25 Ağustos 2011 Perşembe

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-10 KOPENHAG


ANDERSEN'İN ŞEHRİNDEYİM.

Bu kadar uzun uzun gezdiğim her yeri, yaşadığım anlarla neredeyse aynı uzunlukta yazmama rağmen, yine de sanki aceleye getiriyormuşum hissiyle dolmam ne enterasan! Sanıyorum yazıya döktüğüm andan itibaren, gezinin sonunu getireceğimi bilmemle alâkalı bir durum. Oysa toparlamam lazım artık; zira yeni rotaları çoktan çizmeye başladım bile.

Mr.Andersen:)
    Bergen’den ayrılma vakti geldiğinde aldık çantalarımızı yine sırtımıza. Haritada önceden işaretlenmiş bizi havaalanına taşıyacak otobüsle buluşma noktamıza gidip, bu gezinin son şehrine yolculuğumuz başladı. Yolun sonuna yaklaştıkça oğlumun kokusu da artık burnumda tütmeye başladı.

     Şimdi artık Kopenhag’a gidiyoruz. Masal seven herkesin yakından tanıdığı Andersen’in ülkesine.
Akşam saatlerinde Kopenhag’dayız. Otelimiz hemen istasyonun arka sokağında. Hâlâ akşam gezmek için vaktimiz var. Otelimizden aşağıya dümdüz yürüdüğümüzde şehrin göbeğinde buluyoruz kendimizi. Hava biraz serin. Bu caddeyi bizim İstiklal Caddesine benzetiyorum. İki tarafında mağazalar sıralanmış, trafiğe kapalı yolda insanlar kafelerde oturmuş ya yemek yiyorlar ya da içkilerini içiyorlar. Ciddi bir kalabalık var etrafta. Kopenhag Moda Haftası’na denk gelmişiz. Sokaklara kurulmuş büyük boy ekranlarda, moda gösterileri yayınlanıyor, giriş çıkışların yasaklandığı kimi sokaklarda insanlar ellerinde içkileriyle kalabalıklar oluşturmuşlar, yüksek volümlü şarkılar sokakları inletiyor; benim hiç anlayamadığım ve sevemediğim sokak partilerinin tadını çıkarıyorlar.

     Kopenhag, bu gezide yanından kıyısından gezdiğimiz şehirlerin içinde en büyük ve kalabalık olanı gibi geliyor bana. Sokak üstündeki lokantalardan birinde, ısıtıcının hemen yanındaki masalardan birinde keyfe dalıyoruz biz de. Gecenin bu saatinde yapılacak başka bir şey yok zaten.

     Yemek güzel; karnımız doydu.

     Otele geri dönüp, odamıza çıkarken, resepsiyonda bir broşür çarpıyor gözüme.

    -Hayır, rüzgârda uçuşup elime konmasa da, bir şekilde bana ulaşacaktı biliyorum. Aradığım şey tam karşımda. ''Andersen’in izinde Kopenhag''

     Bundan başka ne arayabilirim ki ben burada?

     Sabah saat 10.30’da Turist Danışma Merkezi’nin kapısında buluşalım, rezervasyona gerek yok yazıyor.

     -Ne dersin, diyorum?
     -Sorun değil, cevabı aradığım cevap.

     Sabah beklediğimden de erken uyanıyoruz, kahvaltıya iniyoruz. Ben bu İskandinav kahvaltılarını çok sevdim.Daha önce de söylediğim gibi, birçok otelde denk gelmediğimiz şekilde çeşitlilik sunuyorlar. Konakladığımız bu 4. otel ve artık böyle güzel kahvaltılarla karşılaşmak şans olamaz diye düşünüyorum. Saat 10.30’da başlayacak turumuz için hâlâ 40 dakikadan fazla zamanımız olmasına rağmen otelimize çok yakın bir noktada bulunan Turist Ofisine doğru yola koyuluyoruz. Karşılaştığımız ofisin büyüklüğü, yoğunluğu ve kalabalıklığı açısından şaşkınlığa düşüyoruz. Biraz meraktan içeride olan bitene bakıyorum, biraz sonra dışarı çıkıyorum.

    ...ve Mr. Andersen ile göz göze geliyorum. 
   Onu tanımamam mümkün değil zaten. Kolunda zarafetle sallanan şemsiyesi, başını olduğundan daha uzun gösteren eski bilmedik zamanlara ait şapkası, beyaz gömleğiyle kombinlediği siyah yeleği, papyonu ve mor frağıyla ait olduğu tüm zamanın izlerini üstünde taşıyor.

