24 Şubat 2012 Cuma

Roma'nın kalbinde atan filmler... ''Roma Tatili'' ve Audrey Hepburn!

Biraz cesaretle belki biz de bineriz bir motosikletin sırtına!
Mart ayında geçen seneden planlanmış bir seyahatin peşine düşeceğiz. Yıllar önce yolumuzun düştüğü bir yere tekrar dönüyoruz. Kötü anıların güzelim şehri gözümüzden düşürmesine izin vermemiştik ama ikinci kez merhaba demek için de uzunca bir süre bekledik. Şimdi kısmetse tüm yolların çıktığı yere ''Roma''ya gidiyoruz.

Bana Roma'yı anımsatan filmlerle havaya girmeye başladım bile ben!
İlk filmimiz arşivimizdeki yerini çok önceden almış, tekrar keyifle seyrettiğimiz ''Roma Tatili''.

Filmi dvd'nin hortum gibi içine çeken cd gözüne taktığımda yanımda benimle film seyretmeyi keyif haline getiren oğlum vardı. Koltuğun bana yakın ama kendine ait olan kısmına kıvrılıp, film seyretme moduna çoktan girmişti bile. Ekrana gelen siyah-beyaz görüntülerle karşılaştığında, ''Nasıl yani renkli bir film seyretmeyecek miyiz biz?'' sorusuyla karşı karşıya kaldım.
Onunda kabullenmesi gereken gerçek şuydu ki, Roma'yı siyah-beyaz bir çerçeveden seyretmek zorundaydı. İlk on dakikasını seyredip, sevmezse devam etmemesi koşuluyla yolculuğa başladık. Bir prensesin neden tek başına bir şehrin sokaklarında dilediği gibi gezemeyeceğini film bittiğinde dahi anlamadı.
Prenses Ann ve yakışıklı gazetecimiz Joe Bradley Roma'nın altını üstüne getirdiler film boyunca. Sokaklarda yürüdüler, kahve köşelerinde keyif çattılar, ''Gerçeğin Ağzı'' adındaki muhtemel bir logar kapağına ellerini sokup kendilerini sınadılar.

İspanyol  Merdivenleri'nde, Prenses dondurmasını yerken!

Karnımız doyduğuna göre artık gezme vakti!
Bu filmde ilk başrolünü oynayan Audrey Hepburn ilk Oscar'ını almış.


Yıllar önce beklenmedik bir sıcağın altında, uzun uzun gezmiştik Roma'yı. Adının bilindikliğine güvenip, bir tur acentasını peşinden bu güzel şehre ayak basmıştık. Basmıştık basmasına ama otel şehrin dışındaydı, turun anlaştığı otobüs firması ortalıklarda yoktu ve üstüne üstlük şehirde ulaşımla ilgili bir greve denk gelmiştik. Sonradan öğrendik ki aslında sık sık tekrarlanan bu grevlere denk gelmemek bir mucizeymiş. Bu durum karşısında Roma'da tüm ulaşım yollarını öğrenmek durumunda kalmıştık. Ağır aksak bir ritimle ilerleyen trene binip, her seferinde uzun bir yolculuğa çıkıyorduk.

Vatikan'ı gezmiş ama Sistin Şapeli'nin önündeki uzun kuyrukta bir saat bekledikten sonra kuyruğun uzunluğuna bakarak daha ne kadar bekleyeceğimizle ilgili kafamızda bir orantı kurmuş ve bir kafede oturup etrafın keyfini çıkarmaya karar vermiştik.

Prenses Ann'a bakıp oralarda ne yapacağım diye kendime sorunca şöyle şeyler geldi aklıma:

