24 Mayıs 2011 Salı

BARSELONA 4- BAR PİNOTXO

''La Baqueria''dayım. Barselona'nın La Ramblas caddesi üstündeki meşhur pazarında.

Açık olmasına bu saatte imkan vermediğim, pazarın hemen sağ tarafındaki köşede yıllarını doldurmuş küçük bara ulaştım sonunda. O kalabalık köşenin etrafını çevreleyen insanların yemeklerini bitirip kalkmasını ve en azından iki taburelik yer bulabilmeyi umuyor ve bekliyorum. Ben mutluyum ama içimde hafif bir korku. Sadece ben burada yemek yemek istiyorum dediğim için sevgili kocam da sıra bekliyor benimle. Normal şartlar altında sadece yemek yemek adına sıra beklemekten nefret ettiğini biliyorum. İstanbul'da olsa asla. Sesini çıkarmıyor. 

Pinotxo Bar ve sahibi Juanito Bayen Barselona'nın çoktan simgesi olmuş.

Burası Pinotxo Bar ve barın arkasında neredeyse Barselona'nın sembolü olmuş, boynunda papyonuyla Juanito Bayen. Yol arkadaşım sonunda barın müthiş sahibiyle göz teması kurmayı başarıyor. Juan parmaklarıyla iki işareti yaparak, iki kişilik yer mi diye soruyor bize. Heyecanla evet diyoruz. Pazarın bu kapıya yakın köşesinde bizim gibi ayakta bekleyen başkaları da var. Orada hemencecik Bar Pinotxo kardeşliğini başlatıyoruz. Juan, bekleyenlerin eline  ya bir bardak şarap ya cava ya da bira sıkıştırıveriyor hemen.

La Baqueria
Biz oturacak iki sandalye bulamazken yan yana oturmuş altı Japonun hem güle oynaya yemeklerini yemesini seyrediyoruz hem de nasıl altı kişilik yer bulabildiklerini tartışıp, gülüşüyoruz. Japonların kalkmaya hiç niyeti yok. Yedikçe yiyor, içtikçe içiyor, Juanito Bayen ile iki tarafında bir şey anlamadığı aşikar kısa konuşmalar yapıp kahkahayı basıyorlar. Neyseki Japon kafilenin hemen yanındaki Avrupalı bir çift kalkıyor ve biz onların boşalttığı yüksek tabureleri dolduruveriyoruz. Bizim oturmamızdan az sonra Japon kafilenin ödediği 300 Euro civarındaki hesabı görünce biraz endişelensek de Japonlar burada olmaktan, barın sahibiyle tanışmış olmaktan ve bu hesabı ödemekten çok keyif alıyorlar. Yine ortalığı çınlatan bir grup kahkahası ile kalkıyorlar. Merak etmeyin boşalttıkları tabureler daha onlar kalkmadan yeni sahiplerini buluyor.
Köşe başındaki küçücük açık tezgah neredeyse pazarın en popüler mekanı.

Bar Pinotxo

Oturduğunuz taburelerden rahatlıkla görebildiğiniz tezgah arkası 
Bu meşhur mekanı Barselona'ya geldiğim ilk gün pazara uğramama rağmen görememiştim. Aradığım yerin ufak bir restoran olduğunu düşünüyordum. Bulduğum yer beni bir hayli şaşkınlığa uğrattı. Burası sanki akşam kapanış saati geldiğinde katlayıp cebine koyup evine taşıyabileceğin kadar küçük bir yer. Tezgahın arkasında hummalı bir çalışma ortamı. Sirkülasyon çok hızlı. Elinize tutuşturdukları herhangi bir menü yok. Barın sahibi Juanito'nun ellerine teslim ediyorsunuz kendinizi ya da yan taburede oturanın tabağını gösterip ben bunu istiyorum diyorsunuz. Tezgahın arkasında insanlar güleryüzlü. Boşalan tabakların yerine hemen bir yenisi geliyor. Deniz ürünlerini zaten çok seven benim için Barselona bir cennet. Arkama yaslanıp tam anlamıyla keyif yapacağım diyeceğim amma velakin tahmin edersiniz ki taburenin arkası yok.

Et, patates ve bezelyeden oluşan buranın meşhur bir yemeğiymiş. Tadında hafif bir is tadı var. Barbekü et tadında, lezzetli!


