15 Kasım 2011 Salı

Alplerin eteklerine yolculuk: Chateau D'oex

Groupe MOB ile Cenevre'ye kadar gelmişken, bir de Alplerin eteklerine uzanayım, Şu Panoramik Trene binip kendi keşfimi kendim yapayım, şu meşhur çikolataların içine katılan lezzetine doyum olmayan tazecik sütlerin sahibi kocaman İsviçre ineklerinin otladığı dağları bir göreyim diyorsanız benim izlediğim yolu sizlerde takip edeceksiniz arkadaşlar!


Bu trenlere ulaşmak için yol kolay. İnternet tarayıcınıza 'Groupe MOB' yazınca treninize giden yol açılıveriyor. Burada içine atlayıp, kıvrılan dağ yollarında keyfine varabileceğiniz çeşit çeşit trenler, güzergahlar var. "Paşa gönlünüz ne dilerse, o yolun peşinden gidin!", derim ben. Mesela seçenekler arasında ''Çikolata Treni'' bulunmakta. Az gidip, uz gidiyorsunuz, kakaonun burnunuza buram buram değdiği yerde duruyorsunuz; çikolata nasıl yapılırmış, nasıl hapur hupur yenirmiş bir de İsviçre'de bakıyorsunuz. Bu seyahat sırasında diyet miyet yapmıyorsunuz ama! Zaten seyahattesiniz, bolca yürüyorsunuz ve yediğiniz bol kalorili ve lezzetli herbir şeyciği de yakıyorsunuz, bilesiniz!
Ya da bilmeyiniz! Ama yiyiniz!

Bu nostaljik ya da panoramik trenlerle yapacağınız seyahatlerde son istasyona siz karar veriyorsunuz. Alplerin eteklerinde tırmana tırmana yol alarak, Lozan'a kadar gitmeniz mümkün.


Tren dağların arasında akıp giderken camın arkasından yeşilin farklı tonları geçip gidiyor; yağmur hızından ödün verecekmiş gibi görünmüyor; trenle yarışıp durduğunu düşüneceğim nerdeyse. Yine de yüksek camların arkasında hızla giden bir trenin sıcak koltuklarında oturup, etrafı seyre dalmak çok keyifli.

Hayatta hiçbir şey hızla giden bir trenin camından seyre dalmak kadar keyifli değil.
Evet, fotoğraf çekemiyorum, çektiklerimde de camın ıslaklığı ile benim cama yansıyan görüntüm birbirine karışıyor. Yolun ilerleyen kısmında senenin ilk karını görüyorum.


Chateau D'oex Tren İstasyonu
Yolun sonunda inmeyi tercih ettiğimiz istasyona varıyoruz. Bu sene şansıma bolca tren yolculuğu düştü ve trenlerinin hepsinin ''kara'' olmadığını öğrendim. 😀


Trenin sıcağından dışarının soğuğuna atıyoruz kendimizi. Yüzüme acımadan vuran rüzgârla karışık yağmura vücudumun adaptasyon göstereceğini düşünüyorum.

Chateau D'oex...

İstasyondan çıktığımız anda karşımıza çıkan hemen hemen ilk kafenin sıcaklığına vuruluyorum. Adaptasyon bekleyecek pek vaktim yok. Sıcacık bir çay içmek istiyorum ben, sıcacık.




Dönüş yolumuzda tekrar bu kafeye uğrayıp, bu sefer çorba içiyoruz. Yanına da bolca ekmek katık ediyoruz. Burası dağların arasına kurulmuş küçücük bir kasaba. İnsan burada yaşasa ne yapar bilemedim. (Bol miktarda çay, kahve tüketebilir, camın kenarına oturup dağların üstüne çöreklenmiş karı seyre dalabilir, kalın kıyafetleri üstüne geçirip-ki gördüğüm her giyim mağazasında Salomon satılıyordu- yürüyüş yapabilir, sonunda da mutlaka ama mutlaka yazar olabilir)


Meydanı gezmemiz çok vakit almıyor, en fazla bir saatlik bir yürüyüşle etrafı tanımak mümkün. Kasabanın kilisenin olduğu yüksek tepesine doğru yürüyünce, tepeyi çevreleyen evleri yakından görüyoruz. Hepsinin bacalarından göğe doğru dumanlar yükseliyor. Bu seyir tepesi, burada bulunmam için geçerli sebebi bana vermiş oluyor.


Genellikle yolculuklarda kamera benim elimde oluyor. Selçuk'un pek de umrunda olmadığından. Onun için seyahat tüm klişelerden başka bir şey. Kendisi için orada oluyor. Yağmur için, yürümek için, etrafa bakmak için, dünyanın başka bir köşesinde olmak için. Anıları vizörün içine sıkıştırıp eve getirmek sadece benim derdim. Ben bu halimi biraz azaltmaya çalışıyorum, o da benim için birazcık daha fazla anı toplamaya gayret ediyor.


