30 Nisan 2012 Pazartesi

Patrick Süskind'den Herr Sommer'in Öyküsü'nü iftiharla sunarım!

Uzun bir zamandır Salı gecelerimi dolduran bir faaliyet içindeyim. ( Faaliyet kelimesi hayatıma oğlumun okula başlamasından sonra girmiştir.) Burada bahsedip bahsetmediğimden pek emin değilim ama bir yazı atölyesine gidiyorum. Doğru kelimeleri yanyana getirerek anlamlı cümleler kurmaya çalışıyor, bir de onları bir kurgu içinde toplamaya çalışıyorum. Vay halime değil mi?

İtiraf ediyorum çok eğleniyorum! Her şey bir yana, aynı istek doğrultusunda bir masanın etrafında toplanmış insanlar arasında olmak çok güzel! Kimin dilinden ne döküleceği belli olmuyor. 12 haftalık ilk dönemimiz açıkçası benim açımdan çok daha zorlayıcı ama fazlasıyla öğretici geçmişti. Şimdi tamamlamaya çalıştığım ikinci 12 haftamızda ise artık ilerlemiş kabul edilip, daha serbest davranıyoruz. Bir hafta içinde kaleme aldığımız yazımızı hocamız Mario Levi'nin karşısında okuyoruz ve payımıza düşen eleştirileri alıyoruz:)
...iki haftada bir de tavsiye edilen kitabı okuyup, yorumluyoruz.

Bu haftanın kitabı Patrick Süskind'den ''Koku''. Muhtemelen benden duymaktan yoruldunuz ama benim çok sevdiğim bir şehirde başlıyor hikayemiz. Ortalığın pislikten geçilmediği bir Paris manzarası eşlik ediyor şehrime. Gel gör ki anlatılanlar, kurulan cümleler benim Paris'imin imgesini değiştirmiyor aklımda. Koku ile beyaz perdede göz göze geldiğimizde nasıl beğenmiştim filmi ve anlatılanları! Sonra izlemiş olduğum bir filmi tekrar kelimelerin arasında aramak istememiştim. Belki doğal olarak, belki yanlış yaparak!

Neyse ki, kaderin izni buraya kadarmış. Hiç beklenmedik bir anda okumak kısmet oldu Süskind'in kelamını...
Kaçırılmayacak kadar değerli bir yazarmış meğerse de, ben kendisini kurban etmişim bir doksan dakikanın yüzü suyu hürmetine...

O kadar sevdim ki Alman yazarın cümlelerini kitapçı raflarında Koku'nun yanında incecik sıralanmış iki uzun öykücüğü alıverdim hemen... Biri Herr Sommer'in Öyküsü, diğeri ise Güvercin...
İlk önce Herr Sommer'in Öyküsünü aldım elime. Kitabın içini süsleyen, öyküyü ete kemiğe büründüren çizimler beni benden aldı. Üstelik çizimlerin hepsi Pıtırcık kitaplarının çizimiyle ünlenen Fransız çizer Sempé 'nin kaleminden çıkmaydı. Büyüklere yazılmış ne güzel bir masaldı!




Sanki Herr Sommer'le tanışmamız yarım kaldı. Onunla bilinmeze uzanan hayatına yürümeyi ne çok isterdim.






Şimdi hazırlamam gereken ödevi hazırlamamış bir öğrenci olarak, aklım sehpanın köşesinde bana göz kırpan o küçük güvercinde.

29 Nisan 2012 Pazar

ŞİİRİN KAYIP PRENSİ; KEATS

Roma’da erken saatlerde yola düştüğümüz 2.sabahımızı şehrin içinde başka bir devlet olan Vatikan’da geçirdik. Yorgun ayaklarımız bizi adını burada bulunan İspanyol Konsolosluğu’ndan alan merdivenlere taşıdı. Kalabalığı ile bizi karşılayan Piazza Spagna’dayız. Meşhur merdivenler tam karşımda, üstünde farklı coğrafyalardan gelmiş kadınlı erkekli gruplar oturuyor. Gençler ayrı bir alem zaten! Yüzlerinde benim de ilk ergenliğimden tanıdığım umarsız gülümsemeler, pervasız kahkahalar...