Andersen'den masallar:)
İçkilerimizi yudumladığımız bu meydanda, eskiden suçlular kırbaçlanarak cezalandırılırmış.

Kopenhag'ın eski evi.
Savaşçı rahip
Kopenhag'ın eski yaya yolu.
Askerlerin nöbet değişimi
Andersen'in evlerinden biri, Nyhavn'da.
Ortadaki beyaz binanın 2.katında oturmuş Andersen. Yine Nyhavn'da.
     Ona doğru yürümemle beraber, o da bana doğru bir adım atıyor ve başlattığı keyifli konuşmanın içinde eriyip gidiyorum. 1800’lü yılların sonunda İstanbul’da bulunduğunu ve o zamanlar başka bir isim taşıyan şehrimi çok sevdiğini anlatıyor. Kendisi aynı zamanda bir gezgin! Onu sadece yazdığı masallarla tanımamam gerektiğini, aslında bir şair ve oyun yazarı olduğunu söylüyor. Kopenhag’a yakın bir yerlerde doğmuş kendisi, ayakkabı imalatçısı bir babanın oğlu olarak. Kendisinden baba mesleğini sürdürmesi beklense de, içindeki tiyatro aşkı Mr. Andersen’ı baba ocağından uzağa, gönlünde yatan aslana kavuşmak sevdasıyla Kopenhag’a düşürmüş. Tiyatro sahnelerinin tozunu bir oyuncu olarak yutamasa da, tiyatro için oyunlar yazarak sevdasını korumaya çalışmış.
     Kopenhag’ın kurulduğu eski meydana yürüyoruz beraber. Kendisinin eski dediği ve anılara gömüldüğü meydanın bir köşesini bugün McDonald’s, diğer köşesini Kentucky kapmış. Meydanın içine doğru ilerlemeden yanından yürüyoruz.
     Mr. Andersen düşündüğümün tam tersine çok konuşkan; anlatacak çok şeyi var. Beraber yürürken önünden geçtiğimiz evlerin önünde duran bisikletleri gösterip, halkın büyük bir çoğunluğunun işlerine bisiklet kullanarak gittiğinden bahsediyor. Kazandıklarının yarısını devlete vergi olarak ödeyen bu halkın, hayatlarından çok memnun olduğunu, insanlar arasında gelir dağılımı arasında büyük uçurumlar bulunmadığı için birbirlerini kıskanacak bir durumları olmadığını; bu yüzden de mutlu mesut yaşadıklarını anlatıyor. ''Danimarkalılar,'' diyor gururla, ''Mutluluğun parada, pulda, servette değil; içlerinde yaşadığını bilir ve yaşadıkları hayatın kıymetini bilirler.''
    Gezmeyi hayat biçimi olarak seçmiş bir kahraman var karşımda. Hiç evlenmediğini ama kalbinin hep aşklarla zaman zaman dolup, zaman boşaldığını anlatıyor; ya kendinden yaşça çok büyüklere düşmüş kalbi aşka, ya kendinden çok küçüklerle. Buğulanıyor mu gözleri ne yoksa?
     Ya annem gibi olsun istedim aşklarım, ya da kardeşim gibi; başka türlüsü olamazdı, sorumluluk alamazdım, yoksa nasıl ‘evet’ derdim yolların çağrısına, diyor.
     O yollarda ne çok arkadaş edinmiş kendine: Victor Hugo, Aleksandr Dumas ve niceleri...
    Geçtiği yer yolda, kalbini çarptıran maceralar yaşamış. Yolda olmak, yaşamı olmuş Hans Christian Andersen’in.

     Masallarına konu olan sokak lambalarının önünden geçiyor, her zaman oturduğu, arkadaşlarıyla keyifli sohbetler yaptığı kafenin önüne geliyoruz. Kendisini tanıyan garson hemen koşup yanımıza geliyor ve bize Danimarka’nın geleneksel içkisinden ikram ediyor. Elinde minik kadehiyle Mr. Andersen bize içkimizi nasıl içmemiz gerektiğini anlatıyor.

  -Yudum yudum içecek, her yudumda masanızda bulunan tüm arkadaşlarınızın yüzüne bakacaksınız, diyor. Ta ki baktığınız her surat size güzel gelene kadar.

