlarına uğramak istedik. Frankfurt Merkez Tren istasyonundan (Haptbahnhof) direkt trenlerle sanırım yarım saatte ulaşılabilecek bir yer Idstein. Sanırım diyorum çünkü trenle gitmeyi planlamamıza rağmen bir arkadaşımızla yollarda kaybola kaybola gittik biz bu sevimli kasabaya. Bol fotoğraf geliyor şimdi....

Meydandaki çeşme:))

Bisiklet üstünde:)Hava soğuk

Kozalaklar sarkıyor merdivenin trabzanlarından..

Etrafta kimsecikler yok!!!!

Velhasıl, iyi ki gelmişim:)))
Her sene fuar için geldiğim bu şehirde bavulun ağırlığından bıktığımdan, giderken yanıma almadığım profesyonel makinam için biraz içimden, biraz dışımdan söyleniyorum kendime. Sonra etrafın güzelliği sarınca benim de etrafımı en azından küçük dijital makineyi aldığım için kutluyorum kendimi. Eh, cep telefonunun kamerasına da kalabilirdim bu güzel kasabada. Kendime Frankfurt'un güzel yanı da bu masal kasabaya yakın olmakmış diyorum demek. Haince gülümsüyorum..

Baharda burası bir başka olmaz mı sizce de?







Evlerin çikolatadan yapılmış olma ihtimalinden şüphelenmemek mümkün değil bu kasabada. Frankfurt'ta şehrin nüfusunun Türk nüfusu ve Alman  nüfusu bakımından neredeyse yarı yarıya olduğunu düşünmeye başladıysam da, burada bu küçük kasabada girdiğim kafede Türkçe konuşan insanlara rastlamak şaşırtıyor beni. Hay maşallah diyorum ben de klasik bir Türk gibi...





Yoldayım...Beklerim..



7 Şubat 2011 Pazartesi

Amsterdam...

Oturdum bilgisayarımın başına, Amsterdam hakkında benden de bir şeyler olsun diye.
Ah ben bu şehirde ne çok mutlu oldum. Ünlü meydanlarında, ünlü müzelerinde dolaştım, kafelerinde oturdum, avucumda tuttuğum sımsıcak kahveleriyle hem ellerimi ısıttım hem de yüreğimi. Oturun bir kafeye, bırakın kendinizi ve seyre dalın etrafınızı. Havanın soğuğuna karşılık, kuzey insanının gülümseyen yüzü ısıtır sizi... Bu yüzdendir ki bu soğuğa rağmen Amsterdam benim yaşanabilir kentler sıralamamda ön sıralarda yer almaktadır. Bana göre şehir çok büyük olmadıkça, bir şehri tanımanın en güzel yolu yürümektir. Amsterdam da yürüme sevdalıları için güzel bir şehir.

Benim gözümle Amsterdam;

Sizce bu bisikletler kimleri bekler?
Kesinlikle bisiklet cenneti bir şehir. Amsterdam benim için bisiklet demek. Şehrin her tarafı bisiklet kullanıcıları için düzenlenmiş. Trafik ışıkları da bu duruma eşlik ediyorlar. Bu şehirde yapılması gerekenlerin başında bisiklet kiralamak geliyor. Bisiklet çalınmaları çok sık yaşandığı için kiralanan bisikletin aynı zamanda sigortalanması şart. Aksi durumda bir terslikle karşılaştığınızda bisikletin parasını ödemeniz gerekiyor. Doğrusu, işi şansa bırakmamak ve baştan paşa paşa sigorta parasını ödemek.

Bisikletimi iki günlük kiraladım, ben ne yapacağım diyorsanız eğer, bu sorunda düşünülmüş. Yaşadık,
öğrendik ve şaşırdık.

İşte karşımızda katlı bir bisiklet park:))
Düşünebiliyor musunuz, sadece bisiklet var bu park alanında. Tren istasyonunun yakınlarındaki bu park alanına kadar insanlar bisikletleriyle geliyorlar, bisikletlerini buraya park edip trenle işlerine gidiyorlar. Akşam iş dönüşü tekrar buradan bisikletlerini alıp evlerinin yolunu tutuyorlar. Yağmur, kar, çamur farketmiyor, herkes bisiklet üstünde bu şehirde.

Biz de bisikletlerimizi yeraltında bir parka bıraktık. Bizi şaşırtan şey park parası ödemek için gittiğimizde park parası ödenmediğini öğrenmek oldu. Vatandaşa sunulan bir hizmetmiş.:))) Allah allah, enteresan değil mi?

Alışık olmadığımız bu durum karşısında oldukça şaşırıp bu durumu Amsterdam ile ilgili güzel şeyler hanesine kaydettik. Bu şehirde insanları birileri düşünüyor ve önem veriyor.