Audrey, namı-diğer Prenses Anna, yıllar önce burada yemişti Roma’da ilk dondurmasını. Siyah-beyaz bir filmin kareleri doldurmuştu evimin salonunu. Ayaklarında az önce Trevi Çeşmesi’nin çaprazında duran ayakkabıcıdan aldığı sandaletler, elinde tüm keyfini çıkararak yediği dondurması... Açelyalar vardı filmde. Merdivenlerin ortasındaki beton korkuluklardan yere doğru sarkan açelyalar... Filmden bana uzanan, merdivenlerin görünmeyen kahramanlarıydı bence.

Bugün ne güzeller güzeli Audrey yaşıyor, ne de ona eşlik eden Gregory Peck. Merdivenlerin hemen sağındaki binada bambaşka bir hikâye gizli. Gizli dediysem, farkına varmayanlar için elbet!
Merdivenlerin üstünden kulaklarıma ulaşan o yoğun sese inat, köşedeki üç katlı, pembe bina sessizliğiyle beni kendine çağırıyor. Zaten Roma’ya gelmeden önce söz vermiştim kendisine, mutlaka uğrayacağım diye.


Keats ve Shelley Roma'da nerede yaşadılar?

Binanın hemen dış yüzüne yapıştırılmış metal levhayla göz göze geliyorum. ‘’Keats- Shelley Müze Evi’’ yazıyor üstünde.

Burası romantik edebiyat akımının ünlü İngiliz şairinin kalbinde aşk acısıyla 25 yaşında veremden hayata gözlerini yumduğu ev! İngiltere’nin nemli ikliminden, Roma’nın insanın içini ısıtan sıcak güneşine gelmesi de Keats’in kaderini değiştirmemiş ne yazık ki. Kapıdan içeri giriyoruz. Girdiğim apartmanın içi Beyoğlu’ndaki eski binaları hatırlatıyor bana. Yılların yaşanmışlığını ve yorgunluğunu üstünde taşıyan hayatlar gibi aynı. Yukarı çıkan merdivenler, üstüne değen ayaklardan dolayı yer yer yıpranmış, mermerin o bildik dik başlı havasından geriye pek bir şey kalmamış, yumuşamış, örselenmiş. Merdivenleri tamamlayan demir korkuluklara tutunarak ilerliyoruz. Yukarı çıkarken bize eşlik eden duvarların hepsi çerçevelenmiş, eski zamanların fotoğraflarıyla dolu.


Ölü Ozanlar Derneği ve unutulmaz sanatçı Robin Williams...

Fotoğraflardan birinde Roma’da daha önce yaşamış İngiliz şairler var. Bildik birkaç isim dışında tanıdık bir isim çıkaramıyorum. Keats ile ilk tanışmamız geliyor aklıma. Ortaokul yıllarımda izlediğim ve uzun zaman aklımdan çıkmayan o filmle ‘’merhaba’’ demiştim kendisine. Belki hatırlarsınız siz de!  Robin Williams’ın başrolünü oynadığı Ölü Ozanlar Derneği’nden bahsediyorum. İronik bir şekilde ismi John Keating olan o öğretmenden ve okuduğu Keats şiirlerinden. Sınıfa girdiği ilk an, öğrencilerin edebiyat kitaplarını çıkarttırır ve onları baskı altında tutacağını düşündüğü sayfaları yırttırır. Kimileri büyük bir hevesle yırtar o sayfaları, kimileri gözlerinde tereddütlü bakışlarla.