Açıklamaya ne hacet:)) Benim için tek kelime: Nefis!!!!İ ki elimi kullanarak yedikten sonra zeytinyağı ve tuzdan oluşan sosuna da ekmek bandırdım.

Karşımda duran son parça krem karameli yan sandalyedeki konuklar pek de istekli olmamalarına rağmen Juan Bayen'in ısrarıyla yediler. Oysa,o son parça benim hakkımdı. O krem karamel'in gerçek değerini ben verebilirdim. Benim payıma da yine bar sahibinin verdiği bu tatlı düştü. Tatsız bir peynirin üstünde bal:))) Yedim ama yemesem de olurdu. Nerede krem karamel, nerede bu peynirli zavazingo!

Yediğimiz bu yemek karşılığında bu esnaf İspanyol'a yanlış hatırlamıyorsam 40 Euro hesap ödedik. İlerleyen yaşına rağmen keyifle işini yapmaya devam eden Juanito Bayen beni kırmayarak üzerinde kareli yeleği ve papyonu ile bana da gülümseyerek poz verdi.

Karşınızda Juanito Bayen ve Bar Pinotxo.



20 Mayıs 2011 Cuma

BARSELONA 3- PARK GÜELL

Antoni Gaudi tarafından tasarlanmış, yapımına 1904 yılında başlanmış ve 10 sene sonra 1914 yılında bitirilmiş Park Güell'e doğru yürüyoruz. Bizim otobüsten indiğimiz noktadan parka ulaşmak için yürüdüğümüz yolda turistik her çekim noktasında olduğu gibi bolca hediyelik eşya satan dükkan var. Bu sokağı dik kesen dar sokakların iki tarafı yine ağaçlandırılmış. Bu park,1923 yılında şehir halkının ziyaretine açılmış.


Eusebi Güell adında Barselona'nın üst tabakasından bir işadamı yıllar önce bu araziyi satın aldığında, bu alanın tasarımını ünlü mimar Antoni Gaudi'ye vermiş. Güell'in düşü, Barselona'nın biraz dışındaki bu alanda Barselona şehrini ve denizi kuşbakışı gören bu yerde, üst tabakadan sayılan Barselonalı zenginlerin de birer evinin bulunacağı izole, elit ve büyülü bir dünya yaratmakmış. Lakin bu isteğini hayata geçirememiş. Bugün Güell ailesinin başarısız kabul edilen bu hayali, biz avam halka masalsı bir parkta soluklanma imkanı sunuyor. Altmış konut yapılması planlanan parkta sadece üç konut bulunmakta. Bunlardan bir tanesi Gaudi'nin 1906'dan 1926'da ölümüne kadar yaşadığı ev. 

Park Güell, masalları seven, çocukluğunda kitaplarda tanıştığı kahramanları bugün hâlâ kalbinde yaşatan herkesin uğraması gereken insanın damağında nefis tatlar bırakan bir mekan.


Şöyle diyor bana sevgilim. "Bugün hayranlıkla seyrettiğin bu yapıların birçoğu günümüzde hâlâ ayakta çünkü yapımları ağır taş işçiliğine yani yılların yapıların üzerlerinde oluşturacağı yıkımlara dayanıklı bir şekilde oluşturulmuş. Oysa bizim ülkemizde bize ait özgün mimarilerin baş kahramanı, işlemesi son derece kolay ve zahmetsiz olan ağaç ile şekillenmiş mimari bir anlayışa dayanıyor. Ne yazık ki ağaç ile yapılan mimari yapılar da zamana karşı koyamıyor. Bir de bunların üstüne bizim milli varlıklarımıza verdiğimiz değeri eklersek, sonuç ortada.''

Anlamlı geliyor söyledikleri.Bugün İstanbul'da denize bile giremiyoruz artık.


Parkın etrafını çepeçevre saran boyumun neredeyse iki katı yükseklikteki taş duvarlara elimi sürterek yürüyorum. Taş duvarın üstündeki mozaikten yapılma diğer bir katı gözlerimle izleyerek yoluma devam ederken renkler birbirini kovalıyor. Bir kahverengi, bir beyaz... Düz ilerleyen sıranın ortasında bir tepe üstünde mozaikten ''park'' yazısı, sonra onu takiben bir sıra daha ve ardından yine bir tepenin üstünde ''Güell'' yazısı.
Güell ailesi, 60 konutluk bir kompleks yaratmada başarılı olamasa da,''Güell'' adını ölümsüzleştirmiş.
Parkın kapısından içeri girdiğim ilk an kendimi ormana bırakılmış "Hansel ve Gretel'' gibi hissediyorum.

