17 Ekim 2011 Pazartesi

Saatlerin Şehrine Yolculuk


Kış geldi galiba. İnsan oturduğu yerde daha fazla üşüyor. Evde olup şimdi pencerenin önüne yerleşip, üstünde insanı sıcacık tutan bir battaniyeyle bütünleşip, cama vuran yağmura dalıp gitmek var; amma velakin ne mümkün. Kurduğum hayalin içine akıp gittikçe insanı daha da bir üşüme alıyor.
Birkaç gün önce İstanbul'u güzel havalara teslim ettiğimi düşünüp İsviçre havasına doğru yola çıkmıştım. Gideceğim yerin havasına kendimi kaptırdığımdan, İstanbul'da havanın ne olacağı pek umrumda değildi. Bildiğim beni Cenevre'de soğuk bir havanın beklediğiydi. Sonra orada öğrendim ki, İstanbul'da da çok soğuk rüzgarlar esiyor, bu soğuk rüzgârlara bir de bardaktan boşanırcasına yağmurlar eşlik ediyordu.




Kış gezmelerini pek sevmem aslında. Benim için gezmelerin mevsimi hep baharlardır: son ya da ilk bahar. Soğukta gezmek zordur çünkü. Biraz dolaşmanın peşini, aralıkların çok kısa tutulduğu kahve molaları alır. Pek tabii, kahve molalarının kötü bir yanı olmasa da, insan belki de bir daha bulunamayacağı o yabancı şehri tanımak, karış karış gezmek ister. Cenevre'ye ayak bastığımız ilk gün hafiften esen rüzgârla beraber güneş ucundan ısıtıyordu yine de insanı. İçimde de şehre ilk kez gelmiş olmanın verdiği kaşif ruhu... Soğuğa bana mısın demedim yani. Hafif tatil ilkesiyle sahip olduğumuz tek bavulu odaya fırlatıp montları üstümüze çektiğimiz gibi attık kendimizi sokaklara.

Yeni bir yerde olmanın karşı konulmaz heyecanının yerini, yürüdükçe suratımıza sertçe vuran rüzgârla beraber yağmur aldı. Çantamdan beremi çıkartıp kafama taktıktan hemen sonra sevgili kocanın gözlerinde beliren ona da bir bere vermemi umut eden duygu yüklü bakışın yerini, hemencecik hayal kırıklığına uğrayan yüz ifadesi aldı. Hayal kırıklığına uğramak ne kolaymış meğer diye düşündüm. İçimde yine de kendimi suçlayan bir yan bulamadım. 20 senedir soğuk havalarda bere takılması gerekliliğiyle ilgili ısrarıma hep karşı çıkıp, sonunda sinüzit ile kardeş olan koca, yine de bere takmamaktaki ısrarını sürdürüyordu.

Aman Allahım dedim içimden, yoksa şu an bir beresi olmasını mı istiyordu.
- Bana bere almadın mı yoksa ?!!!??xhöxxx!!!!  sorusuna,
- Hayır, aldığım bereleri hiç takmadın ki bugüne kadar, cevabını verdim.
Zafer ânım nedense pek keyifli gelmedi bana, oysa yıllardır bu ânı bekliyordum.

Soğuğa karşı göğsümüzü gere gere, kocaman Leman Gölü kıyısından ilerleyerek otelin ters tarafına, lüks mağazaların, kafelerin, restoranların olduğu bölgeye ulaştık. Karşımıza çıkan ilk Zara mağazasında, hadi sana bir bere alalım önerim, ikilettirilmedi ve sevgili kocanında kafasını sıcacık tutacak bereyi edinmiş olduk. Bu karar, çok yerinde verilmiş bir karardı. İlk günden sonraki günler, soğuklar daha da şiddetlendi.