  • Tabii ki İspanyol Merdivenleri'ne gidilecek. Her zaman iğne atsan yere düşmeyecek konumda olan merdivenlerin biraz sakin olması için dua edilecek. Seyyar bir dondurmacı bulma umudum yok ama mutlaka bir köşe başında bir dondurmacı olduğundan şüphem olmadığından, Audrey gibi şapırdata şapırdata dondurma yenilecek. Audrey bile yediğine göre, ben de yerim. Gerçi benim sevgili koca, o esnada dondurasını bitirmiş olduğundan gözü benim dondurmada olacak.
  • İspanyol Merdivenleri'nin hemen yakınlarındaki sokak, Via Margutta, filmde seyrettiğimiz Joe Bradley'in evi. Eh evin peşine pek düşmek gelmiyor içimden ama aynı sokak 110 numarada bir zamanlar Fellini'nin yaşadığını bildiğimize göre belki bir göz atabiliriz.
  • Trevi Çeşmesi'nin hemen yanında, Via della Stamperia'da, 85 numarada Prenses saçını kestirmişti. Kapıda kocaman bir Berber levhası vardı. Yok hayır, saçımı falan kestirmeyeceğim tabii ki!

Daha yapacaklarım var ama onlar da başka filmlerin hatırına:)

19 Şubat 2012 Pazar

Frankfurt cicileri!

Frankfurt'tan çantama düşenler:)
Pazar akşamına geldiğimize inanamıyorum. Daha haftanın yorgunluğunu atamamıştım oysa. Üst üste soğuk şehirlere yapılan yolculuklar hepimizi hastalıktan ayrı köşelere düşürdü. Bir yorgunluk hali var ki üstümde, battaniyeyi alıp üstüme kıvrılasım var. Pazar gününün keyfini, yarının Pazartesi olmasının sıkıntısı sarmış durumda. Şu dünyada hep gülüp oynasak, hiç çalışmasak olmaz mı kuzum?

Bu kadar işinde durmamanın, gezmenin üstüne bu hafta yığılmış işler beni bekler.

Oysa güzeldi bee, yolda olmak!

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kış günlüğü


   ''Şubat ayı en kısa aydır derler; ama yanılıyor olabilirler, biliyor musunuz?
     ... Kuzenlerinden ne kadar daha ufak tefek görünürse görünsün, hepsinden uzun sürüyormuş gibi bir inanca sahiptir. Kışın en gaddar ayıdır. Çok zalim oluşu, maskeli baloya gidiyormuş gibi ilkbahar kılığına girebilmesinden, bunu birkaç saat sürdürüp sonra maskesini sadist bir kahkahayla çıkarmasından, herkesin suratına buzlar tükürmesinden ileri gelir ki, buna uzun süre dayanmak gerçekten güçtür.''


Kafamda dönüp dolaşan güzel tümcelerle, yanında kendisine eşlik eden nice demli çay, buram buram kokan kahveyle hayatımın tam da soğuk Şubat ayına denk geldi ''Parfümün Dansı''.
Benimle kendisinin geleceğini bilmeden, önceden planlanmış bir gezinin sürpriz yolcusu oldu. Tıpkı Alobar ile Kudra gibi, onlar kadar uzun olmasa da, başka diyarlara yolculuk yaptı. Soğuk bir günde İstanbul'dan kalktı, onların çok yakından tanıdığı bir şehre Paris'e gitti. 


Şimdi üstüne yol izlerimin biriktiği onca çizgiyle ''Parfümün Dansı'' kitaplığımdaki yerini aldı.




Sonra okunmayı bekleyen kitaplarımı sadece tek bir göz kırpmasıyla kenara itip, kucağıma yerleşen   ''Kış Günlüğü'' oldu.


Bazı geç tanışmalar daha iyiymiş gibi geliyor bana. Ben de büyüyorum herhalde! Eski aceleciliğimi üstümden atmaya çalışıp, hayatımdan telaşı çıkarmaya gayret ederken, geç gelen dostların daha bir değerini biliyorum. Ya diyorum zamanından önce gelselerdi, ya dünkü aklımda anlayamasaydım onları, zamanından çok önce ortaya çıkan, kıymeti bilinmez aşklar gibi silinip gitselerdi hayatımın sayfalarından.
Paul Auster ile tanışmamız Allah'tan onu anlayabileceğim yaşlarıma denk geldi. Şimdi gelse karşıma otursa diyemez bana ''sen benim değerimi bilmedin'' diye. Sevdim onu ben, hem de çok yürekten. Yazdığı diğer kitaplarının satır aralarında, kapıların arkasından okuyucularına göz kırpıp, minik ekmek kırıntıları bıraktığını biliyordum bilmesine ama, böyle yekten insan beş yaşına, sonra on iki yaşına, sonra yirmi beşlerine geri dönerse, bir okuyucu nasıl zevkten dört köşe olmasın? Nasıl Paul Auster'ın peşine elinde küçük ama hiç boşalmayan efsunlu bir kahve fincanıyla düşmesin? Hem de bol köpüklüsünden, hem de içtikçe köpüğü çoğalandan!