Hemen sağ tarafımdaki ev de kötü kalpli cadının kek, çikolata ve pastadan yapılmış evi olmalı. 





Merdivenlerden yukarı çıktığınızda sağ tarafınızda 86 tane olduğu söylenen sütunlardan oluşan bir alan karşılıyor sizi. Yine beyaz mozaiklerden yapılma, mantara benzeyen bir tavan. Boşluklardan bazılarını yıldız şeklinde mavi, yeşil yıldız şeklinde mozaikler süslüyor. Fotoğraflarda sıkça denk geldiğimiz mozaik banklar bu tavanın üstünde bulunuyor. Bir başka deyişle, bu koloniel sütunlar bankların olduğu o açık alanı ayakta tutuyor.




Yukarı, bankların olduğu alana çıkıyorum. Kıvrılarak, kesintisiz bir şekilde uzayıp giden bankların oluşturduğu alanın ortası kum döşeli bir zemin. Bankların üzerinde oturmak ne mümkün; zira yer, gök insan. Park Güell'de iki insanın sevgilisiyle yaşayabileceği ıssız, romantik bir anı ancak bir yönetmenin kamerasından evdeki koltuğumuzda oturup televizyondan seyredebiliriz.
Açıkça söylemek gerekirse gözünüzde, gönlünüzde en tepelere yerleştirdiğiniz sevgiliniz bu banklarda  bir popoluk yeri bile zor bulabilir size.


Çok kalabalık. Buranın çok popüler olduğunu biliyorum fakat yine de bu insan seli canımı sıkıyor. Gaudi'nin parkında biraz sessizlik, biraz da mahrumiyet istiyorum kendime. Naylon bantla kapatılmış bantlı bir alanın fotoğrafını çekiyorum. Restorasyon sebebiyle değil de insanlara bankları görmek için fırsat yaratmak sebebiyle özellikle kapatılmış olabileceği daha makul geliyor gözüme. Bankların arkası Barselona, üst tarafı sınırsız özgürlük ve huzur duygusu veren orman.
Ormanın önünde size giriş izni veren asker gibi sıralanmış palmiyeler. Ne çok palmiye var bu şehirde!


Gaudi nerede yaşamış peki?

Gaudi'nin evi pembe biliyor musunuz? Yeşil renkli panjurları var. Pencerelerin üstündeki duvarlarda bana Dali'nin bıyıklarını anımsatan kırmızı süslemeler. Dış kapının önünde bir camekan.
İçeri girmek istemiyorum. Gaudi'nin burada yaşadığını biliyorum ama yaşlılığının son zamanlarında bu evden daha çok ömrünü verdiği Sagrada Familia'nın altında bir odada başını yastığa koyduğu söylentisi bana daha büyülü geliyor. O büyüyü bozmak istemiyorum. Büyücüler şatolarda yaşamalı, evlerde değil!






Şimdi yolculuk dünyanın en iyi futbol takımı sayılan Barselona Futbol Takımının Stadyumu Neucamp'a. Hep benim istediğim yerler olmayacak ya. Herkesin yüzü gülmeli değil mi?

19 Mayıs 2011 Perşembe

BARSELONA:2 Barselona'da ikinci gün:)


''Sokakları ağaçlarla donatılmış bu şehir beni bu haliyle şaşırtıyor. Yeşil, Barselona’yı tanımlamak için en doğru renk. Balkonların hemen hemen hepsinden çiçekler sarkıyor. Yemekleri ayrı bir keyif. Bu kadar lezzetli tapasları deneyip, çiçek sarkan balkonlarını görünce hemen hayal kuruyorum. Balkonda oturuyorum, tapasımın yanında çayımı yudumluyorum. Ne fantezi ama değil mi? Hem belki Almadovar balkonun altından geçerken benim şen kahkahamı duyup kafasını yukarı kaldırıp bu yüzyılın son keşfini yapabilir, kim bilir?''