Cenevre'nin merkezi çok büyük değil. Etrafta umarsızca gezinmek mümkün. Cenevre'de hemen hemen herkes Fransızca konuşuyor. Şehir Fransa ile sınır komşusu. Binalar Fransız binalarıyla aynı mimaride. Daha geniş caddeler ve sokaklar olsa, Paris'te olduğunuzu düşünebilirsiniz.Şehrin ağırbaşlı bir havası var, yaşını başını almış, görmüş geçirmiş aristokrat bir kadın gibi, nerede durması gerektiğini biliyor.

 Göl, yanılmıyorsam Avrupa'nın en büyük göllerinden. Zaten bir gölden daha çok, içdeniz gibi. O kadar büyük yani. Ertesi gün yaptığımız tren gezisinde, gölün bir türlü bitmemesi karşısında oldukça hayrete düşüyorum. Etraf yemyeşil, göl masmavi ve tertemiz, bulutlar birbirinin üstüne yığılmış. Ne kadar gezmek ve gittiğim yerleri tanımak, yemek, içmek, keyfe dalmak, kalemimle kağıdımla olmadık yerlerde buluşmak ve hayallere dalmak benim için bir gezinin esas amacı olsa da, Louboutin mağazasının önünde hayran bakışlarımla dakikalarımı geçiriyorum. Şehirde her şey ahenk içinde. Burası ''Saatlerin Şehri ''.

Tanıdığım tanımadığım bir dolu saat mağazası var: Tag Heuer, Pierre Balmain, Omega, Patek Philippe, Vacheron Constantin...

Benim Swatch'im pek bir çaresiz, pek bir gariban kalmış yanlarında.

Saat markalarını temsil eden yüzler vitrinlerde kocaman afişlerle boy gösteriyorlar. Koca kişisi saatleri seyrediyor, seyrediyor, seyrediyor. Beğendiği saatte ucuz değil ki, yapayım bir ablalık, duymamazlıktan geliyorum.

Yemeğimizi büyük bir mağazanın her türlü yemeği sunduğu yemek katında yiyoruz. İçerisi çok kalabalık, kendimi ortaokul yıllarında yemekhanede gibi hissediyorum. Çin yemeklerinde aklım kalıyor ama gözüm o uzun kuyruğa girmeyi yemiyor.

Yağmurlu, o ilk günde Cenevre sokaklarında turluyoruz. Hastalıktı, yorgunluktu derken bu tatili hakettiğimizi düşünüyoruz. Gezmek için geçerli sebepleri bulmak huyumdur zaten.

Cenevre'yi turladıktan sonra, bir sonraki gün önce Montreux'ye gideceğiz. Sonra oradan bineceğimiz panaromik trenle dağlara çevireceğiz yönümüzü.



13 Ekim 2011 Perşembe

Annecy

Sabahın erken saatinde düşüyoruz yollara. Cenevre'nin 30 km güneyinde Annecy isimli bir Fransız şehrine yolculuk. Daha önce Annecy'ye gitme düşüncesi aklımıza düştüyse de, yolumuz bu kadar yakına düşmemişti. Şimdi bu fırsatı kaçırmamak düşüncesindeyiz; zaten günlerden Pazar ve Cenevre'de her yer kapalı.

Otelimize çok yakın bir mesafede bulunan otobüs garına hafiften serpiştiren yağmurla beraber sallana sallana yürüyoruz. Etraf oldukça sessiz. Bilet gişesine girdiğimizde Annecy'ye kalkan otobüsü bir dakikalık bir gecikmeyle kaçırdığımızı anlıyoruz. Birbirimize suçlayıcı bakışlar fırlatsakta, şimdi kavga zamanı değil.

Sonunda bizi Annecy'ye götürecek otobüse binip şoförün arkasındaki koltuklara yerleşiyoruz. Etrafı izlemek için en uygun koltuklar bunlar. Bizi Cenevre'den Annecy'ye götürecek otobüs 1.5 saat sürüyor ve otobana girmeden yolumuzun üstündeki tüm kasabaların içinden geçerek ilerliyoruz. İsviçre-Fransa sınırını geçtiğimiz noktada sınır polisleri tarafından durdurulup, pasaport kontrolüne tabi tutuluyoruz. Anladığım kadarıyla çok sık yapılan bir kontrol değil, kaldı ki dönüşte sınırdan hiç durmadan geçiyoruz.

