17 Ocak 2012 Salı

Şikayetim var! Sunexpress, bir daha mı? Asla!!!!

Evimiz Anadolu yakasında olduğundan, Sabiha Gökçen Havaalanı daha aktif bir şekilde çalışmaya başladığından beri bir yerlere giderken, mümkünse bu havaalanını kullanarak gitmeyi tercih ediyoruz. Evden çıkıp havaalanına gitmek için trafiği düşünmemek durumunda kalmak takdir edersiniz ki İstanbul trafiği göze alındığında gerçek bir lüks; kaldı ki son bir senedir Sabiha Gökçen Havaalanı içindeki canlılıkla hoşumada gidiyor.

Her sene Şubat ayında gidilen Frankfurt uçak biletleri de bu sene Sabiha Gökçen sebebiyle Sunexpress Havayolundan alındı. Daha önceki senelerde aldığım Türk Hava Yolları biletleri de, ortak uçuş adı altında Sunexpress ile yapılmıştı zaten. Buraya kadar her şey vaat edildiği gibi. Benim canımı sıkan ise, Türk Hava Yolları adının tüketiciye verdiği güvenle, bu kazanımı kullanıp kendi lehlerine çevirmeleri ama en ufak bir aksaklıkla karşılaştıkları zaman diğer havayollarının sergiledikleri kurumsal tavrı taşımaktan vazgeçip, sorumluluk almaktan kaçınmaları.

Her sene bu zorunlu yolculuğu yaptığımızdan dolayı biletlerimi nerdeyse altı ay öncesinden alırım. Şimdi uçuşumuza bir ay kala, Sunexpress bizi arıyor ve Frankfurt'tan dönüş uçağını iptal ettiğini söylüyor. Sağolsunlar büyük bir lütuf yaparak biz değersiz müşterilerine de seçenek sunuyorlar; uçak bilet paramızı ödeyebilirler ya da herhangi bir uçuşa ektra bedel ödemeden binebilirmişiz. İyi de biz zaten talep ettiğiniz parayı çok önceden ödedik. Şu an bilet paramızı alsak ve uçuşa bu kadar zaman kala başka bir havayolu ile uçmaya kalksa, bilet parasının yanına yaklaşma şansımız yok. Kaldı ki, bu seyahatte yanımızda olacak bir arkadaşımızın vizesi ertesi gün uçmak için yeterli değil çünkü vizesi uçak bileti referans gösterilerek alındı. Tüketici olarak zor durumda kaldığımızı belirtip, o zaman aynı tarihlerde (ortak uçuş yapıyorlardı ya) başka bir uçakla bizi göndermelerini istediğimizde bunu yapamayacaklarını, şikayet anlamında dileğimizi yapmakta özgür olduğumuzu da belirtiyorlar.

Son gelinen durumda; ben, eşim ve işyerinden bir arkadaşımız bir gece daha kalmayı tercih ederek 350 Euro'luk bir masraf yapıyoruz. Vizesi yeterli olmayan diğer arkadaşımız ise Sunexpress'in aynı gün içindeki Antalya aktarmalı uçuşuyla 3 saatlik uçuşunu minimum 6 saate çıkararak seyahatini tamamlıyor.
Bir daha Sunexpress mi?
Allah korusun!

Burhan Abi!

Dün öğleden sonra yağmaya başlayan karı hiç ciddiye almadım. Başımı pencerenin kenarına yaslayıp hayallere dalmak işin en güzel kısmıydı zaten. Bir müddet orada burada astral seyahatler yaptıktan sonra, sabah bileğimin hakkıyla kazandığım ganimeti eve götürmeye karar verdim. Vakit akşama yaklaşmak üzereydi ve içimi ev haline bürünmek için karşı konulmaz bir duygu kaplamıştı.
Arabama binip, çalıştığım sitenin dışına çıkmak için ilk hamleyi yaptığımda binanın önünde bulunan rampadan inmeye çalışıp, inemeyen araçları görünce olayın benim düşündüğümden daha ciddi bir hâl aldığını farkettim. Aferin bana! Gayet hızlı hareket edebilen bir muhakeme gücüm var demek ki!

Geri vitese taktığım arabamla tekrar başladığım noktaya dönmüştüm bile:) Oysa sabah hiç aklımda yokken, işyerime gelmiş bir müşterimin ailesinin yaşadığı köye gidip, ellerimle karlı toprağın içinden körpe ıspanakları ve pırasaları toplamıştım. Ellerim soğuktan donmuş, tırnaklarımın arasına toprak dolmuştu. Sonra bahçeden ayrılırken, beyler yanımda o soğuk havaya karşı birer sigara yakmıştı ve benim de canım istemişti de yakmamıştım! Ben bugün görüldüğü üzere ne badireler atlatmıştım.