Chateau D'oex yol üstünde bir durak. Bizim için rastgele seçilmiş ama belli ki kış sporları için özellikle geliniyor. Kasabanın sakinliği, etrafı kuşatan yeşillik, sessizliğin elle tutulabilir olması insanın içini huzurla dolduruyor. Burayı her anımsadığımda aynı trenin içinde olmayı ve aynı istasyonda trenden inmeyi diliyorum. Trenin vardı her istasyon içinde biraz büyü biraz da çocukluk taşıyor çünkü.




12 Kasım 2011 Cumartesi

Utangaç bir İsviçre şehri: Montreux...

Yüzümde kocaman bir gülümseme. Ayıptır söylemesi, o gülümseme benim yol halim, bir nevi azığım. Yoldaysam eğer, pişmiş kelle gibi sırıtıyorum. Üstüme bir pozitiflik ki yerleşiyor ki, sorma gitsin. Bazen bu duruma sebep, kendi kendime sinir oluyorum. Biri bana beni sorsa, düzeni ne kadar sevdiğimden falan bahsederim. Sabahleyin yatağın hep aynı tarafından kalkmayı, yatağın aynı köşesine ısrarla bacağımı vurmayı severim. Şimdi bu saatten sorma kendimi tekrar bulmaya çalışmak neden?

Lise yıllarındaki tarih bilgilerimize hızlı bir dönüş yapacak olursak Montreux'de, Boğazlar üzerinde Lozan'da kaybettiğimiz haklarımızı geri kazandığımızı hatırlarız. Anımsıyorsunuz değil mi? O zamanlar bu bilgileri öğrenmek ne zor gelirdi bana; oysa şimdi hatırlamaya çalışıyor, unutmamak üzere tekrar öğreniyorum.😀 Bu bilgileri sınıf ortamında öğrenirken, bir de kalkıp sınıfça Montreux'ya gelseymişiz, oradan da Lozan'a geçseymişiz ne güzel olurmuş.

Peki Cenevre'den Montreux'ye nasıl geldik?


Yağmurlu bir günde Cenevre'den trene bindik. Bir saat sonra Montreux'deydik. Buraya gelmekteki amacımız, buradan bineceğimiz Panaromik Tren'le pastoral bir gezinti yapmak. Üç tarafı camla kaplı bir trenden İsviçre'nin yeşile boyanmış doğasını seyredeceğiz. Ne yalan söyleyeyim, İstanbul'dan beni buralara bu trenle yapacağım gezinin düşü getirdi. 

Montreux'den kalkan gezi trenlerinin biletlerini nereden alacağız?


Montreux'den kalkan gezi trenlerini Groupe MOB isimli bir şirket organize ediliyor. (Meraklısına duyurulur.) Elimde çıktılarla, şirketin tren garının içindeki ofisine doğru ilerliyorum. Suratsızlar Diyarı'ndan buraya düşmüş olan yaşıtım kızcağız hayata duyduğu tüm nefretini bilinmez bir sebeple üstümüze kusuyor. Bağırtıları arasında, internetten ödediğim ücretin sadece koltuk rezervasyonu yapabilmek için olduğunu öğrenip, hatırı sayılır bir para ödeyerek ofisten ayrılıyoruz. (Böylece koltuk rezervasyonları için 2 kişiye 28 Euro, biletler için de 2 kişi takribi 110 Euro ödüyorum.) Kızın karanlık suratı, nerdeyse beni trene binmekten alıkoyacakken, Selçuk'un hazır olda bekleyen sağduyusu hemen ortaya çıkıyor.

-Evet, biz buraya bu tren yolculuğunu yapmak için geldik.
İsviçre'nin pahalı bir yer olduğunu söylemiş miydim?

Yağmur nasıl güzel dokunuyor yüzüme. Bizi dağlara götürecek trene binmeden önce önümüzde Montreux'yi gezmek için tam 2 saat var. Montreux, her sene yapılan Caz Festivali ile göz önünde olan bir şehir. Temmuz ayının ilk iki haftası bu efsanevi festivale ayrılıyor. Şehir caz tınılarıyla dolup taşıyor.  Festivale gidecekler için otel rezervasyonlarını önceden yapmaları öneriliyor.
Ne yazık ki biz festivale yetişemiyoruz ama Cenevre Gölü'nün hemen kıyısında, küçük bir parkın içinde ünlü cazcıların heykelleri beni bekliyor. I-pod'um yanımda, cazcıların sesi kulağımda.



Önce B.B.King ile karşılaşıyorum. Yeşilliklerin içinde boynundan sarkan gitarı ve hafifçe yukarı kaldırdığı sol koluyla belli ki söylediği şarkının ortasında bir yerlerde.
Gönlüm hafif hafif yağan yağmurdan ıslanmasına el vermiyor ve Ella Fitzgerald'ın yanına koşup, şemsiyenin altına alıveriyorum kendisini. Hafifçe sarılsam, ne der acaba?


