28 Nisan 2011 Perşembe

B,Bira

Çocuklar için bira kitabı mı?
Evet,ister inanın ister inanmayın,öyle!
Ama aynı zamanda yetişkinler için de bir kitap B,Bira.

Blog dünyası geçici bir açılış kapanış törenine sahne olmadan önce Defne Suman'ın yeni çıkan kitabından bahsetmiştim.''Mavi Orman'' adındaki kitabında yaşamından kesitleri dinlemiştim yazarın günlüklerinden.Beğenerek okuduğum bir kitaptı.Yazarın,hayatıyla ilgili yaşadıklarını sunma cesareti ve cömertliği sevdirmişti bana kendisini.Bu kadar yogaya gönül vermiş birisinin de canının yoga yapmak istemediği günlerin olduğunu okumak,zaman zaman yüreğinin şiddetine hakim olamayarak öfkeye yenik düşmesini izlemek bana ''insan olduğumuzu'' hatırlattı.İnsan olduğumuzu bilmiyor muyum yoksa? Elbette biliyorum.
I-pod 'unu,bisiklet sırtında Portland'da evinden yoga salonuna gidişini,dersten sonra tanıdık kafelerde kahve kokusuyla kimseyle konuşmadan sessizlik içinde nasıl yazdığından bahsetmişti yazar,bir de ''Tom Robbins''okumayı sevdiğini karalamıştı satır aralarına.

Ben hiç tanışmadım Tom Robbins ile.Sosyal yönü kuvvetli bir insan olduğumdan! bir fırsat yaratmaya karar verdim tabii.Evdeki kitap yığını almış başını gittiğinden ve her gün bu yığına bir yenisini eklediğimden,Tom Robbins'in ince bir kitabının peşindeydim.
B,Bira,işte o kitap.
100 sayfalık kısa bir tanışma macerası.(Bir önceki postta zaten ruh halimin pek iyi olmadığını söylemiştim.Empati kurmaya çalışalım:))

Aynı kitaba ait,iki değişik kitap kapağı.Ben bunu çok beğendiğimden,bir de bu kapak olsun istedim sayfamda.Kitabın daha ilk sayfasında yazarın hayatı ile ilgili açıklamaların bulunduğu ön sayfada şöyle yazıyor.

Yazarın romanları,hayatın daha ciddi yanları olduğunu inkar etmez;''herşeye rağmen mutluluk''ilkesinin savunuculuğunu yapar.Çoğunlukla okura doğrudan hitap eder,eserin akışıyla ilgili yorumlarda bulunur ve romanlarında bir karakter olarak varlık gösterir.


Ne güzel değil mi ?Eh,ben de çok memnun olurum bu durumdan.Her faniye nasip olmaz yazarıyla beraber aynı kitabın içinde gezinmek.
Kitabın baş kahramanı Gracie adında beş yaşında zeki bir kızcağız.
Pek işe yaramayan,vurdumduymaz bir babası,etrafa biraz kuşkulu gözlerle bakan bir annesi ve iyi yürekli filozof bir amcası var.Filozofun ne demek olduğunu biliyorsanız anlarsınız.Bir düzine üniversite bitirmiş,bir yerde çalıştığına pek rastlanmamış ve kafası uçurulmadan gidip gelinebilecek heryeri gezip görmüş biri.İşte karşımızda Moe Amca. Birgün Gracie babasının televizyon karşısında devamlı içtiği biranın ne olduğunu merak etti ve biraz perisi ile bira diyarına yolculuğu da böyle başladı.
Gracie'nin bira gezintisi çok keyifli.Yazarın dili basit ve kolay okunur.Yağmurun hiç eksilmediği bu Nisan ayında,kitabı okurken size Seattle çisentisi eşlik ediyor,haberiniz ola!

Dır dır, yok mu bi gırgır?

