25 Haziran 2011 Cumartesi

Galleria Vittorio Emanuele...

Milano'nun meşhur pasajı Galleria Vittorio Emanuele...

Milano'nun delisi:)

Bizim evin delisi:)

24 Haziran 2011 Cuma

İşte Milano:)

















Kahire-Kızıldeniz Bir Bisiklet Yolculuğu

''Kızlar ve Babaları'' nı okuyorum ben de. Leylak Dalı' nın bugün içinden paragraflar yazarak bizimle paylaştığı güzel kitaptan bahsediyorum. İçinde bulunan yazıların duygu yüklü olmasının yanı sıra, yazarların kurduğu cümleleride çok sevdim. İçim burkuldu okurken, kaldi ki daha bitirmedim de kitabı. Çantamda taşıdığım kitabı ara ara açıp okuyorum.

Dün yorgun, koşuşturmalı bir günün ardından anahtarımı evde unuttuğumu farkedince, oğlumu arkadaşından alıp soluğu yakınlardaki Palladium AVM'de aldım. Yemeğimizi yedikten sonra, oğlanın da çok keyif aldığı D&R'a uğradık. Gezindik bir müddet. Sonra yeni çıkmış ince bir gezi kitabına denk geldim. ''Kahire- Kızıldeniz, Bir Bisiklet Yolculuğu'', Sibel Buğdaycı yazmış.

Bu sabah keyifle elime aldım kitabı, hem de işyerinde. Gezindiğim ilk 40 sayfaya bayıldım. Bir zamanlar Mısır'a 4 kız nasıl cesaret edip gidebildiğimize şaşırdım. Yazarın yazdığı satırları okurken yazarla Giza Piramitleri hakkında nasıl aynı şeyleri düşündüğümüzü görüp, hiç şaşırmadım. Sonra o gün beraber keyifli bir geziyi paylaştığım arkadaşlarımdan birinin bugün aramızda olmadığını hatırlayıp üzüldüm, ''hayat'' dedim, güzel yüzünü düşündüm. Bugünün ilk yarısını hem keyiflenip, hem hüzünlenerek geçirdim.

Giza Piramitleri'ne gittiğimiz an'a geri döndüğümde yaşadığımız hayal kırıklığını dün gibi hatırlıyorum. Ekrandan gördüğüm piramitler, çölün ortasındaydılar. Oysa benim gittiğim piramitler, şehrin tam göbeğinde, nerdeyse apartmanlara sırtlarını dayamışlardı. Mutlaka 'benim bir Bedevi görmem lazım'' diyen sevgili arkadaşım, gördüğü ilk Bedevi'nin ardından hemen yanımıza geri dönmüştü. Gittikleri değişik coğrafyalarda, gezdiği yörelerin iklim koşullarını yüzlerinde taşıyan insanların fotoğraflarını, fotoğraf sergilerinde gördüğümüzde hayranlık uyandırdığını ve sanatsal bir anlam taşıdığını ben de kabul ediyorum fakat güneşin kavurduğu ve derin izlerini üzerine bıraktığı Bedevi suratları itiraf etmeliyim  ki çok korkutucu.

Develere binmenin 3 kuruş, inmenin 50 kuruş olduğu Piramitlerin etrafında fotoğraf çektirmiş, sonra da aldığımız biletlerle Piramitlerin içine girip büyük hayalkırıklığına uğramıştık. Girdiğimiz kapı esas giriş kapısı değil, hırsızların açtığı lahit odasına giden en kısa yoldu. İçeri bir giren pişman, bir de girmeyen.