Bu otobüse binip, 30 km için uzun sayılabilecek bu seyahati yaptığım için çok mutlu oluyorum; başka türlü bu kasabaları görme şansım olmayacaktı.

 Etrafa baka baka ulaştığımız Annecy'de otobüsten indiğimizde şehrin kalbini bulmakta hiç zorlanmıyoruz. Havanın birazdan ısınması gerektiğini düşünüyorum. Annecy bizi sokaklarına kurulmuş pazar yeriyle karşılıyor. Etraf cıvıl cıvıl. Peynir tezgahlarının önünde uzun kuyruklar ve hararetli konuşmalar var. Tadılan, keyifle damaklarda şöyle bir çevrilen peynirler paketlenip çantalara atılıyorlar. Kalabalığın bizi taşıdığı yere doğru ilerliyoruz. Elimizde bir harita yok ama zaten haritaya ihtiyaçta yok. İçimdeki pazar alışverişi yapmak isteyen sese kulak vermek istemiyorum; domateslerin, peynirlerin, mini havuçların ve benim pek sevdiğim incecik börülcelerin yanından acıklı gözlerle geçiyorum.

Annecy pazarında iç açıcı görüntüler
Resim yazısı ekle
Pazarda en çok rağbet gören tezgahların başında peynir tezgahları geliyor.
Kalabalığın içinden sıyrılarak taşlarla döşeli yoldan yukarı doğru ilerliyoruz. Bizi yukarıda geniş bir meydan ile büyük bir kilise bekliyor. Saint-Maurice Kilise kapalı olduğu için içeri giremiyoruz. Bir müddet buranın keyfini çıkarıp, tekrar aşağı inip kalabalığın arasına karışmaya karar veriyoruz. Bu kısa yol üzerinde birkaç otele ve odalarını kiralayan evlere rastlıyoruz.






Kanalların üstünde kurulu tezgahlarında ürünlerini satmaya gelmiş köylüleri seyretmek çok keyifli ama burnumuza gelen mis gibi kokular ve cıvıl cıvıl tezgahlar bize yemek molası için uygun zamanın geldiğini hatırlatıyor. Kanalların arasında yaptığımız kısa yürüyüş sonrasında yemeğimizi hem nerede yiyeceğimize karar veriyoruz, hem de tok karınla peynir alışverişi yapmanın daha akıllıca olacağına. Paylaşmak niyetiyle bir pizza ve ne olduğunu bilmesemde harika bir sosla güveçte yapılmış bir patateste karar kılıyoruz. Tadına baktığımızda doğru kararlar verdiğimizi anlıyor ve her şeyi keyifle midemize indiriyoruz. Üstüne kahvelerde cila oluyor yediklerimize.

Dışarı çıktığımızda pazar tezgahlarının toplandığını görüyoruz. Sokaklar tertemiz, nerdeyse hayal gördüğümüzü düşüneceğiz. Karnımız tok olduğundan alamadığımız peynirlerin ardından, 'neyse, kısmet değilmiş' cümlelerini yuvarlayarak pek üstünde durmuyoruz. Daha sonra Cenevre'ye döndüğümüzde eve getirmek üzere aldığımız peynirlere verdiğimiz para, yaptığımız hatayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor.

Kanallar arasında dolaşıp Palais de I'Isle etrafında fotoğraf çekiyoruz. 12.yy'da başka şehirlerden gelen önemli ziyaretçileri ve kontları ağırlayan etrafı sularla çevrili, taştan yapılmış bu bina daha sonraki yüzyıllarda hapishane olarak kullanılmış.