Hiçbir şey yapmama eylemsizliğime devam etmekteyim.Ya da şöyle diyeyim, bir şeyler yapıyorum ama yaptıklarımdan zevk almıyorum. Karmaşık bir durum olmasının yanında, kasvetli bir dönemdeyim nedense. Dünden daha iyi, yarından daha kötü bir ruh hali içindeyim.

Haftada iki akşam yaptığım yogadan keyif almıyorum. Oysa alırdım!

Biraz kısır bir kitap seçimi döngüsüne girdiysem de bir ara, şimdi daha okuyasım olan kitaplar varsa da elimde, kitapları da heba ediyorum bu alem ruh halime. Bu da nerden çıktı şimdi?

Canım hep içtiğim, çok sevdiğim filtre kahveyi çekmiyor. Kahvemi yeşil çay ile aldatıyorum.

Ev ahalisine gereksiz öfkeleniyorum. Oğlanın buraya erişemeyeceğinden eminim ama koca kişisi de okumasın mümkünse bu yazdıklarımı. Sonra aleyhimde delil olarak kullanılıyor.

Saatlerim o kadar huzursuz geçiyor ki, huzur bulduğum saatlere fazla yer kalmıyor. Bu durumda sormak istiyorum zamana ''senin yapacak işin yok mu be kardeşim?''

25 Nisan 2011 Pazartesi

Günaydın Türkiye!

Konsantre olamıyorum bu günlerde. Kafamda düşünceler etiket bulutu şeklinde bir taraftan diğer tarafa doğru uçuşup durmakta. Yapmayı düşündüğüm bir dolu düşünce var aklımda. Bu sefer bana engel olan şey düşüncelerimin hızı. Vücudum ayak uyduramıyor beynimin hızına. Üstümde gereksiz bir telaş. Her şeyi yapmaya çalışıp,hiç birşey yapamama durumu yani!

Gün içinde anlamlı hale gelebilsinler diye peşlerinden koşup durduğum kelimeler benden saklanıp duruyorlar. Hangi kuytu köşeye saklandıklarını ne kadar arasamda bulup çıkaramıyorum.Sonra gece el ayak çekildikten sonra ne zamanki ben de uykuya kendimi teslim etmeye başlamışken bir de bakıyorum benim sevgili kelimelerim ellerinde bando mızıka kendilerinden girdikleri anlamlı sıra içinde yüzlerinde kocaman sırıtkan bir gülüşle karşımdan geçiyorlar. Bir tarafta beni sıkıştıran uykunun güzelliği,bir tarafta kelimelerin beni çıldırtan büyülü ahengi. Ne yapıyorum peki ben?

Kendimi uykunun  beni sımsıkı saran kollarına bırakıveriyorum.

Sabah uyandığımda hadi bakalım kaçan kelimelerin peşine. Nafile bir çaba elbet.

Şimdi elimde dün kitabevinde gördüğüm güzel bir kitap. İsmi ''Mamma Mia''
İlk sayfalardayım ama eğer yemek kitabı seviyorsanız ve tarifleri içine serpiştirişmiş bolca sevgiyle okumak hoşunuza gidiyorsa eğer, okuyun derim.:))) Bana kalırsa biraz yol, biraz yemek masalı bu kitap. Daha okuyamadım ama internette yazarla ilgili ropörtajlar da gözüme çarptı.
Bugünlük kısa bir başlangıç.

12 Nisan 2011 Salı

Gündelik yaşama küçük bir öykünme!