     Bu ateşli Akdeniz şehrinde ikinci sabahım. Kaldığımız odanın bir balkonu var. Su ısıtıcısının içine su dolduruyorum. Kaynayan suyu bardağıma boşaltıp çay yapmak istediğimde siyah çayın olmadığını görüyorum. Kahveye uzanıyor elim. Benim için sorun değil ama odamızda çay yokluğundan hayal kırıklığına uğrayan mutsuz bir surat var. Elimde kahve fincanımla balkona çıkıp sandalyeye oturuyorum. Sandalyeye eşlik eden bir sehpanın olmaması canımı sıkıyor. Bu odada neden her şeyin eksik bırakıldığını düşünüyorum. İçimdeki hep yarım olanı tamamlama duygusu kabarıyor. Çiçeksiz bir saksı, masasız bir sandalye, içinde fotoğraf olmayan bir çerçeve ne derece bir bütün olabilir ki?

Kahvem keyif vermiyor. Günün sakinliğinde kendimi ve şehri dinlemekten vazgeçiyorum. Ateşli sokaklara inmeye karar veriyorum. Güzel bir kahvaltı yapmayı teklif ediyorum.
Kurduğum hayallerin eşliğinde yürüyorum. Kafamın içinde fonda devamlı bir müzik. Elbette gitar başrolde. Kırmızı fırfırlı etekli kadınlar... İspanyol kadınlarını her zaman beğenmişimdir ben. Tabii benim için İspanyol kadınları Penelope Cruz demektir. Her tarafı ağaçlarla bezenmiş Barselona sokaklarında, ben de Penelope Cruz edalarında dolaştım durdum. Saçlarımı kafamın tepesinde hiç toplamamaya çaba gösterdim. Baharın etrafı kuşatan yemyeşil ağaçların üstümde bıraktığı huzur duygusuyla ve cava’nın verdiği hafif coşkuyla önüme gelen tüm tapasları mideme indirdim. İtiraf ediyorum, herhangi bir vicdan azabı da çekmedim. Buraya gelmeden önce sessiz, sakin gecelerimden birinde Vicky-Cristina-Barselona’yı izledim tekrar. Şimdi Woody Allen’ın gözünden izlediğim Barselona’dan izler yakalamaya çalışsam da, şehir o kadar kalabalık ki koca puntolarla bana özel işaretler bırakılmış olsa bile görebilmem mümkün değil. İstesem de Scarlett Johansson ile canlanan Cristina’nın objektifinden gördüğüm Barselona’yı bulma şansım yok. Zaten buna ihtiyaç da yok. Bence herkes kendi Barselona tarihini yazabilir. Hemfikir olmamız gereken bir nokta var ki o da bu şehrin Anton Gaudi’nin şehri olduğunu kabul etmek!

Sokakları ağaçlarla donatılmış bu şehir beni bu haliyle şaşırtıyor. Yeşil, Barselona’yı tanımlamak için en doğru renk. Balkonların hemen hemen hepsinden çiçekler sarkıyor.Yemekleri ayrı bir keyif. Bu kadar lezzetli tapasları deneyip, çiçekler sarkan balkonlarını görünce kafamdan hemen bir kombinasyon yapıyorum. Balkonda oturuyorum, tapasımın yanında çayımı yudumluyorum. Ne fantezi ama değil mi?Hem belki Almadovar balkonun altından geçerken benim şen kahkahamı duyup kafasını yukarı kaldırıp bu yüzyılın son keşfini yapabilir, kim bilir?

Uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapmaya karar veriyoruz. Şehri, şehir turu yapan otobüslerin izinde takip edeceğiz. Plaça de Catalunya’da sıralanmış turist kalabalığının içinde bir müddet dolaştıktan sonra hangi tura bineceğimize karar vermeye çalışıyoruz. Önünde uzun bir kuyruk olan sırada beklemektense diğer tura binmeye karar veriyoruz. Kolay karar!