Bir de kitabın kapağı var ki, beni benden aldı. Üstünde değişik numaralar taşıyan o kapıların hepsinin zilini çalmak, sağda en tepede köşede duran kırmızı zarif tokmaklı kapının arkasına ''merhaba'' diye seslenen bir tını bırakmak istedim. Nereden geldiği belli olmayan ama beni çok mutlu eden bir yolculuk rüzgârını '' bu kapılar kim bilir hangi bilinmez sokağa gizlenmiştir? '' sorusuyla bana taşıyan ey sevgili kitap kapağı!
 ''Sana bayıldım ben.''
Kışın bu soğuk karlı günlerine, ciğerime oturmuş bu sonu gelmez öksürüklerime bu günlük yakışırdı bence.
İlaç niyetine okuyorum, kapı kapı geziyorum!

Çocuklarla Eurodisney! Devam:)

EuroDisney maceramızın kalan yarısını kelimelere dökmeye elimizde olmayan sebeplerden dolayı ara verdik.:) Dönüşümüz gidişimiz kadar eğlenceli olmadı maalesef. Havaalanında kar yağışından dolayı kaynaklanan aksaklıkların tümünü çocuklarla beraber yaşamak zorunda kaldık. Oğlum hayatında yaptığı bu ikinci uçak macerasında da havaalanında 18 saat bekledikten sonra, tüm uçuşların böyle olacağını zannetmeye başladı. Gelişmiş ülkelerin çoğunda vatandaşların ''doğal'' hukuksal hakları olduğu için, o vatandaşlar haklarını aradılar. Bizler ne yazık ki 18 saat boyunca ''uçak şimdi geldi, gelecek'' oyalamalarıyla kliması soğuğa ayarlanıp, açılmış ortamda beklemek zorunda kaldık. Ne yapalım? Hal böyle olunca geldiğimden beri iyileşmeye çalışıyorum. Bereket, çocuklar iyi durumdalar.:)


Walt Disney Oyun Parkında keyifli bir gün geçirdik ve sonra bizi alıp Paris'e götürecek görevliyle buluşmak üzere otelimize gittik. Bilin bakalım ne oldu? Buluşma saatinin üzerinden bir çeyrek saat geçipte arkadaşla buluşamayınca telefon ettik ve unutulduğumuzu anladık! Hopppa!!! 


Walt Disney Stüdyolarına giriş 

EuroDisney maceramızın ikinci gününü öğleden sonra noktalamaya karar verdik. Binilecek aletlerin hemen hemen hepsinin açık alanda olması ve soğuk havada her birinde en az bir saat beklemek çocuklar dahil olmak üzere hepimizi yordu.

Hollywood Bulvarı'nda yürüdükten sonra, meşhur Hollywood yazısı karşımızda!

Buzz Lightyear!

Metro istasyonunda lahana adam gibi giydirilmiş Kuzey!



Otel odamızdan gürünen Triniti Kilisesi!
Ortalama 1.5 saatlik bir gecikme ile buluşma ayarlanınca doğru Paris'e otelimize doğru yola çıktık. Opera Bölgesi'nde olması gereken otelimizin yerinin pek de orada olmadığını öğreniyoruz ama neyse ki çok uzak bir bölgede değiliz. Otel sahip olduğu yıldız standartına oranla çok güzel. Bavulları otele atar atmaz çocukları Eyfel'e çıkarma kararımızı uygulamak üzere fırlıyoruz.