Amsterdam...
Hal böyle olunca, sevildiğini hisseden halk mutlu. Gördüğüm kadarıyla gereksiz öfke krizlerine girmiyorlar. Şahsen tanık oldum ve deneyimledim ki gülme kasları kesinlikle çalışıyor.

Yıllar sonra gaza gelerek bisiklet sırtına çıkan ben, yolda az kalsın bisiklet kullanan bir kuzey vatandaşının üstüne çıkıyordum ki, bisiklet kullanmakta profesyonelleşmiş orta yaşlı hanım gülümseyen yüzüyle bana biraz daha çalışmamı öğütledi. Bağırmaması enteresan geldi yine bize. Eh ne yapalım dedik, bunu da Amsterdam'daki iyi şeyler hanesine not düştük.

(Kaldı ki dün kendi vatanımda yedi yaşındaki oğlumu götürdüğüm Frida sergisinde fotoğraf çektirme heyecanıyla bir kadının önüne çıkan oğlum, güzel bir azar işitti. Üstüne üstlük sinirli kadınımız serginin tersiyönde yürümekteydi. Neyse sinirimi dünde bıraktım bu konuyla ilgili.)

Kanal gezisi için bekleyen tekneler...
Dediğim gibi pedal çevirenlerin şehri burası... Etrafta bir hoşgörü rüzgarı esmekte. Ne kadar anladığımı düşünsem de bu insanları, böyle olabilmek ve bu kadar insani bir şekilde yönetilebilmek için nasıl bir eğitim aldıklarını, nasıl bir ortamda büyütüldüklerini anlayamıyorum. Amsterdam'da herkes Flemenkçenin yanında çok akıcı bir şekilde İngilizce konuşuyor. Yaşlı, genç, zengin, fakir herkes ulaşımını bisiklet ve toplu taşıma araçlarıyla sağlıyor. İnsanlar arasında paraya endeksli yaratılmış bir sınıf yok. Toplumda herkes birbiri karşısında eşit. Bisikletle ulaşımı sağlayabilseydik eğer kendi ülkemizde, kaçımız konforlu arabalarımızı bırakıp bisikletle ulaşımımızı sağlardık? Hâlâ denize karşı çekirdek çitliyoruz biz. Sözüm çekirdek yiyene değil elbet, çöpünü yere atana...

Bisikletin dışında, bu kuzey şehrinde ilk kez gördüğüm bir şey daha vardır ki, bu da anlatılmaya değerdir.
Kanal evleri...



Güzel değil mi?
Burada yaşamaya ne dersiniz?
Kanalın içinde konumlanmış evler, görmeye alışık olmayan bizler için değişik bir manzara. Pencerelerden sarkan güzelim çiçeklere baksanıza. Ya demir parmaklıklara kilitlenmiş bisiklete ne demeli?

6 Şubat 2011 Pazar

Amsterdam Gezi Günlüğü


İnsan hep aynı hızla yürüyemiyor önündeki yolu. Bazen yavaşlıyor, bazen hızlanıyor, bazen önündeki yokuşlar dümdüz geliyor gözüne, bazen de dümdüz yollar engebe. Zaman da böyle akıp gidiyor işte. Elinde olmadan sorguluyor insan kendini ya da gün geliyor ipin ucunu koyverip bırakıyor. Doğru ya da yanlış yok bu hallerde diye düşünüyorum. Bazen içimde bir enerji ne yapacağımı bilemediğim, bazen de sessizlikten yüreğimin sesini taa beynimde duyduğum sakin günler.

Bu aralar bilgisayarımın klavyesinden çok elimde kağıdım kalemim. Parmaklarımın arasında kalemimin kağıda sürtünürken çıkardığı güzel ses. Sessizlikte güzel bir melodi.
Aklımda kuzeyli bir şehir, Amsterdam!
Nedense düştü yine sakin ruh halimin içine. Bugünlerde sakin olduğum için mi aklımda, yoksa aklıma düştüğü için mi sakinim bilinmez.
Ruhumun engebesiz olduğu bu günlerde, üstünde hiç tepesi olmayan dümdüz bir şehirden bahsetmek istemişimdir belki de...
Neyse ne değil mi madem ki anlatılmak ister kendisi, bana da bir yerlerden başlamak düşer. Ah bu yazı bir bilseniz kaç defa okundu, kaç defa yayınlanmakla yayınlanmamak arası gitti geldi. Olan oldu bir kere, pek gezi yazısı gibi olmadı, olamadı. Bende aklıma düştüğünde minnet hissi uyandıran bu şehir, klavyemin tuşlarından da pek bir romantik döküldü macera kitabımın sayfalarına.