Şanslıyız. Sıranın en önündeyiz. Otobüse biner binmez biletlerimizi alıp üst kata çıkıp en ön sıraya oturuyoruz. Kulaklıklarımız kulağımızda. Böylece gezdiğimiz yerler hakkında bilgi alabileceğiz. Bazı yerler beni hiç ilgilendirmiyor. İnsanların limanda akın akın gittiği yerin bir alışveriş kompleksi olduğunu öğreniyorum. Otobüs koca binanın önünden geçip sonra tekrar geriye dönüyor. İçinde sinemalar, kafeler, restaurantlar ve alışveriş yapmak için mağazalar bulunan bir yere gitmeyi hangi gezgin ister ki diye düşünüyorum. Hey!!!! İnsanlar buraya Gaudi’yi tanımaya, tapas barlarında oturup yemek yemeğe, sarhoş olmaya geldi. Meşhur akvaryum da benim listemde yok. Uzun bir gezinin ardından Sagrada Familia'da otobüsten iniyoruz. Dışından etrafını dolaşıp bir fikir sahibi olmaya çalışıyorum. Kiliseyi uzaktan seyredilmek için altına sığınabileceğimiz bir gölge, ayaklarımızı uzatabileceğimiz fazladan bir sandalye ve içecek bir şeyler arıyoruz. En doğru köşeyi Starbucks kapmış gibi gözüküyor. Şimdi Starbucks nereden çıktı değil mi? Burada nedense her köşe başında bir Starbucks var.

Ooooh! Gel keyfim gel. Kilise buradan, gözlerimle ona dokunduğum yerden çok karışık geliyor gözüme. Büyüklüğünü, heybetini tartışmaya gerek yok. Bulunduğum noktadan bellerinden kemerle kilisenin tepesinden sallanan kırmızı formalı insanların kilisenin dışında yapım çalışmaları yaptığını görüyorum. İşte burada, Sagrada Familia’nın tam karşısında Starbucks da oturmuş, Gaudi’nin ''bitmeyen kutsal aile''sinin hâlâ süren yapımına tanıklık ediyorum. Bugün içeri girmeyeceğiz çünkü kiliseye giriş kuyruğu çok uzun. İçeceklerimizi bitirip biraz dinlendikten sonra tekrar otobüse binerek bu sefer Gaudi'nin bir başka eseri Park Güell'de inip parka ulaşmak için yokuşa doğru tırmanmaya başlıyoruz.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

BARSELONA:1 İLK GÜN NELER YAŞADIK?




''Şimdi pencerelerinden çamaşırların rüzgarda salım salım sallandığı sokakları gezmenin vaktidir benim için.''

İstanbul'un 7/24 yaşayan bir şehir olduğuna inanıyorum artık. Günün herhangi bir saatinde karşıma çıkan trafik sorunu benim için kanıksanmış bir durum. Beni şaşırtmıyor ya da kızdırmıyor. Peki ama ya sabahın körü?


     Barselona için sabahın çok erken bir saatinde ayaktayım. Rutin günlerimde yataktan kalkmakta zorlanan bu gezgin kişilik, sabahın beşinde bir kuş gibi havalanıyor yataktan. Akşamdan gelişi güzel hazırlanmış bavul sokak kapısının önünde. Üstüme bir şeyler geçirdiğim gibi atıyorum kendimi arabanın içine.


     Sırt çantamın içi dolu. Benim için önemli olan tüm alet edevat içinde. Ağır bu yahu diyorum ama ne yapalım gülü seven dikenine katlanacak. İçinde kalemim, defterim, biri SLR diğeri küçük dijital fotoğraf makinem, ekstra lens, el kamerası ve okusam da okumasam da bir kitap ve tabii ki yedek kitap :) Daha ne olsun değil mi?
Bu benim için yaza hızlı bir giriş, bir başlangıç. Bu sene görmediğim şehirlere doğru kanat çırpmak istiyorum. Görmediğim sokakları göreceğim, şehrin beni şaşırtmasına izin vereceğim. Birkaç sene önce yaşadığım bir Madrid maceram olmuştu; güzel, sıcak bir hava beklerken soğuktan iliklerime kadar donmuş, valimizde bulunan tüm kıyafetleri üst üste giyerek bir soğana dönmüştüm. Şimdi İstanbul'da üşüyen bünyemi, Katalan ülkesine teslim etmenin vakti.
Haydi yola!