  Bu görevi de yerine getirdik, şimdi Kopenhag’ın en eski evini görüp, oradan da Kraliçe’nin ve Prens’in konutlarının bulunduğu meydana askerlerin nöbet değişimini izlemeye gideceğiz. Danimarkalı’lar Kraliçe’lerini çok seviyorlar ve ülkelerini temsil etmesinden büyük mutluluk duyuyorlar. Bu bilgiyi merakıma yenilip, bir milyon euro maaş alan Kraliçe’nin de kazandığının yarısını vergi olarak verip vermediğini öğrenmek için sorduğum soruya yanıt olarak alıyorum. Yine de haksızlık olduğunu düşünüyorum.

     Yeni Liman anlamına gelen Nyhavn’a gidip, burada da Andersen’in oturduğu evleri görüyorum ve ayrılık vakti geliyor.

     -Çok keyifli bir yürüyüştü Mr. Andersen. Teşekkürler.

Günümün ilk yarısını böyle geçiriyorum işte. :))))

20 Ağustos 2011 Cumartesi

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-9 BERGEN


BERGEN
Norveç’in 2. Büyük şehri Bergen’deyiz. Bu şehir aynı zamanda Unesco Dünya Mirası Listesinde yer almakta. Akşam saat 21.30 gibi trenden iniyoruz ve şehre ayak basmış oluyoruz.


     İstasyondan çıkar çıkmaz seviyorum şehri. Kendi kendini sevdiren cinsten bir şehir burası, sizin onu sevmek için fazladan bir çaba göstermenize gerek yok. Şu ana kadar gezdiğim yerlerde görmediğimiz yapılar karşımıza çıkıyor. Büyük şehir havası yok burada. Çantalar sırtımızda, oteli bulduk mu tamam! Çok zorlanmıyoruz. Merkezde, küçük bir otel. Günün yorgunluğu ve midemin geçirdiği sarsıntılar göz önüne alındığında durumum ortada. Yemek yemem lazım benim. Ayrıca somon falan yiyemem ben, somon bastırmaz benim midemi. Makarna yiyeceğim ben, hem de yoğurtlu makarna.

     -Bakma bana öyle, diyorum. Ben anlatırım derdimi.

  Otele giderken gördüğümüz İtalyan bayrağının renkleriyle bezenmiş İtalyan restaurantına gidiyoruz. Mısırlı garson geliyor yanımıza hemen, istediklerimizi anlatıyoruz.

   -Tamam ama kasaya kadar gelip orada patrona vermeniz gerekiyor siparişinizi diyor.

    Patron, İtalyan. Bu durumda birbirimizi sevmeme şansımız yok değil mi?
   Açlıktan mı bilmem ama hayatımın en güzel ve en pahalı makarnasını yiyorum burada. Daha önce bir makarnaya 75 lira vermişliğim hiç yok, inanın. Helali hoş olsun ama verdiğim para:) Burada sadece bir gece kalıp, ertesi gün akşam saatlerinde Kopenhag’a gideceğiz. Plan böyle !

250.000 nüfuslu bir şehir, küçük. Akşam biraz serin. Merkeze inip yürüyoruz. Bugünlük bu kadar yeter çünkü artık pilim bitti.









     Ertesi sabah güzel bir Bergen sabahına uyanıyorum. Şehri gezmek için yeterince vaktimiz var. Otelden çıkar çıkmaz hemen bulunduğumuz yerden yürüyerek yavaş yavaş hareketlenmeye başlayan sokakları geride bırakarak eskiden balıkçı evlerinin olduğu dar ve karışık ara sokaklarda yürüyerek hem seyredip hem fotoğraf çekiyorum. Denizin kenarında keyifli keyifli şehre selam çakıyoruz. Küçük, renkli evler her tarafta. Otelimizde sabah kahvaltısı yok, kahvaltı etmedik ama acele etmiyoruz. Gezinirken kahvaltı edebilecek hem keyifli hem de uygun fiyatlı bir yer arıyoruz. Balık pazarının önünde duraklıyorum. Burası çok güzel. Şimdiden balıklar hazırlanmış bile. Sebzeler doğranmış ve pişirilmeye başlanmış. Tabii, sebzelerin hazır olması gerekiyor. Servis ederken yanına bir de seçtiğiniz balığı koyuyorlar; işte sana ziyafet. Tezgahta balıklarını satmaya çalışan kızla sohbet edip, kahvenin yanına somonun iyi gitmeyeceğine karar verip, gülüşüyoruz. Kesinlikle buraya dönüp, balık yiyeceğim. Kaçarı yok.