Öyle bir öğretmene duyulan ilgiden mi yoksa sisteme karşı gelmenin insana hissettirdiği dayanılmaz çekimden mi bilinmez, Robin Williams’ı da, canlandırdığı o karakterleri de çok sevdim. Ölü Ozanlar Derneği en çok sevdiğim filmlerden biri oldu hayatım boyunca.
İşte yıllar önce ilk kez o filmde, dizeleriyle tanıştığım John Keats’in kısa yaşamına sığdırdığı üç şiir kitabı oluyor. Geride bıraktığı bir aşk ve yaşayamadığı uzun bir hayat bir de!
Şair, Roma’ya gelmeden kısa bir zaman önce 23 yaşındayken aşık oluyor. Aşkına karşılık bulsa da, ağbisi hariç ailesindeki tüm fertleri birer birer yitirdiği vereme yakalanıyor o da!
Arkadaşlarının yol parasını denkleştirerek yolladığı Roma’nın sıcak iklimine geldikten sonra, İspanyol Merdivenlerinin hemen köşesindeki o eve yerleşiveriyor. Kısa bir zaman geçiriyor bu evde. Ne yazık ki ülkeye adım attıktan üç ay sonra bu evde başka bir yaşama geçiyor Keats, yorgun, aşık ve çok üşüyerek!

Birinci kata ulaştığımızda bizi kapıda karşılayan İngiliz kızla kısa bir sohbet ediyoruz. Güleryüzlü ve konuşkan... Bir üst katta bulunan Keats’in yaşadığı, şimdi müze ve kütüphane olarak korunan bu eve girmeden önce bilet almamız gerekiyor. İçeri giriş iznimizi aldıktan sonra, evin odalarının eşyalardan dolayı dar olduğunu söyleyerek çantalarımızı bırakmamızı rica ediyor. Flaşsız fotoğraf çekebileceğimizi belirtiyor. Duvardaki fotoğraflara, mektuplara bakarak bir kat daha yukarı çıkıyoruz. Şimdi evin içindeyiz. Bu sefer elinde tuttuğu ciltten eski olduğu belli olan bir kitabı okuyan başka bir İngiliz çalışan başını okuduğu kitaptan kaldırarak bize gülümsüyor. Sormak istediğimiz herhangi bir şey olursa yardımcı olabileceğini bildiriyor. İçerde tek tük başka misafirler de var; belki kütüphane isminin olmasından, belki de  şairin dizelerine saygıdan içeride derin bir sessizlik var. Bizi içeri buyur eden girişin açıldığı salonun tüm duvarları kapalı kapılar ardında duran kitaplarla çevrelenmiş. Kitapların hemen önüne sıralanmış sandalyeler, bir kitap alıp okumak isterseniz emrinize amade. Salonun tavanını ikiye bölen kubbeli niş, Keats evi tuttuğu zaman ev sahibesi tarafından ortaya gerilen bir perdeyle ayrılmış. Evin bugünkü adı Keats-Shelley evi olarak anılsa da, Keats’in Roma’da bulunduğu ve öldüğü zamana kadar Shelley buraya hiç gelmemiş. İtalya’nın kuzeyinde aldığı Keats’in ölüm haberinin ardından Keats için ‘’Adonois’’ diye bir şiir yazmış. Üstünden uzun zaman geçmesine fırsat kalmadan da kendisi yitik başka bir hikayenin kahramanı olmuş zaten.

İnsanın hüzünden besleniyor olması gerçek olsa gerek; çünkü merdivenlerin hemen dibinde, aradığımı bulduğumu düşündüğüm bu evde, garip ama mutlu olduğumu düşünüyorum. Yolda olmanın, yola dair bir hikâyenin önceden yazılmış sayfalarında kendime farklı bir rol aradığımı biliyorum. Şimdi o unutulmuş sayfaların içinde Keats’in yaşamını yitirdiği odaya doğru ilerleyeceğim. Aşık olduğu kadının Roma’ya gelmeden önce saçından kesip, emanet ettiği tutama bakacağım. Keats’n saçının yanındaki yerinin ona ne kadar yakıştığını düşüneceğim.