     Saat 05.15 civarında Boğaz Köprüsünün üstünden camlarımızı aralayıp boğaz havasını içimize çekerek ilerliyoruz. 05.30 olduğunda İstanbul Atatürk Havalimanı önündeki trafiğin içindeyiz. ''Yok artık!'' desek de, trafiğin açılmasını bir müddet bekledikten sonra havalimanının içine adımımızı atıyoruz. Benim için eğlence başladı. İstese Alain de Botton havaalanında biraz daha konaklayarak on kitap daha çıkarabilir.
      Günlerden Pazartesi!
     Havaalanının içi çok kalabalık geliyor gözüme. Pazartesi rutini mi acaba diye düşünüyorum.                Yanımdan sırtına asılı ufak çantası ve omuzlarından çapraz askı ile geçirilmiş tenis raketiyle genç bir kız geçiyor. Belli ki tenis hayatının merkezinde. Benim tenis raketi uzunca bir müddet arabanın bagajında gezdikten sonra şimdi ayakkabı dolabının arkasında dinleniyor. Biliyorum ki ülkeler arası bir yolculuk yapma şansına hiç sahip olamayacak.
Gideyim artık Barselona'ya değil mi?

     3 saat 10 dakikalık bir yolculuk beni bekliyor. Uçağımız gecikmesiz kalkıyor. Uzun zamandır denk gelmediğim kadar iyi bir uçağa denk geldiğimiz için seviniyorum. Uçağın burnuna yakın bir yerde oturduğumuz için buram buram kahvaltı kokuları genzimi dolduruyor. Böyle küçük ve kapalı alanlarda sayıca hayli fazla yumurtanın pişme kokusuna tahammülüm olmadığı ve yumurtayı tamamlayan ek yemeğin haşlanmış tavuk sosisi olmasından dolayı kahvaltı teklifini reddedip, kahvemi alarak önümde duran küçük ekrandan filmimi seçerek, dış dünyadan gelen yemek kokularına burnumu tıkayıp başka bir yerlere yolculuk etmeye çalışıyorum. Ne zamandır seyretmeyi planladığım ama bir türlü denk düşüremedim film karşıma geliyor. ''Never let me go''(Beni asla bırakma) Hüzünlü bir film. Yolda olmamın verdiği sevinçle, filmin hissettirdikleri örtüşmüyor.

     Barselona Havaalanını beğeniyorum. Valizimizi alıp çıktıktan sonra hemen sağda gördüğüm ''danışma ofisi''ne giderek otelimize nasıl ulaşabileceğimi soruyorum. Karşımda duran ''caffe di fiore''yi geçip, merdivenlerden aşağı inip bizi şehrin merkezine taşıyan Aerobus yazan otobüslerden A1 güzergahına giden otobüse biniyoruz. Biletleri otobüsün içinden alabilirsiniz. Hediyesi kişi başı 5.30 Euro. Yolculuk 1 saat 10 dakika sürüyor. Dönüşte de havaalanı için aynı yolu katedeceğimizi düşünerek yolculuk süresini aklımızda tutmak üzere not ediyoruz. Yol boyunca pencereden dışarı bakarak yolu bitiriyoruz.

     İşte şimdi Barselona'dayız. Plaça de Catalunya'da inip, otelimizin bulunduğu Passeig de Gracia'ya doğru yürümekteyiz. Yürürken caddede sıralanmış mağazaları geçerek tek tek arkamda bırakıyorum. Uçakta yumurta, sosis deyip beğenmediğim yemeğin üzerinden çok zaman geçmiş. Karnımdan sesler duyuyorum. Hem biz buraya yemek yemeğe gelmedik mi?
Gördüğüm ilk tapas barda değilse de, zannederim ikincisinde dayanamayıp oturuyorum.




     Otelin kapısındayız işte. Merak edenlere bir tık uzaklıkta.

     Kapı, kalın kumaştan dokuma perdelerle kaplanmış yüksek duvarların tam karşısında duruyor. Bizi görür görmez otomatik olarak iki yana açılması gereken kapı açılmıyor. Haydaaaa!! Nihayet duvarın yanında ‘’bas ve bekle!!’’yazan zili görüyoruz. Basıp, bekliyoruz. Sonunda diyafondan bir ses geliyor ve kapı nihayet iki yana uzanıyor. İçerdeyiz, yaşasın! Nafile bir resepsiyon ve lobi arayışından sonra giriş katında lobi olmadığını anlayıp 1. kata çıkıyoruz. Otele girişimizi yaptırıp, 4.kattaki odamıza ilerliyoruz. Otelden ayrıldığımız dakikaya kadar da bir daha herhangi bir görevli ile karşılaşmıyoruz. Otel açısından güzel bir yöntem çünkü resepsiyonla bir bağlantı olmadığı için odadaki eksikleri bile istemiyorsunuz. Odamızı genel olarak beğensek de, konakladığımız günler sonunda otelin bir yıldızını söküp atıyoruz.