     Pazarın karşısında küçük bir fırına denk geliyoruz. Aldığımız bir sandviç ekmeğine peynirli bir sandviç yaptırıp, diğer ekmeğe ise tereyağı ile bal kombinasyonunu uygun görüyorum. Bal ve tereyağı; otelden kaçırdığım ganimet. Bu vesile ile gerektiği zaman ekonomik bir kadın olabildiğimi de ispatlamış oldum ben:) Ekmeklerin yanına iki tane de çay! Daha ne olsun diyerek yumuluyoruz fakir kahvaltımıza. Kahvaltı işini hallettikten sonra, Floien tepesine çıkan finiküler önündeki sırayı bizzat tespit ediyoruz. Tepeye çıkıp, panoromik bir bakışın peşine düşmeyeceğiz. Bunun yerine yolumuza devam edip Unesco Dünya Mirası Listesi’nde bulunan yapıları seyretmeye gidiyoruz. Bergen ile ilgili adres vermeye gerek yok. Şehir çok küçük. Otelden alınan bir şehir haritası fazlasıyla işinizi görecektir. Görülecek yerler belli. Burası keyfin merkezi ve kaybolmak ne yazık ki imkansız.

Şimdi İskandinavya’dayız işte.

Dik çatılı, farklı renklere boyanmış evleri ile burada hep bahsedilen, deniz kokulu İskandinav tadıyla karşılaşıyorum.

19 Ağustos 2011 Cuma

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ -8 FLAM YOLCULUĞU

FLAM YOLCULUĞUMUZ

NORWAY IN A NUTSHELL... ve trenimiz geliyor. Hemen kalabalıktan bir yol açıp, boş bulduğumuz bir kompartımanda manzaraya karşı oturuyoruz. İçime biletlerin numaralı olabileceği ile ilgili bir kuşku düşüyor ve ne yazık ki haklı çıkıyorum. Şans eseri doğru kompartımanda olmamıza rağmen, ne yazık ki doğru koltuklarda değiliz ve bize ait olan koltuklar ters yöne bakıyor.


    Yolculuğun en keyifli ve aynı zamanda en yorucu olan kısmına geldik. Tabii, tatilimizi de yarılamış bulunmaktayız. Oslo’dan Bergen’e gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bakalım bizi Bergen’de neler bekliyor?Kendi kendime yolculuğun tamamladığım kısmıyla ilgili, Stockholm mü yoksa Oslo mu sorusunu soruyorum. Duyduğum cevap, kesinlikle  Stockholm oluyor.
     Sabah erkenden kalkıp istasyona doğru yollanıyoruz. Birçok araç değiştirerek ve bu yolda bir de fiyord turu yaparak Bergen’e varacağız. Bu turu internetten satın alalı çok uzun zaman oldu. Bizim için seyahatin bu kısmı, olmazsa olmaz olan bölümü. Oslo Merkez Tren İstasyonuna yarım saat erken gitmemiz gerekiyor; biletleri onaylatacağız. Buraya gelmeden önce posta kutuma düşen bir elektronik postada, Oslo’da tren yollarının tamiratta olduğu ve bir müddet kullanılmayacağı yazıyor. 

Eyvah, diyorum ama ne fayda!

     İstasyonda kolaylıkla bu tura katılacak yolcularla ilgilenmek üzere bekleyen görevlileri buluyoruz. Önce gidip biletlerimizi onaylatıp, gerçek birer bilet haline dönüştürüyoruz. İnternet sitelerinde ''rüya gibi bir yolculuk'' ve ''dünyanın en güzel tren yolu parkuru'' diye anlatılan rotanın bir kısmını otobüsle yapacağız. ‘Hönk’ oluyorum, ne yalan söyleyeyim.

Gösterilen şekilde, tren yerine kullanacağımız otobüsler için sıraya giriyoruz. Trenin kalkması gereken saatle eş zamanlı olarak neredeyse 10 otobüsten oluşan konvoy yola çıkıyor. Orta yaşın üstünde ama etrafında bulunan tüm kadınlarla konuşma şeklinden anlaşılması hiç de zor olmayan, flörtöz bir otobüs şoförümüz var. Sevdim ben bu adamı. Havalı bir şekilde kullanıyor otobüsü. Arada sırada ön camın hemen önüne koyduğu kahvesini yudumluyor. Bir saatlik bir yolculuk yapıyoruz. Mutluyum çünkü ilk etapta yapacağımız tren yolculuğumuz neredeyse 4 saat ve biz sadece bir saatini otobüste geçirdik.