Palais de L'lsle







Saatler hızla ilerliyor. Hava öğleden sonra insanın içini ısıtmaya başladı. Annecy Gölü etrafında dolaşmanın, Fransız Alplerinin sizi sarmaladığı bu ılık ama sisli havada göl kenarındaki bankların üstünde oturup keyfe dalmanın vakti...

5 Ekim 2011 Çarşamba

İLK DURAK VERONA

ROMEO VE JÜLYET'İN ŞEHRİNE KEYİFLİ BİR YOLCULUK


Erbe Meydanı-Meşhur Caffe Filippini











Jülyet o pek meşhur balkonuna çıkıp neler düşünmüştür acaba? Hülyalı, yarı aralık gözleri uzaklara dalmış gitmişken Romeo ile ilgili ne hayaller gelip geçmiştir aklından, gönlünden?

Pek tabii, kavuşulan bir sevda olsaydı bu aşk, belki bugün kulaklarımıza kadar olan yolculuğunu da yapmamış olacaktı. Gerçi, böyle bir sevdanın yaşandığı, hatta ve hatta Jülyet'in yaşadığı ile ilgili kesin bir bilgi bile yok kimsenin elinde...

Fakat tüm bunlara rağmen, Shakespeare'in kaleme aldığı Romeo ve Jülyet efsanesi bugün hâlâ sürüp gitmekte. Üstüne koltuğa gömülüp zevkle seyrettiğimiz filmlerin de ayağımıza kadar getirdiği şehirler, romantik komediler ve hayaller var.

''Letters to Juliette'' benimle Verona'yı tanıştıran film. Beni bulunduğum ortamdan alıp başka bir şehre taşıyan, yüzümde gülümseme bırakan her film benim için güzel. Kaldı ki İtalya'nın romantik bir şehrine yolculuğa mümkün değil 'hayır' diyemem.

Kendi reel hayatımda da 'hayır' diyemedim ve önceden planlanan Toskana seyahatinin başlangıç tarafına bir de Verona ekleyiverdim. Şimdi aynı Hobbit gibi; gidip, görüp, anılarıma kaydettikten sonra yaşadıklarımı iyi ki gitmişim diyorum.


Şehri inanın anlatmama gerek yok, biraz kente ayrılacak zaman ve sunacağınız hoşgörü ile Verona sizi alıp tüm gizli sokaklarına, tüm meydanlarına alıp götürüyor. Erbe Meydanına doğru ilerlerken Jülyet'in evi bir selam çakıyor size... Sağlı sollu sıralanmış pastaneler, hediyelikçiler derken, meydanı çevreleyen restaurantlarıyla Erbe meydanında buluveriyorsunuz kendinizi. Sıcak, küçük ve samimi... Buranın büyüsüne kapılmamak, burada kısa bir süreliğine bile olsa çöreklenip etrafın akan giden huzuruna kapılmamak elde değil!

Erbe Meydanını serinleten romantik çeşme
Meydanın orta yerindeki küçük havuzun suyunda oynayan çocukların neşesine ortak olmak istiyor insan; ayakkabılarını çıkartıp, küçük ayakların yanında serinlemek.

Dante
Burası inanın büyüleyici...
Erbe Meydanından şöyle az biraz uzaklaşacak olsanız karşınıza kocaman bir heykel dikiliyor, hemen başka bir meydanın ortasında. Beatrice'e olan aşkını anlata anlata bitiremeyen Dante.

Romeo'nun evi bugün özel bir mülkiyet. Etrafı kale surları gibi yüksek duvarlarla çevrelenmiş, içinin nasıl olduğunu hayallerime teslim eden bir ev... Hayal kurmayı seven biri olarak benim için sorun yok.