     Otelle ilgili bu kadar söylenip duruyorsam da, otelin yeri müthiş! Konum açısından söyleyecek fazla bir sözüm yok. Geldiğimden sonraki gün keşfediyorum ki sevgili otelimiz Gaudi'nin çok beğendiğim yapıtı Casa Batllo'nun  hemen yanı başı. Otelden aşağı doğru ilerlediğinizde Katalonya Meydanına gelip, oradan da ünlü La Ramblas'a ulaşabiliyorsunuz. La Ramblas'dan denize doğru yürüdüğünüzde ise sizi aşağıda bekleyen Kolomb ile karşılaşıyorsunuz. La Ramblas çok kalabalık bir cadde. Bu geniş caddenin iki tarafında da bir dolu mağaza, bar, cafe, pastane ve dükkanlar sıralanmış. Önlerinden arabalar akıp gidiyor. Arabaların geçtiği bu işlek caddenin ortasında geniş bir alanda trafiğe kapatılmış. Yol boyu gösteri yapanlar, üzerlerine giydikleri değişik kostümlerle dakikalarca kıpırdamadan durarak hayatlarını kazanmaya çalışan Katalanlar, turistlerin portrelerini çizen ressamlar, insanlar, insanlar...

     Bahar gelmiş buralara haberiniz olsun!


     Sonunda deniz göründü gözüme. Kolomb'da burada işte. Hemen denizin önünde. Kolomb'un karşısına geçip, limana varıyorum. Tekneler, yatlar, yelkenliler... Liman çok kalabalık. Sahil boyunca ilerliyoruz. Uzun bir kumsal var. Sahil kenarında bir duvar üstüne uzanıp, ayakkabılarımı çıkarıyorum. Biraz güneşlenen kalabalığa, biraz da denize giren çılgın azınlığa bakıyorum.

     La Ramblas caddesinde ben baharı yeni yeni yaşarken, burada bazılarımıza yazın çoktan geldiğini görüyorum. Keyifle etrafı seyrettikten sonra, daha önce denizcilerin yaşadığını bildiğim Barçelotta denilen bölgeye doğru yürüyorum. Şimdi bu büyük kalabalığa denizin ve kumsalın keyfini yaşatan bu bölgenin 1982 yılında Barselona'da yapılan Olimpiyatlar öncesinde bir yıkım ve yapım çalışması sonrasında bu hale geldiğini öğreniyorum.

     Şimdi pencerelerinden çamaşırların rüzgarda salım salım sallandığı sokakları gezmenin vaktidir benim için. Eskiden denizcilere ait olan bu sokaklar bana Balat'ı hatırlatıyor. Sokaklarda etrafta dolaşıp, bağırıp çağıran çocuklar, kapının önünde yan komşusuyla bakkalın karısının dedikodusunu yapan kadınlar görmeyi umuyorum. Kimi evlerin sokak kapısının üstünde bile çamaşırlar asılı. Alt kattaki evlerden birinin açık penceresinden ufak bir televizyonun karşısına oturmuş yemek yiyen bir adam görüyorum. Televizyon, yıllar önce Almanya'dan gelen mobilya kataloglarında sıkça gördüğüm, raflarının bir kısmına özenle ansiklopedi yerleştirilen dolapların kitaptan arta kalan bir rafına yerleştirilmiş gibi duruyor. Dolabın kaç yılından kaldığına garanti veremesem de, televizyon Türkiye'nin televizyonla ilk tanışma yıllarına denk düşer bence.


     O sokak bu sokak, o pencere bu pencere derken karnım tekrar acıkıyor. Geldiğimden beri gidenlerin övgüyle bahsettiği şu meşhur pazara uğrayamadım. Pazarın girişinde sağ tarafta olduğunu bildiğim yemekleriyle ünlü Bar Pinotxo'nun bu saatte hâlâ açık olmasını hayal etmiyorum. Yemeklerinin tadına başka birgün bakacağımı biliyorum ama. Umarım efsane sahibi de denildiği gibi oralarda olur.
Vakit akşam olmuştur artık.

Şimdi güzel bir yemeğin yanında Cava zamanı!