Küçücük bir oda Keats’in odası. Dar yatağının hemen karşısında, bu odaya büyük gelen bir şömine. İspanyol Merdivenleri’nin kargaşasına açılan uzun bir pencere ve hemen camın önüne yerleştirilmiş yazı masası. Şairin ressam arkadaşı Joseph Severn ölmeden önce Keats’in yanıbaşında, Keats’in eli ellerinde. Yastığın yumuşaklığına gömülmüş, terli başını resmediyor orada, elinden başka bir şey gelmiyor çünkü. Yatağın hemen sağ köşesinde duran maskı ise, yaşayamadığı her şeye inat, huzurlu gözüküyor.

Bu masada Keats’in mürekkep hokkasına batırdığı divitiyle son şiirlerini yazdığını, bazı günler merdivenlerden tırmanarak tepeye doğru çıkan yolculara bakıp gülümsediğini, kaybettiği umudu bulduğunu biliyorum.

Evden çıktığımızda, üzerimizde elle tutulur bir hüzün...

Hiç tereddüt etmeden merdivenlerin diğer köşesine doğru yürüyoruz. Başka bir İngilizin evine konuk olacağız. Kapıdan girdiğimiz anda burnumuza gelen bergamot kokusunun peşine takılmamak mümkün değil. Çayın keyfini sadece İngilizlere bırakmak niyetinde değilim. Babington
Tepesinde kedi taşıyan gümüş bir demlikte çayım masama teşrif ediyor. Çikolatalı kurabiye ile elmalı pie tercihim arasında kısa bir tereddüt yaşıyorum. Kafamda çağrışım yapan elmanın tarçınla harmanlanmış hali savaşı hemen kazanıyor; tatlım çayımın yanında yerini aldığındaysa yanlış bir karar verdiğimi anlıyorum. Ya Keats kısa süreli mutluluklar yaşama keyfimi elimden aldı ya da tat alma duyumu yitirdim. Lezzetsiz bir hamurun üstünde yerleştirilmiş kocaman elma dilimlerinde pişmekten kaynaklanması gereken o yumuşaklığı bulamıyorum. Üstüne serpiştirilmiş tarçınlar ise sanki kötü bir şakadan ibaret!

Üzerinde oturduğum hasır sandalye ve masadan kafamı kaldırdığımda nemli İngiltere sokaklarının bana bakan yüzlerinde, az önce bıraktığım şair düşüyor aklıma yine.
Bu şehre gelirken, bir daha doğduğu topraklara dönemeyeceğini bilen Keats şöyle diyor yaşamına veda ederken ressam arkadaşı Severn’e:
 ‘’Nefesini üfleme bana, çok üşüyorum.’’
Şimdi Roma’nın başka bir köşesinde, yanıbaşında arkadaşları Severn ve Shelley ile yanyana Keats.
İsteği üzerine düz bir mezar taşına şöyle yazılmış.
‘’Burada adı suya yazılmış biri yatmaktadır.’’
Romantik edebiyat akımının ölümünden sonra üne kavuşan bu genç şairinin herhangi bir şiirini okumuşluğum yok. 25 yıllık kısa hayatına sığdırmış olduğu üç kitabına rağmen, umuyorum ki bizlerde Keats çevirileriyle tanışabiliriz bir gün.

İspanyol Merdivenleri’nde ve Piazza Spagna’da bir geziye çıkmadan önce:


Babington Çay Evi: 1893 yılında girişimci iki İngiliz kadının evlerinden uzakta yaşayan İngilizlerin çaya, evde pişmiş bir keke ya da kurabiyeye özlemlerini giderebilmeleri için açtıkları, bugünlere kadar ulaşş bir kafe. Merdivenlerin sol tarafının uzun zamandır sokağa mis kokular saçan sakini. Üstüne küçük bir kedinin oturduğu gümüş bir demlikle gelen bergamot aromalı çayınızı yudumlamak ve Keats’i düşünmek için güzel bir mekan. Hâlâ değişmeyen 19.yy dekoruyla da kendinizi başka bir zamanın huzurlu kollarına teslim edebilirsiniz.