Şöyle diyor Sibel Buğdaycı,
''Piramitlerin gizemi müthiş bir hengamenin ortasında yokolmuş gibi. Yüzyılın insanı gizemini çözemeyince, onu yok etmeyi tercih etmiş anlaşılan.''
....ve şöyle devam ediyor ardından,
''Güneyin krallığının hüküm sürdüğü ancak şimdi kalabalıktan nefes alamadığımız bu yerde, neredeyse Piramitler'i göremeyecektik. Ama bu kargaşaya rağmen hâlâ var'lardı. Sadece artık isimlerinin Kırk Haramiler olarak değiştirilmesi gerekiyordu.Kırk Haramiler burada bir şeyler satan tüm Mısırlılarla, buraya gezmeye gelen -tabii biz de dahil- tüm turistlerden oluşuyordu.''

23 Haziran 2011 Perşembe

Milano

Milano'ya gittim ben. Hiç hesapta yokken. Birdenbire.
-Perşembe günü bir planımız var mı?, diye sordu sevgili koca.
-Yok, dedim. Yoktu zaten.
-Haftasonu Milano'ya gitmemiz gerekiyor, haberin olsun, dedi.

Böyle gelişti işte Milano yolculuğu.
Daha önce de bulunmuştum bu şehirde. Yine bir fuar sebebiyle gemiştik bu kente. Sonra buradan yine benzeri bir fuar için trenle benim güzel şehrim Paris'e geçmiştik. Trenle yolculuk yaparken yanımızdan Alpler geçip gitmişti. Muhtemelen o zamanda elimde kağıt kalem vardı. Como'ya gitmiştik Milano'dan. Milano'dan daha güzel bir yer olarak hatırladığım Como da, ne yazık ki o günkü beklentilerimi karşılamamıştı benim. Ne düşündüğümü, kafamda Como ile ilgili ne hayaller kurduğumu bilmesem de, hayran olmamıştım Como'ya. Hem yolda George Clooney ile falan da karşılaşmamıştım. Onun yerine çok uygun fiyata, harika çizmeler almıştım Como'dan. Tekrar Como'ya gidelim teklifime beni tanıyan yoldaş, gidelim de o ayakkabıcının yerini hatırlamıyorum baştan söyleyeyim diyerek cevap verdi. Hem Milano'da daha çok mağaza var, buradan al ne istiyorsan dedi.
Dedi demesine de, fiyatlar yanına yaklaşılacak gibi değildi. Alışveriş anlamında elim boş döndüm Milano'dan. Tavsiye isteyecek ve parası çok olan varsa aramızda, onlara tavsiyem gidip alışveriş yapmaları olacaktır; her yer şahane kıyafetler ve ayakkabılarla dolu. Ben de oğluma kitap ayracı alarak döndüm:) Uğradığım La Scala Tiyatrosu'nun satış mağazasından da üstünde Leyla Gencer fotoğrafı olan bir kitap  ayracı bulsaydım alacaktım ama oradan da elim boş çıktım.

Bir önceki seferim, kumaş fuarı niyetine gerçekleşmişti. Giderken içimden çok sıkılacağımı geçirdiysem de, bir sonraki seferlerde yol arkadaşlığından atılmamak için düşüncelerimi kendime sakladım. Nihayetinde bu fuarlar her sene aynı tarihlerde tekrarlanıyor. Ayrıca 'susmak, yalan söylemek değildir' diye düşünüyorum.En azından bu kadar masum bir konuda. Şansıma fuarımız gelinlik fuarıymış. Her genç kızın rüyası !

Fuarın kapısından içeri girer girmez etrafımdaki beyaz elbiseler beni hemen etkisi altına aldı ve yüzüme o kocaman gülümseme gelip oturdu. Nasıl gülümsemem düşünsenize, her yer gelinlik. Yıllar önce bu beyaz elbiselerden birini üstüme geçirmiş olmama rağmen, her bir gelinliğe dokunmak istedim. Oysa etrafım, bir gelinliğe sadece saten, güpür, dantel diye bakıp, gelecek sezonun moda kumaşının ne olacağını konuşan insanlarla çevrilmişti. Sevincimi gören arkadaşlar, ''Özlemcim, gel bize istediğin gelinliği giydirelim sana'' diyerek bıyık altından güldüler. Olsun gülsünler, kendileri bilirler.