Birbirini takip eden her haftasonunu okulların kapanacağı güne kadar doldurdum neredeyse! Bu planların hiçbiri bana ait değil. Oğlum hayatımızı ele geçirmiş vaziyette. Onun sosyal yaşamının başladığı gün, bizim sosyal yaşamımızın sona ereceğini bilmiyordum ne yazık ki. Sınıfındaki tüm arkadaşları doğdukları gün itibariyle baharı karşılıyorlar. Her haftasonu düzenli olarak doğumgünleri kutluyoruz. Oğlumun sayesinde çok güzel annelerle arkadaşlıklar kuruyorum bende.
Buradan ilan ettiğim gibi (sağır sultan bile duymuştur artık heralde) web sitesi kurmaya çalışıyorum. Halen blogspottan izlediğim blogları bu yeni siteden izlemeyi başaramayıp, beni izleyen arkadaşlarımda sitemi eklemeyi başaramamışlarsa da çabalarım devam ediyor. Delirmeye az kaldı:) Bu işi bilen birileri varsa, yardıma ihtiyacım olduğunu alenen beyan ediyorum. S.O.S

Yazın işyeri ahalisi olarak tatile çıkacağımız günleri de kesinleştirdiğimiz için harıl harıl tatil planları yapmaktayım. Her zamanki gibi olaya çemberin dışından başlamak alışkanlığım olduğundan olsa gerek, ben bu planlara Ramazan tatilini organize ederek başlamış oldum. Yani hâlâ planlamamı bekleyen kocaman bir 15 günüm var. Kesinlikle oflayıp puflamıyorum. Tatile oflanır mı?

Bayram kısmı için ilk kez oğlumun içinde olduğu bir seyahat planladık. Eşimle umuyoruz ki bizi oralarda bir yerlerde çıldırtmaz. Biz bir hafta boyunca ailece Toskana yollarında olacağız. Hem de İtalyan ruhunu hissetmek için ısrarla tercih ettiğimiz minik bir Fiat500 arabanın içinde. O minik arabanın içinde filmlerde görüp aşık olduğum yollar oğlumla nasıl geçer bilemiyorum. Ne de olsa benim seyrettiğim filmlerde başrolde ya Juliette Binoche oluyor ya da Diane Lane. Bizim film bence çok spontane gelişecek, yaşayıp göreceğiz. (Blog yazarı burada Toskana Güneşi altında filmiyle Diane Lane'e, Aslı Gibidir filmindeki rolüyle Juliette Binoche'a gönderme yapmaktadır. :)

Oğlanı şimdiden hazırlamaya çalışıyorum. Diyorum ki Juliet'in evini göreceğiz. O da kim diyor?
Romeo ve Juliet diye birbirini çok seven iki insanın anlatıldığı bir hikaye var, orada ki kızın ismi diyorum. Onun evine bakacağız seninle beraber, çok güzel olacak diyorum. İkna olmamış bir şekilde bakıyor bana. Bir umut ona Şekspir yazmış bu hikayeyi diyorum. Gözleri parlıyor birden.

-Anne, ben tanıyorum Şekspiri diyor bana.
-Aaaa diyorum şaşkınlıkla.
-Evet, diyor. Arthur çizgi filminde Şekspirden bahsediliyordu.

Hatırlıyorum, evet haklı! Arthur, güzel bir çizgi film. Fantastik öğeler taşıyor. Kuzey, Şekspir'i tanıyor ve merak ediyor.
Boş vakit buldukça harıl harıl çalışıyorum. İnternetten gideceğimiz yerlerle ilgili fotoğraflar indirdim, onları Kuzey için bilmece haline getiriyorum ilgisini canlı tutabilmek için. Demek istediğim boş durmuyorum:))))
Ve perşembe gecesi film festivalinde Murakimi filmi için beyaz perdenin önünde oturuyor olacağım.