Paris'te buz gibi bir hava var. Eyfel'in önünde uzanan kuyruk başımı döndürse de, yapacak bir şey yok. Oğlanlar güzel Paris kafelerinin değerini anlayıp, hakkını teslim edecek yaşta değiller! Yüksek kulenin ayaklarının altında, ellerinde ''free kiss'' pankartıyla bekleyen kimsecikler yok. Bu havada beleş öpücükte yok!
Sanırım bir saat boyunca asansör sırasında bekliyor ve sonunda asansöre bindiğimizde havaya soğuk bir nefes üflüyorum. Son kata bizi ulaştıracak asansöre geldiğimizde yine sıraya giriyoruz. Paris, bu sefer bize  kuyrukta beklemeyi öğretme çabası içinde anlaşılan.

Yukarı kata çıktığımızda artık karanlığa dönmeye başlamış gökyüzüne ve aşağıda sisler ardında gözüken şehre bakıyoruz. Karanlıkta makinanın çekmeyi başarabildiği kadarıyla fotoğraflar çekiyoruz. Gustave Eiffel'in odasına bakıyoruz. Sıcacık odasında karşısında Edison'la oturmuş, derin bir sohbete girmiş. Donan ellerimin acısı, Eyfel'le olan aşkımı kısa kesmeme sebep oluyor. Bu şehirle ilgili alışılagelmiş bir rutini oğlumla beraber bir turist edasıyla tamamlamış olup, yarı hacı oluyoruz sanırım:))
Hadi diyorum, hızlı adımlarla Montmarte'a!

Moulin Rouge ile uzaktan ilk tanışma


Metro bizi katedralin yakınlarına buırakıyor. Amacımız önce karnımızı doyurmak! Hedef Leon de Bruxelle!

Sonunda açlıktan gurulduyan midelerimize ziyafet zamanı!

Yorgunluğumuzu alacak biralarımız:) Annelerin keyif zamanı!





Nefis gözüküyor değil mi?

Midye çeşitlemeleri

Bu güzellik benim mideme teşrif etti:)

Annesinin oğlu:))) Midyeyle dolu kocaman bir makarnayı ağzını  şaplata şaplata mideye indiren oğlumla gurur duyuyorum. Normal yüzlerce yemeği yemeyip, içinde sos ve deniz ürünü barındıran tüm yemekleri babasına inat mızmızlanmadan yiyen bir oğlum var:)) En azından kısa gezmelerin çoğunda sorun çıkarmıyor. Biraz gaz versem, salyangozu da dener gibi geliyor. Buna şimdilik ben de cesaret edemedimden, oğlanı kobay olarak kullanmak bir anneye yakışmaz diye düşünüyorum. Belki bir sonraki sefere!


Montmartre bomboş, kalan tek tük dükkanlarda kapanıyor.

Ressamlar tepesinde yorgun bir gülümseme. Artık otele dönmek istiyor.

Arkadan da olsa, kiliseeye kaçak bir bakış!


Karnımız doyunca yorgunluğumu hafiften üzerimden atıyorum ve Montmarte'a çıkma fikri pek de fena gelmiyor. Ağır aksak adımlarla yüksek tepeye çıktığımızda ortalarda in cin top oynuyor. Ressamlar Tepesi'ni mesken edinmiş tüm sanatçılar evlerinin sıcağına çekilmişler. Bizim için de artık otele dönüp dinlenme vakti!

2 Şubat 2012 Perşembe

Çocuklarla Eurodisney!

Gitmeden Avrupa yollarına düşmek için yanlış bir zaman olduğunu düşünüyorum; çok önceden alınmış bir karar! Dört anne yanımıza aynı yaşlardaki oğullarımızı alarak karne hediyesi olarak Eurodisney'e gideceğiz. Yola çıkmadan önce derin derin nefes alıyorum. Sevdiğim şehre gidecek olmam yüreğimi şenlendirse de, gidiş sebebimiz çocukların gönlünü yapmak.

Atatürk Havalimanı'na vardığımızda çocuklar neşeyle birbirlerine sarılıyorlar. Bavullarımızı çekçek yardımıyla da olsa taşıyan oğlanları görünce ''Allahım, galiba büyüyor bu çocuklar '' diyorum. Uçağımız yağan kardan dolayı 2 saat gecikmeyle kalkıyor. İki saati uçakta tıkılı olarak geçiren çocuklar birlikte olmanın verdiği psikoloji ile ortalığı birbirine katıyorlar. İtiraf etmem gerekirse utançtan ölüyorum.