Sonra şanslıyım ya ben, güzel bir şey oldu. Bir defile izledim ben. Dediklerine göre iyi bir modacının defilesiymiş. Amelia Casablanca. Tanıyormuş gibi davranmadım. Muhtemelen yemezlerdi. Ön sıralardan bir yere oturup defileyi izledim. İlk defilem olmasından mı yoksa sunulan kıyafetlerin gelinlik olmasından mı bilmiyorum ama içim mutlulukla doldu. Defilenin sonunda bir mankenle beraber podyuma çıkan Amelia ise iyiden iyiye şaşırmama sebep oldu. Çok beğenerek izlediğim gelinliklere ruhunu katan bu minicik kadın rahat seksenlerinin içindeydi.

Ne yazık ki, şimdi yanımda olmadığı için fotoğrafları yükleyemiyorum buraya ama akşam eve gittiğimde ilk işim buraya fotoğrafları koymak olacak.

Gelelim Milano'ya. Size Milano'nun orta yerinde yükselen kocaman Katedral'den bahsedebilirim ya da içinde lüks mağazaların bulunduğu büyük pasajdan; gel gör ki bu şehir benim şehrim değil. İtalya'yı çok sevmeme rağmen, burası bana İtalya gibi de gelmiyor. Her sokağın modayla dolu olduğuna hem fikirim. Sokakta yürürken ünlü bir mankenle çarpışabilirsiniz mesela; ama sorun şu ki ben bu mankenlerin çoğunu tanımıyorum. Hâlâ Cindy Crawford ve Claudia Schiffer yürüyor zannediyorum podyumlarda. Dolce Gabbana'nın önünde park etmiş üstü açık küçük arabaya bakıp, içinden çıkan dünyanın en ünlü modellerinden David Gandy'yi tanımıyorum.

Moda benim için alışveriş mağazalarında bulunan dükkanlarda gezinip, beğendiğim kıyafetleri kendi beğenim doğrultusunda giyip, Sex and the City seyretmek.

Ben de hal böyleyken, Milano yakınlarında bulunan Bergamo Şehrine gidip orayı gezeyim istedim ama fuarda geçirilen yorucu saatler, çalan saatin ziline inandırmadı beni. Bergamo seyahati de başka bir bahara kaldı şimdilik.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Seyirlik,Casa Batllo

İşte benim gözümden Casa Batllo...

Casa Batllo'nun hemen girişinde, merdivenlerin solunda sizi bu iki vazo karşılıyor.

Kıvrılarak ilerleyen merdivenler, binanın üst katındaki yolculuğun başlangıcı.

Hayran olduğum çalışma odası,mantar şeklindeki şömine ve yanlarında sedirler

Passeig de Gracia'ya bakan geniş salon.

Binanın içi...

Terasın bir kısmı...

Ejderhanın sırtında:))))

14 Haziran 2011 Salı

BARSELONA 5- Casa Batllo ve Gaudi

Barselona'dan döndüğüm günden beri, yeni bir yere gitmeye dair hayallere dalmamı gerektirecek kadar uzun bir zaman geçmemesine rağmen, hâlâ benim Barselona'mla ilgili yazmak istediklerimi tamamlayamadım. Bu durum, Katalan şehrinin bana verdiği rehavet duygusundan mı, yoksa İstanbul'a gelir gelmez, ister istemez hemen içine düştüğüm kargaşadan mı bilinmez, bir türlü son noktayı koyamadım yazacaklarıma. Hiç hesapta olmamasına rağmen önümüzdeki hafta sonu burada olmayacağım. Şans yine yüzüme güldü ve Barselona'da yaşadığım güzel günler gezi defterimde tam anlamıyla yerlerini bulmadan, bu güzel hayat başka bir şehirde bulunma şansı çıkardı karşıma. Oğlumun karnesiyle beraber bana da bir karne hediyesi geldi. Gerçi bende yoğun okul programıyla, iş programını birlikte başarılı bir şekilde geçirdiğimden dolayı, en az oğlum kadar haketmiştim bu hediyeyi. Şimdi mükafatımın keyfini doyasıya çıkarma vakti gelmiş, çatmıştır. Umarım gideceğim bu başka şehirde de beni güneşli sabahlar karşılar. Amma velakin gitmeden önce Barselona ile ilgili yazacaklarımı da toparlamak isterim ki, geldiğimde  yeni dünyalardan bahsedebileyim.