Keats-Shelley Evi:  Merdivenlerin sol köşesinin sessiz sakini. Kapının ardında sizi bekleyen romantik bir şairin hayatına ufacık bir dokunuş bırakmak istiyorsanız, kapıyı çalmanız şart. Kitapların o tanıdık kokusunu duyuyorsunuz değil mi?
Keats’in ilk dizeleriyle ve idealist öğretmen John Keating ile tanışmak için Ölü Ozanlar Derneği’ni, Keats’in ilk aşkının ve kısa yaşamının anlatıldığı hikayeyle tanış
mak için ‘’Parlak Yıldız’’ (Bright Star) filmini mutlaka izleyin.




16 Nisan 2012 Pazartesi

Roma'da dondurma aşkına!

Haftasonunu bitirebilmiş olmaktan dolayı duyulan müthiş bir rahatlama duygusunun ardından yine bilgisayarımın karşısındayım işte! Hafif bir uyku hali üzerimde mevcut ama inşallah onu da haftanın ilerleyen günlerinde üzerimden atabilmeyi umuyorum. Eğer oğlanın programı bundan sonraki yıllarda da bu kadar yoğun geçecekse ve ben bu hengamemin içinde bu kadar aktif bir rol oynayacaksam eğer, haftasonlarının kaldırılmasını talep etmek zorunda kalacak gibi gözükmekteyim. İş daha iyi valla!

Oğlansız kaçamak tatilleri o yüzden mi bu kadar seviyorum acaba?

Gerçi keyif çatmanın bazı anlarında onun da olmasını istiyorum ama! Mesela:

Piazza Navona'da Tre Scalini'de o meşhur dondurmanın tadına bakarken:)

O minicik dükkanın içine girmekte tereddüt etmeyiniz efenim!



Üzüntüden ne yaptığımı bilmez haldeyim!



Sadece avuç içi büyüklüğündeki bu lezzetin insanı mutlu etmesi ne garip!

Herkesin tercihi ayrı oluyor tabii ki!

Bu meydanda Julia Roberts'ın beton bankların birinin üstüne oturup melül melül dondurma yediğini hatırlarsınız elbet. Ben de bu seyahatte yok benim Audrey'den ne eksiğim var, yok Julia'dan ne eksiğim var diyerek her dondurmacıda bir müddet konakladım. 

13 Nisan 2012 Cuma

Roma'ya bahar gelmiş dostlar!

Tamam kabul ediyorum! Üzerime gelip oturmuş bir tembellik duygusu hakim bu aralar. Şimdi silkelenip atacağım kendisini üzerimden! Tembellikse o da bir yere kadar canım.

Bilindiği üzere uzun bir zaman önce Roma'ya gitmeden önce izlenecek filmlerle ilgili bir post yayınlamaya başlamıştım. Sonra ne oldu? Ben daha yazacaklarımı bitirmeden (tembellik yüzünden!) Roma yoluna düştüm bile. Daha anlatacak filmlerim vardı üstelik! Eğer biraz daha beklersem Woody Allen'ın Roma konulu yeni filmi benim yazılardan daha önce gösterime girecek onun da farkındayım. O zaman şeytanın bacağını kırmaya çalışmamın vakti gelmişte geçmektedir arkadaşlar.

Şehri uzun uzun anlatmadan önce ilk gecemizde şans eseri girdiğimiz o güzel restauranttan bahsetmek istiyorum haberiniz ola!

Bu sefer Termini yakınlarında konakladık. Küçük, sevimli bir oteldi. Konfor anlamında aradıklarımızı bulduğumuz gibi, kahvaltısı da bizi mutlu edecek çeşitlilikteydi.
Roma'ya vardığımız ilk gün vakit öğleden sonrayı bulmuştu bile! Tek bavulumuzu otel odasına bıraktıktan sonra şehre yeni bir merhaba demek için kendimizi yollara vurduk. Daha önceki Roma kuşatmamdan ağzımda kalan acı tadı yok etmekti niyetim.