Efendim, çok zaman önce -yine de unutulacak kadar uzun değil- buralardan sevgilimle beraber kaçıp gitmeye ihtiyacımız vardı. Amaç pek de gezmek görmek değildi yani. Bizim buradan biraz uzaklarda başbaşa kalmamız, tekrar birbirimizi tanımamız gerekiyordu. Böyle bir zamanda işte, buradan kuzeye doğru uzandık, doğurduğum Kuzey oğlanda babaanneye emanetti. O zamanlar benimle ya da bensiz benim pek güzel oğlanın hep ağladığı günlerdi. Güzel gözleri az güler, hep kucaklarda taşınır, geceleri birilerini hep kendine nöbetçi bırakırdı. Sevgilim der ki; ''bu oğlan bu huysuzlukla tek çocuk olmayı garantilemiştir.''

Kuzeye, Amsterdam'a vurduk kendimizi işte böyle bir ruh haliyle... Yalnız kalmak istedik, oğlumuzun hasreti burnumuzun ucunda da olsa yalnız olmak, ikimiz olmak ne güzeldi!

Sen ne güzel bir şehirdin be Amsterdam. Hatırlıyorum da Corendon Havayollarıyla gitmiştik. Son anda Amsterdam uçağında bir sorun olmasına rağmen biz yılmamış, Eindhoven uçağına atmıştık kendimizi. PSV Eindhoven takımının ev sahibini de görmek gerekiyordu zaten değil mi? Bir otobüse bindiğimizi, şehrin içinden Amsterdam'a doğru yola koyulduğumuzu hatırlıyorum.

Amsterdam'a gelir gelmez hemen oteli aramaya başladık. Elimizdeki bavulu sürükleye sürükleye ilerliyoruz. Şehri tanımasak da elimizde oteli kolaylıkla bulmamızı sağlayacak büyük bir parkın adı var. Nereden çıktı bu yağmur şimdi? Öyle böyle değil ama! Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur. Sırılsıklam olmuş bir vaziyette dükkan sahiplerinden birine ''Vondelpark nerede?'' diye soruyoruz. Adam saçımızdan yüzümüze doğru süzülen sulara bakıp, ''bu yağmurda ne yapacaksınız Vondelpark'ta?'' diye soruyor. Otelimizin Vondelpark'ın yanında olduğunu anlattıktan sonra tarifi alıp, ilerleyerek buluyoruz yolumuzu.

Vondelpark
Yollar sen nasıl hissediyorsan öyle görünüyor gözüne. Benim o günkü yollarım hep yağmurlu, hafif esintili ve puslu. Havada hafif hüzünle karışık bir huzur esintisi.

Küçük mavi kaplı defterimi bulabilsem an be an yazacağım belki yaşadıklarımı... Gel gör ki yok ortalıklarda... O zaman belli ki bende hatırlamak zorundayım bazı şeyleri! Belki de iyi gelecektir bana hatırlamaya çalışmak...

Park Otelde kalmıştık ilk gidişimizde Amsterdam'da. Otelin iki bölümden oluştuğunu gittiğimizde öğrenmiştik. Bizim konakladığımız oda da otelin yeni yapılanmış kısmındaydı. Bana Amsterdam'ı hissettiren hiçbir doku yoktu odada. Küçük, kişiliksiz bir yerdi. Otelin karşısında ünlü Singelgracht Kanalı üzerinde gezi tekneleriyle, akıp durmaktaydı zamana aldırmadan. İçinden nehir geçen şehirleri çok sevdiğimi söylemiş miydim daha önce? Kabul ediyorum Amtel nehrinin sularıyla beslenen kanallar bu sular ama olsun. Bugün o gün düşleyemediğim bir yerdeyim. İçinde yapma lagünlerin olduğu, evlerin etrafını dolaşan minik su yollarının olduğu bir yerde yaşıyorum. Elime kahve kupamı aldığımda su karşımda akıp gidiyor. Yağmurların suyun üstünde yarattığı küçük oyunları yüzümde kocaman bir gülümseme ile şükrederek seyredebiliyorum.

Nereden nereye geldim ben şimdi? Amsterdam diyordum değil mi?

Özgür ruhlara..Özgür bir şehir..Amsterdam
Amsterdam 12.yy da Amstel Nehri kenarında kurulmuş bir balıkçı kasabası. Şirin mi şirin, güzel mi güzel. Birbirine yapışık, yan yana sıralanmış değişik mimari tarzdaki, dar cepheli evleriyle içinde masal kahramanlarının yaşadığı efsunlu bir şehir. Şehrin puslu, karanlık havası, esen sert rüzgarlarına rağmen çok pozitif bir enerji var üstünde.

Benim çok mutlu olduğum bu şehri, şimdi tekrar yaşamak istediğim için yine anımsamaya çalışacağım. Biraz lalelerden, biraz yel değirmenlerinden biraz da peynirlerden bahsedeceğim dilim döndüğünce...

Bakalım neler anlatacağım sizlere?