Barselona'nın Gaudi'nin şehri olduğunu bu şehre ayak basmadan önce çok kişiden duymuş olmama rağmen, nihai karar için bu şehre gitmem şarttı.( araştırmacı gazeteci 'ben')  İyi ya da kötü kendi kararımı kendim vermeliydim. Bu hayat dolu şehirle tanışmak için fazlasıyla geç kalmıştım bile. Gel gör ki, gezi defterimde yer almış notlarıma baktığımda, Barselona'dan önce korkunç bir tur şirketiyle gitmiş olduğum Madrid'in tadı damağımda kaldığından, bir hayli beklemek zorunda kaldım. -Olsun,dedim gittiğimde de. Kısmet bugüneymiş.

- Şimdi ne mi düşünüyorum?

Evet! Bu şehir Gaudi'nin Şehri. Tüm hayatını, ruhuyla bağlandığı bu şehre adamış bu insanın bu şehre verdiklerinin yanında ''Gaudi'nin Şehri'' tamlamasını sonuna kadar hakettiğini düşünüyorum. Ben Gaudi'nin bu şehre bıraktığı her bir esere ne yazık ki tek tek tanıklık edemedim.Elimdeki zamanı ne kadar dolu dolu kullanmaya çalışsamda, yine galip geldi zaman. Neyse ki göremediğim bu yerler, okumaktan müthiş keyif aldığım bir arkadaşımın yüreğinden dökülen büyülü sözcüklerle bana rehberlik etti. Gitmiş, gezmiş, görmüş kadar oldum.

Casa Batllo'dan bahsetmek istiyorum. Gözlerimi kapayıp, Barselona'yı düşündüğümde  Passeig de Gracia'daki bu ev gözlerimin önüne geliyor. Sagra da Familia'nın yüksek kulelerini, Harry Potter'da Yüksek Büyücülük Okuluna, o olmazsa Yüzüklerin Efendisi'nde Sauron'un büyülerini yaptığı şatosuna benzettim. Hâlâ süren hummalı çalışmalara yakından tanıklık ettim, Kilisenin içindeki çalışmaların çok hafiflediğine kanaat getirdim, asansör bileti almadığımdan en tepeye kadar çıkamadım. En alt kata indiğimde, kilisenin yapımıyla ilgili maketleri, Gaudi'nin yıllar süren çalışmalarını gördüm, hayranlık duydum, inanmakta zorlandım. Bir ömrün, bugün ''Bitmeyen Kilise'' olarak adlandırılan bu kiliseye adanarak sonlandırıldığını gördüm; fakat ben burayı sevmedim. Belki heybeti ve ihtişamı korkuttu beni.
Bilmiyorum ama içim Casa Batllo'da huzur buldu. Önümde uzanan kuyrukta birkaç kişinin peşi sıra girdiğim bu ev, bana Gaudi'yi daha kolay anlattı. Kapıdan içeri girdiğim o andan itibaren çıktığım ilk katta, Passeig de Gracia'ya dimdik bakan gözleriyle, bu evde bana orada bağdaş kurup oturma hissi veren şey neydi? Ejderhanın gözleri mi, dokunduğumda elime batan pullu gövdesi mi yoksa büyülü sözler fısıldayan boğuk nefesi mi?