1 Nisan 2011 Cuma

Anne Frank'ın evi

Yıllar olmuş aslında gittiğim günden beri...
Amsterdam'da fotoğrafa gülümsediğim andan bugüne boyum hiç uzamamış ama gülümsediğim zaman gözümün kenarını mesken tutmuş anlamlı kırışıklıklar oluşmuş. Hafif ama yılların geçtiğini bana hatırlatan. Anne Frank'ın evi aklımda birkaç gündür, saklandığı yerden ziyaret etmekte beni. Kanala bakan evinin kapısında çekilmiş bir fotoğrafım var. Hangi gidişimizde ziyaret ettiğimizi hatırlamıyorum evi. Sanırım II. Amsterdam çıkarması olabilir. Yüzümde hafif, korkutsan kaçacak sıcak, yarım bir tebessüm... Belki eve girmeden önce çekilmiş bir fotoğraf, belki de evi gezdikten sonra.
''Fotoğraf makinelerinin vizörlerine hep gülerek bakılmalı'' der gibiyim. Gülümsemem hâlâ dijital ortamda saklandığı için, fotoğrafın kenarlarında zamanı ele verecek bir sararma yok şimdilik. Belki dijital ortamda da iz bırakabilir bir müddet sonra zaman... Kim bilir!

Uzunca bir müddet sıra bekledikten sonra, evin içindeyim işte. İçeride yıllar önce Anne Frank'ın elinin dokunduğu herhangi bir eşya yok. Duvarlarla karşı karşıyasınız. Size bulunduğunuz bu mekanın içinde yıllar öncesini anlatmaya çalışan, üstüne fotoğraflar yapıştırılmış duvarlar...

Pencereden arka bahçeyi görebiliyorsunuz. O zamanlar bu odada perdeler hep kapalı tutulsa da, bugün güneşe başınızı uzatmak mümkün. Orada, o evin duvarları arasında hayal kurmamak mümkün değil. Küçük Anne'i düşünüyor insan; gülerken, oynarken, yatağında uzanmış elinde kalemi önündeki deftere sıkıcı günlerini karalarken ''sevgili kedicik'' diye başladığı günlüğüne.

Duvarda evde bulunan çocukların o günlerde büyümelerine tanıklık eden, küçük aralıklarla yükselen boy grafikleri; bir yerlerde takılıp kalmış, artık hiç büyümeyecek çocukların büyüme düşlerrinin son bulduğu yeri bize gösteriyor. Uzayan boyumuzu,gülümseyen yüzümüzü gerçek kılabildiğimiz gibi düşlerimizi de gerçek kılabilseydik keşke...

Gözlerinin içi parlayan, gözlerindeki gülümsemeye yüzündeki kocaman tebessümle eşlik eden bir kızmış Anne Frank.

Düşününce ne dün yaşananları, ne de bugün hâlâ yaşanmakta olanları anlayabilmek mümkün değil. Dünyayı güzel kılmak varken, bu hale getirmek neden?

Otto Frank, -Anne'ın babası-, II.Dünya Savaşı'ndan sonra Anne'ın günlüklerinin yayınlanmasına karar vermiş, bu kadar okunup ilgi uyandıracağını düşünmeden. Bugün müze haline getirilen evin, içindeki eşyalarla sergilenmesine ise izin vermemiş. Duvarları günlükten yazılar, savaştan fotoğraflar ve Anne'ın fotoğrafları doldurmakta...

İki yıldan fazla bir süre saklandıkları eve üç raflı bir kitaplığın arkasına gizlenmiş bir kapıdan girilebiliyor. Anne'ın yazdıklarını günümüze taşıyan el yazması günlükleri gibi, uzunca bir süre Anne'ı ve sevdiklerini saklayan dolabın bir kitaplık olması ne büyük ironi!

Şimdi müze haline getirilmiş olan ev, yaşananların resmi kanıtı olarak Amsterdam'da dimdik ayakta durmakta, müzeye girmek isteyen kalabalık insan toplulukları da önünde uzun sıralar oluşturmakta. Önünden uzun bir kanal, sakin sessiz akmakta. Kanalın önünde, evin tam karşısında banklar sıralanmış oturup düşünmek isteriz diye belki. Belki de öylesine!

Sokağın diğer köşesinde, evin karşısında hem yaşamı, hem ölümü simgeleyen bir kilise. Ben gittiğimde çanları gülümseyen mutlu gelin ve damat için çalıyordu. Anne Frank'ın komşularının evlendiği gün camdan sarkıp mutlulukla, belki de hayallerle izlediği gün gibi... Hayat akıp gitmekte....