Termini Tren İstasyonu gezisi sonunda, bu gezi nezdinde tüm tren istasyonlarını ne çok sevdiğimi bir kez daha hatırladım. İnsanların yollara düştüğü her yer güzeldir bence!

Nereye gideceğimizi konuşmamıştık ama biliyorduk bence. Ayaklarımız İstanbul'da bıraktığımız soğuk havanın tersine bizi burada güle oynaya karşılayan o ılık havanında etkisiyle şaha kalkmıştı zaten. ''Bahar'' dedim kendisine, sen bize gelmezsen biz sana geliriz işte.

Önce Republica Meydanı'ndan geçtik aheste aheste. Ortasından geçen Nazionale Bulvarı yarım daire şeklindeki kocaman meydanı ikiye bölüyor. Görkemli bir çeşme alana imzasını atıyor. Roma, her meydanın ortasında bulunan çeşmeleriyle suların özgürlüğünü ilan ettiği bir şehir.


Yürüye yürüye Trevi Çeşmesi'ne kadar geliyoruz. Kendisini görmeden kulağımıza ulaşan sesi varlığını bize uzaktan hissettiriyor. Bazılarının çok araya sıkışmış bulduğu için sevmediği bu çeşmeyi ben çok güzel buluyorum. Evet, insanın nedense kafasında canlandırdığı kadar büyük değil; ama benim için onu güzel kılan hiç umulmadık bir yerde karşıma çıkması zaten. Üstelik bir binanın kocaman bir duvarını kaplıyor olması da enteresan geliyor bana.

Kararmaya başlayan havayla beraber gözüme romantik görünüyor burası yine! Kafamda Anita Ekberg'in çeşmenin sularındaki sarhoş salınımı, peşinden suya giren yakışıklı.
Şimdi ben de kendimi bu sulara atayım desem etraf çok kalabalık. Önce bu yoğun kalabalığı aşmam gerek, sarhoş desen sarhoş değilim, eh yine de diyelim ki attım kendimi sulara...
Başıma geleceği biliyorum ben, şöyle seslenecek sevgili koca:
''Ben çok acıktım, bence hemen çık ordan, yoksa ben kendim yemeğe gidiyorum!''
İyisi mi bu hayalleri bir kenara bırakmak...

Bu arada İstanbul'da çok sevgili bir dost için verilmiş sözü unutmuyorum tabii...Daha sakin, daha karanlık bir anda geri dönüp vaad edilen niyeti yerine getirmek için buraya tekrar dönmeye karar veriyorum.


Karnımın açlığının farkına varmamam mümkün değil. Kalabalıktan yavaş yavaş sıyrılıp o güzel restauranta girmeye karar veriyoruz. Ne kadar doğru bir karar verdiğimizi girdiğimiz o ilk anda içerisinin güzelliğinden anlıyoruz. Yemeklerimiz geldiğinde kendimizi bir kez daha kutluyoruz. Roma'ya yolu düşecek olanlara şiddetle tavsiye edebileceğim, Toskana şaraplarının kırmızısına kendinizi bırakabileceğiniz bir yer burası. Vineria İl Chianti...






Sırtımı duvarları kaplayan şarapların gölgesine dayayıveriyorum. Günün sabahtan başlayan koşuşturmasının karşılığını almanın vakti geldi, yorgunluk üstüme çoktan çöktü.


Biz yerimize oturduktan kısa bir süre sonra içerisi hemencecik doluyor.

Hayat bu güzel anlardan ibaret olsa gerek!
Yemeklerimiz  masamıza geldiğinde şimdi Roma'nın tadını çıkarmanın vakti!

Carpaccio kesinlikle yediğim en güzel carpaccio idi!
Şimdiye kadar yediğim en güzel carpaccio olduğunu iddia ediyorum!

Şimdi bu fotoğrafa baktığımda gözlüğümü nerede kaybettiğimi öğrenmiş bulunmaktayım!