Böylece, Oslo Tren İstasyonundan Honefoss’a kadar otobüsle gelmiş oluyoruz. Şimdi kalabalık tren istasyonunda gelecek olan treni beklemekteyiz. Etraf çok kalabalık, her milletten insan tüm istasyonu doldurmakta. Çantaların üstüne, yerlere ve bulabildikleri tüm boş alanlara oturmuş insanlar bizi yolculuğun seyri güzel kısmına taşıyacak olan treni beklemekteyiz.

Tren yolculuğu başlasın artık!

     ...ve trenimiz geliyor.
     Hemen kalabalıktan bir yol açıp, boş bulduğumuz bir kompartımanda manzaraya karşı oturuyoruz. İçime biletlerin numaralı olabileceği ile ilgili bir kuşku düşüyor ve ne yazık ki haklı çıkıyorum. Şans eseri doğru kompartımanda olmamıza rağmen, ne yazık ki doğru koltuklarda değiliz ve bize ait olan koltuklar ters yöne bakıyor.
     Bu durum gerçekten hiç iyi değil. Yaptığım kapris değil, biliyorum ki midem ters yönde gitmeme izin vermeyecek kadar nazik. Görevliye durumu anlatıyorum fakat tren tamamiyle dolu. Bir saat sonra gözüm manzara falan görmez oluyor ve benim dolaşmam lazım diyerek yerimden kalkıyorum.

     Daha çok ilerlemeden keşfediyorum ki trende bir kafeterya ve bu kafeteryada rahat, istediğim yöne çevirebileceğim boş koltuklar var. Koşar adımlarla kompartımana dönüp, yol arkadaşımı kaptığım gibi bu koltuklara kendimi atıyorum. Bu yolculuğun sonuna kadar beni kimse buradan kaldıramaz. Sevgili koca yer bulmanın ve beni rahata erdirmenin keyfiyle hemen gidip kendine bir çay alsa da, benim midem buna izin vermiyor. Ben önümden akıp giden manzara eşliğinde azığımdan bir muz çıkarıp, midemi dinlendiriyorum. Yeşillikler eşliğinde ve keyifle, uzun bir yolculuk yapıyoruz.
Bu trenle yolculuğumuz Myrdal istasyonuna varmamızla sona eriyor.



     Olmamız gereken yerdeyiz.

     Yolculuğa başladığımız yerden çok uzaktayız şu an. Etrafta sağa solan savrulan deli bir rüzgâr var. İnsanlar buldukları yerlere sığınmaya çalışıyor. Ben mi? İçimde tarifi imkansız bir mutluluk dalgası... Çok mutluyum, hepsi bu! Öyle ki, esen rüzgâra bağrımı açmak, bu anı sonsuza dek saklamak istiyorum. Şu an, deniz seviyesinden 867 m. yükseklikte bulunmaktayım. Az sonra gelecek ‘Flamsbana’ denen tren ile deniz seviyesinden 2 m. yükseklikte bulunan Flam Kasabası’na doğru olan yolculuğumuz başlayacak. Flam Trenyolu üstünde bulunan en yüksek istasyon Myrdal İstasyonu ve ben şu an bu istasyonda bana gelecek olan treni beklemekteyim. Bu istasyona karadan bir ulaşım imkanı yok. Buradan istenirse rehber eşliğinde Flam Vadisine kadar yürünebilir ya da Kjosfossen Şelalesinin tepesine çıkılabilir. Bizim ne yazık ki böyle bir zamanımız yok. Peşi sıra birbirini takip eden bir yolda aktarmalar yaparak ilerlemekteyiz.

     Biraz sonra bineceğimiz trenle katedeceğimiz tren yolu, dünyanın en dik tren yolu olduğundan, mühendislik harikası olarak kabul ediliyor. Yolumuz 20 km. ve 20 yılda tamamlanmış. İlk deneme tren sürüşleri 1940 yılında buharlı tren ile yapılmış. Tren yolu üzerinde 20 tane tünel var ve bunlardan 18 tanesi insan gücü ile yapılmış.

      Gelen treni görebiliyorum. Keyfim yerinde.

    Trenin içinde coşkulu bir kalabalık ve insanların yüzlerinde saklamaya çalışmadıkları anlamsız kocaman gülümsemeler. Hayat bu olmalı işte diye düşünüyorum. Hep gülmeliyiz ve gülmek herkese yakışıyor.
Tren ilerledikten bir müddet sonra- ki çok uzun bir zaman geçmiyor- duruyoruz.