Sonra o köy yerinde bulunan - ki ismini mutlaka duymuşsunuzdur- köy kahvesine gittim. Küçüçük, ortasında gürül gürül sobanın yandığı sıcacık bir mekandı. Meşe odunlarını ben geldim diye Burhan Abi teker teker sobaya  attı, sonra küçüçük bardaklarda tavşan kanı çaylarımız geldi.
Sen sabah işyerine gel, anı yaşamak lazım nutukları arasında insanları oturdukları sıcacık odadan çıkar, taa Beykoz'un Öğümce Köyü'ne git, ıspanak toplayıp gel.
Şimdi de aslına bakılacak olursa, işyerinde mahsur kalmanın keyfini çıkarmak vardı ya!

İstanbul'da kar yağınca ne yazık ki her şey birbirine karşıyor.
Düşe kalka, söylene söylene hayatın tadını çıkarmaya çalışıyorum ama bakalım:)
Carpe Diem:)

15 Ocak 2012 Pazar

Don Juan'ın Gecesi, Sen dünyaya gelmeden, Uzak Diyarlar ve lapa lapa yağan kar

Güzel bir Cuma akşamıyla haftasonuna bağlandı gecem... Kadıköy'de hava çok soğuktu. Arabamı denizin paralelinde yer alan İspark'ın yol kenarı parklarına bıraktıktan sonra, Alkım Kitabevi'nin hemen önünden hızlı adımlarla yukarı doğru tırmanmaya başladım. Paltoma sıkıca sarınmıştım, berem kafamı soğuktan koruyordu; ne de olsa anne elinden çıkmıştı kendisi, sevgiyle örüldüğünden beni tüm o sert rüzgârlara karşı korurdu. Nedense canım ''Oyun Atölyesi''nin hemen yanındaki pidecide oturup, pide yemek istedi. İçerisi nasıl kalabalıktı; bu kadar soğuğa rağmen, dışarıya oturdum, kendime ve beklediğim konuğuma pide söyledim. Misafirim gelene kadar içerde boşalan bir masaya geçtim ve ardından sıcacık pideyi mideme indirdim.
Hayatımdan ne kadar telaşı çıkartayım diyorsam da, yine de oyuna geç kalmamak için en yakın yerde yemek yiyor ve tiyatronun koltuklarına kendimi hemencecik atmak için başlangıç çizgisinin hemen önünde hazır bekliyorum. İnanın daha sakin olmak için çaba sarfediyorum. Bu sene daha çok sanatsal aktivite yapmak adına alınan kararımın ilk uygulaması Halûk Bilginer'in oyunu ''Don Juan'ın Gecesi''.
Oyun Atölyesi'nin oyunlarına yakın olması sebebiyle gitmeye çalışıyorum.
Aldığım kararı pratiğe dökmüş olmanın verdiği bir iç huzuruyla keyifle oyunu seyrediyorum. Bu tiyatroda seyrettiğim daha iyi oyunlar olmuştu, itiraf ediyorum; ama vaktin nasıl geçtiğini anlamadan oyun bitiyor.
Tekrar sıkı sıkı sarınıp, gecenin soğuğuna bırakıyorum kendimi.

Sömestr tatiline çok az kaldığından oğlanı haftasonları götürdüğümüz kurslarda tatilde! Oğlandan çok dinlenmeye bizim ihtiyacımız varmış; hep beraber dışarı çıkmama kararı alıyoruz. Evimizde vakit geçireceğiz. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor.

Kendime sıcacık bir çay hazırlayıp, kitabımı elime alıyorum. İçinde çok keyifli vakit geçirdiğim satırlar belli ki bu karlı kış gününde son bulacak. Bu kitaba da sanki böyle bir günde bitmek yakışırmış gibi geliyor. Yine çok keyifli geçen bir günün sonunda, o günün anısına Sevgili Lale ablanın önerisiyle, beraberce alınmıştı bu kitap...
...ve iyi ki alınmış. ''Sen Dünyaya Gelmeden'', yazarın okuduğum ilk kitabı. Nasıl güzel satırlar var içinde. Altları çizilen onca güzel satırı unutmamak, değerini bilmek gerekir diye düşünüyorum. Hani her insan kendi yaşadığı aşkın güzelliğine vurulur ya... Anlatmak ister ama ne yaparsa yapsın, seçtiği kelimeler bir türlü doğru kelimeler olmaz, anlatmak istediğini bir türlü anlatamaz.
Bir insanı her şeyiyle sevmek, ne zor iştir ve öyle sevebilmektir önemli olan. Eksikleri, defolarıyla ve tüm teslim olabilme durumuyla.
Gemma ile Diego'nun yaşadıkları öyle... Sadece doğrularının ve yanlışlarının hesaplarını kendilerine verdikleri açık bir mektup...
Dünden beri dilimden gitmeyen buruk bir tat var. Bu kitabı okuyup, sevginin anlamını düşünmemek mümkün değil.