Yolculuğumuzun iki gecesinde Eurodisney'de Cheyenne Otelde, bir gecesinde ise Paris'te Langlois Otel'de kalacağız. Havaalanından çocuklar ve bavullarla hareket ederken zorlanacağımızı düşündüğümüzden Cafe Tur'dan ayarlanmış bir seyahat planıyla yolculuk ediyoruz. Onur Air ile uçmak fikri ilk andan itibaren canımı sıksa da, kendimi pozitif düşünmeye zorluyorum. İlk günkü uçakta kaynaklanan iki saatlik gecikmeyi hava muhalefetine bağlıyorum.

Charles de Gaulle Havaalanı'na vardığımızda tüm işlemlerimizi kolaylıkla tamamlayarak bizi bekleyen Cafe Tur görevlisi ile buluşuyoruz. Bizim için ayrılmış 8 kişilik minibüse binerek tahmini kırk dakika süren bir yolculuktan sonra Eurodisney Otellerinden biri olan Cheyenne Otel'e geliyoruz. Transferimizi sağlayan Ahmet Bey otelde işlemlerimizi hallettikten sonra acele ile bizi bavullarımızla başbaşa bırakarak otelden ayrılıyor. Kalacağımız odayı bulmak için resepsiyonistin kendisine tarif ettiği yolu bize tarif ediyor. Uzun aramalardan sonra bize gösterdiği yönün ters yön olduğunu, odalarımızın yürüyüşe başladığımız yerin hemen arkasında olduğunu anlıyoruz.

Otel kovboy kasabası konseptinde yapılandırılmış. Lobide bulunan ''Wanted'' posterleri, ortada kırmızı alevlerle cıvıl cıvıl şömine, kovboy barları gibi döşenmiş bar... Ne yazık ki gece saat 10'u geçtiği için yemeğe yetişemiyoruz. Büyükler için 30 Euro, çocuklar için bu paranın yarısını vermekte işimize gelmiyor açıkcası...Neyse ki yanında zeytinyağlı sarma dolma, poğaça, kek getirmiş becerikli arkadaşlarım var. Gelirken kendilerine yaptığım muhalefete karşın yatağın üstüne kurduğumuz sofrada dolmaları löp löp götürüyorum. Üstüne içtiğim çay da yorgunluğumu alıp götürüyor. Yarın büyük gün! Sabahleyin erken bir saatte kalkıp, kahvaltımızı edip oyun parkına doğru yola çıkmaya karar veriyoruz.

Resepsiyondan parkın otel müşterilerine saat sabah 8'de, dışardan gelen müşterilere ise saat 10'da açıldığını öğreniyoruz. Ne kadar erken olursa olsun, saat 8'de oyun parkında olacak gücü kendimizde bulmadığımızdan rahat rahat kahvaltımızı etmeye karar veriyoruz.
Otelin önünden her on dakikada bir parka giden otobüsler kalkıyor. Parkla otel arası ise sadece 5 dakika sürüyor.

İlk sabah odadan çıktığımızda bizi yağmurlu bir hava karşılıyor. Kahvaltı salonuna vardığımızda karşılaştığımız kalabalık, bu havada burada bulunma fikrinin delilik olduğu düşüncesiyle ilgili tüm fikirlerimizi rafa kaldırmamıza sebep oluyor. Yüzlerce deli, çoluk çocuk burada toplanmış. Salonda oturacak yer bulmak bile mümkün değil. Çay, peynir ve çocuklar için gevreklerle hazırlanan bir kahvaltıdan sonra Eurodisney'deyiz.

Otelden çıktığımızda serpiştiren yağmur bizi biraz endişelendiriyor ama neyse ki tüm gün boyunca bir daha yağmurla karşılaşmıyoruz. Disneyland Oteli'nin olduğu girişten içeri girip, şehir meydanı boyunca sağlı sollu sıralanmış mağazalar, kafeler, yiyecek dükkanları boyunca yürüyoruz. Bu meydanda büyükçe bir atın çektiği bir arabaya binerek küçük bir tur atmak mümkün.