Bir gün önce gördüğüm Jülyet'in balkonuna biraz bencil bir plan yapıp, ertesi günün ilk ışıklarıyla beraber gidiyorum. Bu tatilde bize eşlik eden bir oğlan çocuğu olduğundan, onu yatakta babasıyla beraber bırakıp, kendi adımlarımı dinleyerek düşüyorum yola. Yalnız olmanın keyfi de bir başka güzel. Jülyet'in evine az kala, yolun üstünde bana gülümseyen pastaneye girip adını bilmediğim sabah atıştırmalarından alıyorum kendime yanında bir kahveyle beraber... Yaşadığım keyfi sonuna kadar götürmekte kararlıyım. Az sonra Jülyet'in balkonuna çıkacak, damağımda titreşip duran az önceki enfes lezzetle beraber romantik hayallere dalacağım yerde şöyle düşüneceğim.
     '' Hay Allah, şimdi bu balkonda benim fotoğrafımı kim çekecek peki?''

Tek başına Jülyet'in romantizmini paylaşmanın da elbet bir bedeli olacak diye düşüneceğim.
- Hayır, kimsenin benim fotoğrafımı çekmesini istemiyorum. Böyle bir karenin, insanı seven bir yürekten çıkması gerektiğini düşünüyorum. (kimbilir belki de orda oturan yaşlı görevlinin asık suratı bana böyle düşündüren)
Kaldı ki balkonun altında oğlum tarafından çekilmiş koca kişisinin ve benim gayet titrek fotoğraflarımız var. Tatilin ilk günü sebebiyle oğlan daha olayı kavrayamamış vaziyette ama fotoğrafları çekmekte ısrarcı.

Şimdi çok yazı yazmayayım diyorum. Biraz fotoğrafla sizi hemen Verona ile tanıştırıvereyim.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Vay bee Ekim ayındayız!

Üstüme yapışıp bir türlü gitmek bilmeyen bu tembellik durumundan kurtulmam gerek artık! Yazılacak o kadar çok şey varken, elim nedense bir türlü klavyenin tuşlarına gitmiyor. Şimdi yazmaya çalışıyor olmam; artık bu döngüyü bir tarafından kırmak istememden sebep.

Fena bir yaz da değildi üstelik. Bolca gezmeli, bolca eğlenmeli. Çok keyifli bir Toskana seyahati yaşandı mesela, anlatılmaya değer bir dolu anı var belleğimde.

Sonra oğlan durduk yerde kolunu kırdı okulun açılmasına 3 gün kala. Ne olduysa ondan sonra oldu zaten. Kendimi oğlanla iş arasında koşuşturup dururken buldum.

İş görüşmeleri,  çok yakından tanıdığım sıradan iş saatleri, araya sıkıştırılmış işten kaçıp gitmeli kahve kaçamakları, oğlanın kolu kırık diyerek akşam onunla beraber ödevini yapma durumları, başka şehirlere yapılan günübirlik gidip gelmeler...

Hayatım bu aralıkta gidip gelirken araya sıkıştırılmış kitaplar...

Eylül'ün geçtiğini farkedemedim ben...

Oysa her şey planladığım gibi olsaydı, sevdiğim bir şehirde olacak, ağaçlardan yerlere dökülen hazan yapraklarını orada karşılayacaktım. Yaşadığın yerden başka bir yerde gözünü açmak demek, alıştığın yerin dışında olana daha dikkatli bakmak, keyfini çıkarmaya çalışmak demek benim için. Keşke burada yaşarken, yaşadığım ortamın güzelliğinin farkına varabilsem, daha telaşsız yaşabilsem.

Ekim öyle böyle daha bir güzel başladı benim için. En azından uyanma saatim geldi; Eylül'ü kaçırdığımın farkına varıp, Ekim'in tadını çıkarma fırsatı var önümde.

Bu haftasonu artık her şey normale döndüğüne göre keyfi yapmaya gidiyorum. Birkaç gün olmayacağım buralarda.

Döndüğümde artık daha enerjik olağım söz veriyorum kendime. Oğlanın çıkacak alçısıyla beraber, hayata kaldığım yerden keyifle devam etmek niyetim.

Hepinize keyifli bir hafta dileğiyle...