Kendimi daha sakin bir ana bırakıyorum ben de...Satırlarda yollara düşüyorum. Mutfağa koşuyorum, kendime harika bir kahve yapıp, kulbunda kırmızı küçük uçağın tünediği bardağın içine atıyorum kendimi.
Yolculuk, Uzak Diyarlar'a...Şimdilik daha yeni Katmandu'ya geldim. Dünyanın damındayım.
Keyifli Pazar'lar.

Yaşadığım şehir!

Güneşin doğuşunun keyfine varmak güzelmiş doğrusu!

    2011 bizim buralardan giderken biraz ortalığı karıştırarak gitti; sanki bana bazen çok planlı olmanın işe yaramayacağını öğretir gibiydi. Eh bazı şeyler uygulamalı olunca anlamak takdir edersiniz ki daha kolay oluyor.
    Sizlere Mario Levi'nin Yazı Atölyesi'ne başladığımdan bahsetmiş miydim ben?
    Neredeyse ilk kur bitmek üzere! Bloga fazla yazı yükleyemem bu yüzden. Her Salı akşamı büyük bir keyifle gittiğim dersimden daha o gece yapacak olduğum ödevimin stresini ve heyecanını sırtıma yüklemiş olarak çıkıyor, tüm hafta boyunca da teslim edeceğim ödevimden başka bir şey düşünmeyerek günlerimi geçiriyorum. Bu hafta ilk defa ödev teslim etmedim; olmadı, yazacağım yazıyı doğru yere bir türlü oturtamadım ve kendimi akan -ya da akmayan mı desem- suya öylece teslim ettim. Bu durumda joker hakkımı da kullanmış olduğumdan artık daha hızlı düşünüp, daha önceden ödevimi hazırlayıp, kendime gerekli kontrolleri yapmak için zaman bırakmak gerekiyor.
    İstanbul'da nedense bu sene gözüme pek güzel geliyor. Kendimi sokağa attığım an, nefes aldığımı hissediyorum. Serin hava yüzüme dokundukça, sokaklarda serserice yürümek geçiyor aklımdan. Güzel hayaller, umutlar doluyor yüreğime.
    Bu sene 2102'nin bana taşıyacağını düşündüğüm keyifli günler ajandasına ''İstanbul'a Saygı'' günleri koymak şart oluyor yani.:)
    Şimdilik hayat beni tekrar şaşırtmaya kalkmazsa Şubat ayında Samatya'yı soran ve anlamaya çalışan gözlerle gezmeye niyetim var.
    Arkası gelecek elbet!

8 Ocak 2012 Pazar

Yaşam ve edebiyat!

    Bazı günler evlerimize yanlarında hediyeleriyle beraber konuk olurlar. Pazar sabahına uymayacak bir şekilde hızlı başlayan günümüzü, öğlenin rehavetine bırakıverdik. Eve varışımızın hemen ardından  karnımızı, anne elinden çıkma ev makarnasıyla televizyon karşısında geçirmeye karar verdik. En sevdiğim miskinlik sahnesi budur benim gözümde. Televizyon karşısında rahat bir koltuğa yerleşip, elinde canının çektiği bir yemekle film seyretmek gibisi yoktur.
    Hele de bir film bu kadar güzelse...
Temposu düşük ama sıcacık filmlerden hoşlanıyorsanız eğer, inanın ''Le Tête en friche'' sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Kocaman gövdesinin altında sanki çok yakın bir dostummuşcasına altın gibi bir kalbinin olduğuna yürekten inandığım Gérard Depardieu'ya,  96 yaşında muhteşem bir performans sergileyen Gisèle Casedesus eşlik ediyor.






    Fransız yönetmen Jean Becker'ın kamerasından gözümüze yansıyan film, parkta bulunan bir bankın üzerinde dinlenirken şans eseri karşılaşan iki insanın etrafında gelişiyor.
    Babasını tanımayan ve annesi tarafından sevgi görmediğine tanıklık ettiğimiz Germain, ellili yaşlarında, pek parlak bir yaşam sürememiş, kafasında devamlı annesi ile ilişkisini sorgulamaktadır. Onu mutsuz eden bu duruma rağmen, yine de mutlu bir insandır.
    Bir gün, bankın etrafını sarmış güvercinlerin hemen yanıbaşında Margueritte ile tanışır. Bu yaşlı kadınla kitapların ve onu hayallere sürükleyen cümlelerin dünyasında hiç düşünmediği bir yolculuğa çıkar. Margueritte çantasından çıkardığı bir kitabın sayfalarını yaşlı elleriyle çevirir; edebiyat ve yaşam arasında kurduğu bağlantı ile, Germain ilk kez Camus ve Romain Gary ile tanışır.


Camus'nün cümleleri Germain'in sıradan hayatının arasına sızmıştır bile.

John Becker ile başka filmlerinde karşılaştık mı bilmiyorum ama bundan sonra daha bir dikkatli olacağım!

Hayatın ve edebiyatın yaşamın orta yerine yerleştiği bu film benim çok sevdiğim filmler arasına girdi bile.

2012 yılının şimdilik en keyifli seyirlerinden biriydi :)