Dört silahşörler kavga etmeden az önce!
Kaleye geldiğimizde hâlâ bir şeye binebilmiş değiliz. Kafamızda oluşturduğumuz bir gezi planımız da yok. Çocuklardan birinin istediği bir şeyi diğeri istemiyor. Kaleyi arkamızda bırakıp şimdiye kadar gördüğüm en güzel atlı karıncaya biniyoruz. Bu sefer de etrafta onca at varken, istedikleri ata binemeyenler mutsuz oluyor. Hızlı bir rehabilitasyon çalışmasından sonra atlı karıncayı arkamızda bırakıp Robinson'un Adasının etrafında gezinip, asma köprüden geçiyoruz. Uzaktan gelen sesleri duyup madenin içinde ilerleyen trene gitmeye çalışıyoruz. ''Fast Pass'' adı altında görebileğiniz makinalardan İndiana Jones'a -kendisi madende ilerleyen tren oluyor- bilet alıyoruz. Daha önce birkaç yerde okuduğum gibi hızlı giriş biletleri para ile alınan bir bilet değil, sadece beklememenizi sağlayan bir randevu bileti. Bir alete binmek için hızlı giriş bileti aldıktan sonra, başka bir tane hızlı giriş bileti almanız mümkün olmuyor. Türk aklı ile diğerlerine de hızlı bilet alalım düşüncemiz ilk hamlemizde olayı anlamamızla son buluyor.



Şimdi arkadaşlar, bu sevimli maden treni uzaktan bakıldığında size keyifli bir çevre gezisi yapacakmışsınız izlenimi veriyor; oysa gerçek bundan çok farklı! Oğlum ve ben bindiğimiz ilk on saniyede içinde oturduğumuz trenin bir roller coaster olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen sadece birkaç dakika süren ama bize saatler gibi gelen o dakikalar boyunca Kuzey ağlamaya başlıyor. Ben oğlum yanımda olmasa kalp krizi geçirebilecekken, annelik güdüsüyle oğluma sarılmış ama gözlerim kapalı bir vaziyette nasıl yaptığımı bilmeden hem çığlık atıp, hem ona sakin olmasını söylüyorum. İndiğimizde oğlan önünde bulunan yapay gölün karşısında paralize olmuş gibi duruyor. Yemek yemek için oturduğumuzda bana yorulduğunu ve otele gitmek istediğini söylüyor.

Bir daha böyle bir alete binmekten o kadar korkuyor ki, Eurodisney macerasını burada noktalamakta kararlı. Kriz verilen sözlerle aşılıyor. Gece uykusunda gördüğü kabuslarda oğlumun ne kadar korktuğunu daha iyi anlıyorum.


Autopia
Günün kalan kısmında bindiğimiz oyuncakların ne olduğuna daha fazla dikkat ediyorum. Sekiz yaşında dört erkek çocuğuyla gezdiğimizden çok merak etmeme rağmen, Uyuyan Güzel'in kalesine ya da benzeri kızsal bir aktivitenin peşine düşemiyoruz. Discoveryland'a geçip normal bir hızla dönen Orbitron adındaki küçük uzay araçlarına biniyoruz.
Autopia adındaki oyun hemen dikkatimizi çekiyor. Uzunca bir parkurda yapılandırılmış, 1940'ların renkli renkli araçlarını sürmek için sıraya giriyoruz. Yarım saatlik bekleyiş sırasında Kuzey, ''umarım bize pembe araba gelmez, yoksa binmem'' diyor.
- Haydaa!!! Bir pembe araba telaşımız yoktu.
İçimden pembe arabaya denk gelmemek için dua etmeye başlıyorum. Bize sıra geldiğinde bineceğimiz araba kırmızı oluyor. :)
Yuppi!!!

1 Şubat 2012 Çarşamba

George Whitman'a yürekten bir veda!