Kjosfossen Şelalesi
     Trenin içi hemen boşalıyor. Dışarıda, iki dağın arasında akan bir şelalenin tam karşısındayız. Bir yandan yağmur yağıyor. Sonra dağların arasından şarkı söyleyen inanılmaz bir melodi ve bir ses yükseliyor. ''Orta Dünya'' içinde bir yerlerde olmalıyım ben herhalde. Dikkatli baktığımda uzakta kayalıkların arasından çıkıp dans eden, yerel kıyafetlerle iki kadını görüyorum. Bulunduğum yerden, ayrıntıları çok net olarak görmek mümkün değil ama şahit olduğum sahne, beni benden alıyor. Bu seyahatin en romantik anındayım. Burası Fjosfossen Şelalesi.






     Trenin yolcularını uyaran düdüğüyle beraber tekrar trendeyiz.

    Yol üstünde, trenin içinde her yeni manzaranın peşinde trenin  bir sağına bir soluna, elimizde fotoğraf makineleriyle koşturup duruyoruz. Çektiğimiz fotoğrafları hiç tanımadığım yanımdaki adama gösterip, birbirimize nispet yapıp yaşadığımız anın tadını çıkarmaya çalışıyoruz. İnanın, bu anın tadını çıkarmak için ekstra bir şeye ihtiyaç yok. Kanımı harekete geçiren ender durumlardan biri seyahat etmek.
     Birkaç istasyonu geride bırakıp, bu sefer Finse’de duruyoruz. Tren tekrar boşalıyor. İşte, biraz daha ‘’kurtarılmış anlar’’ yaşıyorum. İstasyondan baktığım zaman kiralanabilecek bisikletleri görüyorum. Tren yolculuğuna burada ara verip, rehber eşliğinde ya da rehbersiz olarak trekking yapmak mümkün. Dilerseniz bisikletle hafifçe serpiştiren yağmurun altında, farklı bir deneyim yaşamakta mümkün. Yürüyüş yapan gruplar, donanımlı gözüküyorlar. Üstlerinde yağmurlukları, bölgede yürümeye uygun botları ve hatta yürümeye destek sağlayan batonlarıyla önümüzden akıp gidiyorlar.
Flam treninin içi:)
     Hadi, tekrar trene.

     Yolumuzun üstündeki istasyonları arkamızda bırakıyoruz.

     Büyüleyici manzarasıyla Flam kasabasına geldik işte. Bağlantılar arasındaki süre o kadar kısıtlı ki, başka bir şeye ayıracak vakit yok. Kasabanın içinde gezen trene binmek için gereken vakte sahip değiliz. Buna biraz üzülüyorum doğrusu. Bu güzel kasabada kalmak istiyorum. Keşke yolculuğumuzun bu kısmında bir gecelik ara verip, burada konaklama seçeneğini göz ardı etmeseydik diye düşünüyoruz.  Kasaba girişinde bir oteli gözümüze kestirdik bile. Bu yola düşecek olanlara, ben kalmasam bile burada kalınmasını gözüm kapalı tavsiye ederim. Günün kalabalığının akşamın hafif karanlığında dağıldığını da hayal ettiğimde, burada bir gece rüya gibi olmalı.

     Hay aksi, bu arada, fotoğraf makinemin kartı da doldu. Buraya gelmeden aldığım yedek kartı çıkardığımda, kartın makineye uymadığını görüyorum. Hata bende! Denemeliydim. Neyse ki, kasabada satın almak için kart buluyorum.





     Artık fiyord tekneleriyle fiyord turumuza sıra geldi. Bu kadar kısa sürede Flam kasabasında yapabildiklerimizin hepsi bu. Tekneye binip, çantamdan otelde hazırladığım sandviçleri çıkarıyorum. Tekne hareket etmeden önce yemek işini de hallettik işte. Tren yolculuklarındaki yanlış koltuk seçimlerinden sonra, teknenin doğru yerindeyiz.

     Yağmur serpiştiriyor. Teknenin kapalı kısmına mı otursaydık yoksa derken, yolculuk başlıyor ve yağmur kesiliyor. Hafıza kartını değiştirerek hayata döndürdüğümüz fotoğraf makinesi- inanım inat diyerek- bu sefer de ''benim pilim bitti'' diyor. Çantaya o zaman, diyorum ve kameramı alıyorum elime. Her şeye rağmen keyifle başlayan fiyord turumuz, teknedeki kalabalık Filipinli kadınlardan oluşan garip grupla daha da renkleniyor. Öyle ki, bir müddet sonra fiyordları bırakıp onlara bakmaya başlıyoruz.
     Fiyordun üstünde uçuşan martıları görüp, nereden bulduklarını anlayamadığım ekmekleri çıkıyor çantalarından. Ey dostlar, soruyorum sizlere,

     -‘İnsan kaç dakika martılara ekmek atabilir?’