Ray Charles ve Aretha Franklin ise şarkı söylemekten çok yüzlerine sığdıramadıkları kocaman kahkahalarını savurmaktalar Montreux göğüne karşı.



Küçük parkın bir diğer tarafında Quincy Jones karşılıyor bizi.
Yağmurlu bir Montreux gününde, Büyük Cenevre Gölü kıyısında yürüyüş yapıyoruz. Gölün karşı kıyısı serpiştiren yağmur ve havayı saran pus yüzünden görülmüyor. Üzülmek bir yana, ortama böyle büyülü bir hava kattığı için havanın bize yaptığı azizliğe seviniyorum. Bence bu hava, insanın sevdiğine sıkı sıkı sarılması için güzel bir sebep. Hem seyircilerin hepsi, hep bizim seyrettiklerimiz. Ben böyle aşka anlamlar yükleyip dururken, yanımızdan bu havada koşanlar, spor yapanlar geçip gidiyor.



Gölün hemen yanıbaşında tüm şaşasıyla duran ''Montreux Palace'' belli ki, şimdi onu uzaktan gözleyen tüm yukardaki cazcılara vaktiyle kapılarını onurla açmış. Bir gün bizi de karşılarsın belki diye geçiriyorum içimden, aşka geldim ya ne de olsa!

İstasyonun karşısına geri geldiğimizde, o çelimsiz ''istasyon karşısı kafe''sine giriyoruz. Montreux yolcuları üşüdü. Sıcak bir çaya, mideye inecek küçük lokmalara ve deftere düşülecek küçük notlara ihtiyaç var. İçeride mis gibi bir hamur kokusu var; anne evi gibi kokuyor burası.

Bu kafede Alplerin karşısında dinleniyorum; beni Alpler'in yamacına taşıyan treninim kalkmasına az bir zaman kala mutluyum, hem de çok mutluyum...

11 Kasım 2011 Cuma

''benden'' olsa yazının başlığı...

Dün gece çok güzel bir gece geçirdim. Öyle güzel geçti ki, orada bulunduğum üç saatte dünyada başka hiçbir yerde bulunmayı istemezdim.

Kadıköy'de hemen Oyun Atölyesi'nin çaprazında Mim Sanat Merkezi'ndeydim. Yanımda yakın arkadaşlarımdan biri ile önce acele bir yemek yiyip, sonra Mim Sanat Merkezi'ne doğru yollandık.

Ünlü bir yazarla buluşmamız vardı, hem de tam 12 hafta süresince, Salı akşamları.
İlk defa girdiğim kalabalık ortamlarda kendimi rahat hissettiğimi pek söyleyemem; yine üstümde öyle bir gerginlik. Ekip yanılmıyorsam 8 kişilik küçük bir kadınlar ordusu. Daha önce hiç karşılaşmadığım insanlarla buluşup, içimizi dökmeye karar vermişiz meğer haberim yokmuş.

Mario Levi bizi üst katta bekliyor. Vakit buluşma anına gelince, yukarı kendisinin yanına çıkıyoruz. Ayağa kalkıp, teker teker elimizi sıkıyor. Suratında sıcak bir gülümseme.

''Merhaba'' diyor her birimize. Sonra ekliyor: Ben herkese ''merhaba'' derim, yurdışında verdiğim seminerlerde bile ''merhaba'' diyerek başlarım konuşmalarıma ve sonra anlatırım, ''merhaba demek, benden size zarar gelmez demektir''.

Sıcak bir karşılaşma. Mario Bey anlatıyor, biz dinliyoruz. Etrafını küçük bir hayranlar grubu sarmış gibi görünüyor, herkes halinden memnun. Yaptığı işi ne kadar sevdiğinden bahsediyor bize; zaten o kadar belli ki bu, gözlerinden etrafa yayılan ışıktan, dudaklarından teker teker dökülen kelimelerden.

Cümleleri duymaya değer, sohbeti çok keyifli.

Zaman hemencecik uçup gidiyor, yüreğimde büyük bir mutlulukla eve yollanıyorum.
Şimdi yapmam gereken ev ödevlerim var benim, okumam gereken, daha önce hiç okumadığım yazarlar. Bana yol gösterecek bir öğretmenim varken, yazmam gerekiyor. Bu aralar çokça ödevlerimi yapmak için yazmam gerekiyor, daha da çok kendimi geliştirmek için okumam ve yine okumam.

Söz veriyorum kendime, daha çok yazacağım diye...Elimde buraya yazdığım ama toparlanmayı bekleyen yazılar var. Nadasa bırakmışım kendimi haberim yokmuş.

Kitap fuarı var sonra...Ve keyifle gececek güzel Salı akşamlarım...