Bu sefer, bu soğuk Ocak ayında avucumun içinde bana sıkıca tutunmuş minik bir elle yürüyorum. Kafasında polar beresi, boynunu sıkıca kavramış atkısıyla annesinin sevdiği Paris sokaklarında yürüyor. Oğlanın burnu soğuktan kıpkırmızı; nedense ne Eyfel, ne Notre Dame; en çok Seine Nehri'ni merak ediyor. Törenle ailece ona devrettiğimiz fotoğraf makinesiyle Paris'i ikiye bölen bu nehri fotoğraflamak istiyor. Az önce Notre Dame Katedrali'nden çıktık. Uzunca bir süre önünde dolaştık, Fransa otoyollarının ''0 kilometre'' noktasını işaret eden sarı, yuvarlak metal levhayı keşfedip, kendimizi burada fotoğraflıyoruz. Victor Hugo'dan, Notre Dame'in Kamburu'ndan bahsediyoruz az biraz... İçeri girip, Jean D'arc'ın önünde pozlar veriyoruz, kapıdan çıkmadan 2 Euro verip kendimize anı parası alıyoruz. Çıkışta yapmayı istediğim başka bir niyetim var!

Gitmeden önce, bebekliğinden beri kitapçı kokusunun içinde büyümüş oğluma Paris'e gittiğimizde göstermek istediğim Shakespeare & Co. kitabevini anlatıp durdum. Merakını iyice arttırmak için duvarlar dolusu kitapların arasına gizlenmiş, ancak gizli bir dedektifin gözleri gibi meraklı bakışların bakıp bulabileceği, gezgin gençlerin parasız gecelerini geçirebileceği yataklardan bahsettim. Kitabevinin o tanıdık kokusuna, küçük bir acar hafiye hilesi katarak yola devam ediyoruz.

Bu efsane kitabevi Paris sevdalısı çok insanın mutlaka uğradığı duraklardan biri olmuştur. Seine Nehri'nin bir yanında, Notre Dame Katedrali'nin o görkemli duruşunun gölgesine sığınmış, küçücük bir kitapçı dükkanıdır; ama sahibi George Whitman hayalinin peşinde koşmuş, büyük bir adamdır.

Kaçımız kurduğumuz hayallerinin peşinden gidip, ucundan yakalayabilme umuduyla mutluluğun peşine düşebildik ki?

Evet, kesinlikle inanıyorum ve biliyorum ki, mutluluk sadece hayallerimizin yanında ve umut etmek hayatı yaşanır kılmak için yeterli!







Daha önce yazdığım yazılarda da bu kitabevine duyduğum sevgiden bahsetmiştim. Merak eden olursa kendisi buralarda bir yerlerde.
Sonra yazdığım önceki yazıda hızımı alamamış, fotoğraflar yükleyerek devam etmiştim yazdıklarıma.

Bir de Hemingway'in satırlarından dökülen Shakespeare and Co. var ki...
















Yolun karşı tarafına geçtiğimizde, yanyana sıralanmış küçük restaurantların yanında yeşil rengiyle kitabevi hemen gözüme çarpıyor. Sessizliğe bürünmüş, kitapların içinden fırlayıp ortalıklarda dolaşan, okurları içine çeken kitap cinleri yok ortalıkta. Belli ki kapılar kapalı ve bu soğuk günde bizi kitabevinin sıcağına kabul etmeyecekler. Sonra cama yapıştırılmış George Whitman fotoğrafları ve kapının üstüne asılmış bir ölüm haberiyle göz göze geliyorum. Tanıdığım çok yakın bir dostumu kaybetmişim gibi içimi kara bir keder kaplıyor. Uzun bir yaşamı tam da dilediği, istediği gibi yaşamış; hayatın ona sunduğu çizgide değil de, kendi rotasında yaşamış bu yaşlı adama saygı duyuyorum.

Kitaplarla kurduğu hayatı, yaşamla kurulmuş en büyük iş kabul eden bu misafirsever insan, kitabevinin çok yakınlarında bulunan evinde kedisi, köpeği ve kitaplarıyla 98. yaşını kutladıktan iki gün sonra bu dünyada bıraktığı derin izlerle Pere Lachaise'de bulunan dostlarının arasına göçüp gidiyor.
Kitapların, kitapseverlerin, yazarların ve sanatseverlerin arasında geçirilmiş uzunca bir yaşamın ardından bu çok sevilen kitabevi şimdi kızı Slyvia Whitman' a emanet.



Notre Dame'ı gören üst kattaki pencereden bizi son kez selamlayan George Whitman'a benden de selam olsun. Eminim kitapların arasında süren yaşamı, gittiği yerde de böyle keyifle devam edecektir.