     Bitmek bilmeyen ekmek atma durumları ve martıların ekmeklerin peşinde olmalarından dolayı aldıkları haz, anlatılmaz yaşanır demeliyim sizlere. Martılarla her Allah’ın günü işe gitmek ve eve gelmek için günde iki defa bindiği vapur sebebiyle bir hayli samimi olan koca, martıların az sonra kafamıza pisleyeceğini düşünüyor. Zorlukla tamamladığım bir saatin sonunda, neredeyse ‘eee, yeter artık, suyunu çıkardınız.’moduna tüm tekne olarak yaklaşmıştık. Yol arkadaşıma, ‘az sonra 8 numaralı kızgın bakışımla bakacağım ama’ dediysem de, engellendim.

     Martı eğlencesini, martıların Filipinlilerden sıkılarak terk etmelerinden sonra bu sefer grubumuz başka bir eğlence keşfetti. Kendilerini eğlendirmek konusunda üstlerine yoktu doğrusu. Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde olduğu gibi, Filipinli dostlarım o gün, fiyortlarda çocuklar gibi şendiler. Dünya Mirası Listesi kapsamında koruma altına alınmış fiyordlarda geziniyor ama fiyordlara gözlerinin ucuyla bile bakmadan kendi aralarında şen kahkahalar atarak çok eğleniyorlardı. Martılarla eğlenceleri bittikten sonra, bu sefer içlerinde daha zeki olanlardan biri, başka bir oyun buldu arkadaşlarına. Teknenin çıkması yasak olan kısmına, ranza merdivenine benzeyen kullanılmaması gereken yerden tırmanarak çıkıp, yanında çıkardığı arkadaşına da fotoğraflarını çektirmeye başladı.
''Eh, ön teker nereye giderse, arka teker de oraya gider,''derler.

     Üst güverte, artık işgal altındaydı.

    Görevliler, müdahale etmeye gelip, ahaliyi teker teker bulundukları yerden indirip, merdivenleri metal bir levhayla kapattılar. Bizim için fiyord yolculuğu bitmişti zaten. Dikkatimiz dağılmıştı çünkü Filipinlilerin teknenin yüksek bir yerine koydukları sandalyenin üstüne çıkıp poz verme anına gelmiştik ve tekne mürettebatı olarak bu anı da kaçırmak istemiyorduk!

Yollar...
Bize sunduğu güzellikler...
İyi ki gelmişim:)
Myrdal Kasabasındayız artık!
     Bu fiyord gezisi sırasında, Filipinli bakıcılarla ilgili kesin bir görüşe kavuştum. Teknede bulunan herkes için unutulmaz bir fiyord yolculuğuna imza atmış olduk. Benim fiyord turumda Filipinler aklımdan hiç çıkmayacak bir yere yerleştiler.

   Sakin sakin ilerleyen teknenin içinde dolaştığı fiyordların sonuna doğru yaklaşmıştık. Sognefyord’un bir kolu olan Aurlandsfyord üzerinde başlayan yolculuğumuz Gudvagen’da bitiyordu. Yavaş yavaş tekneden inip, bu sefer bizi Voss’a götürecek otobüse binmek için otobüs durağına gittik. Yorulmuştuk. Teknede yağmur olmasa da rüzgâr, bizi hamura çevirmişti. Otobüs yolculuğumuzla ilgili detayları pek net hatırlamıyorum bile. Uyuduğumdan değil! Bakıp da görmemekten! Sonunda otobüsümüz bizi Voss kasabasına getirdi. Sırt çantalarımızı yüklenip, yolculuğumuzun bizi Bergen’e ulaştıracak son kısmını tamamlamak üzere bizi bekleyen trenimize yerleştik. İstasyondan aldığımız dondurmaları mideye indirirken, artık yolun sonuna doğru ilerlemekteydik.



17 Ağustos 2011 Çarşamba

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ -7 VİGELAND HEYKEL PARKI



VİGELAND SCULPTURE PARK- VİGELAND HEYKEL PARKI

Oslo’da mutlaka görülmesi gereken bir yer var: Vigeland Heykel Parkı.