Orada, hâlâ yaşayan bir canlı var biliyorum. Yoksa bunca insan, dünyanın dört bir yanından kalkıp bir evi ziyaret etmeye gelmez değil mi? Nasıl bir ev kapısından girdiğiniz ilk andan itibaren sizi sessizliğe davet edebilir ki?
Sessiz, yavaş ve dikkatli. Adım, adım ilerliyorum.

Burada, bulunduğum yerde oturmak ve zamanı durdurmak istiyorum. Kelimelerimin birbirine karışmasını, kavga etmelerini ve susmalarını bekliyorum usulca. Bu evde samimi bir aşk var. Benzerini daha önce hiç görmediğim şöminenin tam karşısındayım. Burası evin çalışma odası. Şömine, mantara benziyor. İki  yanında karşılıklı duran sedirler nice sıcak sohbetlere ev sahipliği yapmıştır. Kırmızı kordonun ardında kalan şöminenin iki yanındaki sedirlerde, bir kış gecesi harıl harıl yanan şöminenin sıcaklığında kitabımı okusam güzel olmaz mı?
Batllo ailesine ev sahipliği yapmış bu evde yıllar önce gürültüyle birbirine karışan tozlu sesleri saklandıkları yeden çıkarıp, duymaya çalışıyorum. Garip belki ama Senyör Batllo'nun tutkulu bir aşık olacağını düşünüyorum. Çılgın, laf dinlemez... Bir dalga gibi sahile vurup duran bu evde, çılgın bir dalganın üstündeyim. Köşesiz, kıvrımlı; kırmızı etekli, siyah uzun saçlı, ateşli bir İspanyol kadın gibi. Sagra da Familia'nın üstünde taşıdığı ince detayları tasarlamak için kırk yılını düşleyerek geçirmiş Gaudi. Dile kolay!

Şömineli çalışma odasından Passeig de Gracia'ya kendini fütursuzca açan, uzun pencerelerin içeriye ışığı davet ettiği geniş salondayım. Bu pencerenin önünde kısa bir süre aşağıda akıp giden günü seyrediyorum. Casa Batllo'nun önünde bu bahar gününde, nice baharı nice kışı birlikte karşılayan ağaçlara evin içinden bir selam yolluyorum.
Pencereleri açmaya yarayan minik tutamaçlar bile Gaudi tasarımı.

Teras, masalın en güzel kısmı. Anneannemin evinde mutfaktaki zemini süsleyen taşlarla döşenmiş teras, ayağımın altından akıp gidiyor; zira düz bir zemin değil. Bir müddet buradan gözüken diğer komşu evlere bakıyorum. Terasta zemin üzerinde gözüken çerçeveler, alt kattaki odaların tavandan ışık almasını sağlıyor.
Ejderhanın sırtına ulaştığımda, gülümsüyorum ejderhaya.Birbirimizi anladığımızı biliyorum. Son bir dokunuştan sonra, sessizce aşağıya doğru yürüyorum.

3 Haziran 2011 Cuma

Güzel bir haftasonu dileğiyle

Bana ait olan defterleri doldurmak ne güzel. İçine kayda değen, değmeyen her şeyi sığdırmak, yaşadıklarımı, gördüklerimi bir yerlere sıkıştırmak, bazı yazdıklarımın üstünü rengi farklı bir kalemle karalamak, kimi zaman üzülmek, kimi zaman aşka düşmek....
Bir deftere başlarken de mutluluk duyuyorum, son sayfasını doldurup kapağını kapatırken de. Çok uzak olmayan yakın geçmişimi doldurduğum çizgili sayfalarıma geri dönüp baktığımda geneli huzur ve mutluluk dolu cümlelerin birbirini takip ettiğini görüyorum. ''Huzur'' denen o güzel duygu satır aralarından süzülüp yanıbaşımda bir koltuğa oturup eşlik ediyor bana. Ben şimdi defterime Barselona'yı toparlamaya çalışırken, güzel bir haftasonu dilesem size ve kendime nasıl olur acaba?