Oslo’nun şehir merkezinin 3 km kuzeyinde bulunan Vigeland Heykel Parkı, Oslo’da benim için listenin başında bulunan görülmesi gereken yerleren biri. Keşke bunu otelden çıkıp yürüyerek yapmaya kalkmasaydım. Geçen sene Paris’te ayağımı morartan şeyin sebebini bulamamış ve metroda ayağıma bavulumun çarptığını düşünmüştüm. Oysa yanılmışım, aynı etkenle yolculuk yapmaktayım şu an. En rahat olduğunu ve beni olası yağmur sularından koruyacağını düşündüğüm ayakkabı, parmaklarım üzerinde inanılmaz bir baskı yapmakta. Yeni bir ayakkabı almaktan başka çare düşünemiyorum. Parka kadar olan yolculuğumun sonunda ayakkabılarımı çıkarıyor, elimdeki suyla ayağımı yıkayarak, biraz dinleniyorum. 

Biraz daha iyiyim, parkı gezebilirim.

Demir, iki kanatlı kapıdan girdiğimiz park, bize kollarını açan kocaman yeşillikleriyle tüm ziyaretçilerini içeriye davet ediyor. Kapıdan içeri girdiğinizde, sağda Gustav Vigeland’ın heykelini görüyorsunuz. Kendisi, bana ve durumuma şöyle bir baktıktan sonra,

       -hadii, dedi, bana. Biraz dinlendikten sonra yola devam edebilirsin.

Ne yapayım? Vigeland Usta’da böyle dedikten sonra bana yola düşmek düşer.

Gustav Vigeland, Norveçli marangoz bir babanın oğludur. Bir yılbaşı gecesi işinden kovulur ve tası tarağı topladığı gibi Paris’te alır soluğu.

Bilin bakalım, kimin yanına gider?

-Rodin!

Bir sene kaldığı Rodin’in yanında eğitimini tamamlar ve tekrar Oslo’ya geri döner. Döner dönmez, yaptığı çalışmalarla, hem Norveç halkının hem de Hükümet Yetkililerinin dikkatini çeker. Bunun üzerine yetkililer kendisine Oslo’da büyük bir park teshis ederler.

İşte, bu park, o parktır. Ölümünden bir yıl öncesine kadar burada tam 212 tane heykel yaratır Vigeland.
Hayatın tüm evrelerini Vigeland’ın heykellerinde görmek mümkün: Doğum, ilk gençlik, yetişkinlik, yaşlılık.

Heykellerin her birinde farklı bir duyguya tanıklık ediyordunuz; kimi gözlerde neşe, kimi gözlerde hüzün var, kimisinde ise öfkeyle havaya kalkan bir el.

Park, altı bölümden oluşuyor: Ana kapı, köprü, çocuk oyun alanı, fıskiye, monolith ve yaşam döngüsü.

Oslo’nun maskotu durumunda olan ve İsveç’ce ismi ‘’Sinnataggen’’ olan ‘’Kızgın Çocuk’’ heykeli burada bulunmaktadır.

Vigeland Parkı, Frogner Bölgesindedir. Parkın özelliği, sadece tek sanatçıya ait 212 tane esere sahip dünyadaki tek park olmasıdır. Yaiamın döngüsünü anlatan park, aslında aynı zamanda Gustav Vigeland’ın da yaşam döngüsünü anlatmaktadır.

Bronzdan ve granitten oluşan 212 tane eseri sergileyen park, her zaman açık ve giriş ücretsiz.

Parkta, en çok ziyaretçi çeken yerlerin başında, yekpare tek taştan oyularak yapılan Monolith geliyor. 17 m. yüksekliğindeki bu abidenin üzerinde 121 tane figür var.

Bu yemyeşil keyifli mekanı anlatmak için ne söylesem eksik kalacağı için bolca fotoğraf ekliyorum.:)

OSLO- VİGELAND HEYKEL PARKI

Parkın orta kısmında bulunan fıskiye

Fıskiyenin etrafını süsleyen heykeller



Monolith

Monolith'e çıkan merdivenlerde bulunan heykeller

Merdivenin başka bir tarafında bulunan heykeller



Yaşlılığa dair heykeller

Köprünün üstünden bakış

Köprünün üstü

Gustav Vigeland

Köprüden...



Meşhur 'kızgın çocuk' heykeli

Nedense ünlü olmayan bahtsız çocuk!

Köprüden Fıskiye'ye giden yol