30 Mayıs 2012 Çarşamba

Gününüz aydın olsun fok kardeşler!

Dar bir zamana sığdırılmış, tek nefeste içime çekmeye çalıştığım zorlu bir Amerika seyahatinden sonra evimdeyim yine... Sanki sadece yavaş yavaş nefes almaya çalışarak vücut ritmimi bulmaya çalışır gibiyim. Eee kolay değil, altı gecelik bir parkura üç eyalet sığdırdık. Nasıl sığdı diye soracak olursanız, bazısı eksik kaldı, bazısı fazla geldi; lakin gönlün hiç yetinmeyeceğini bilmenin verdiği bir yol tecrübesi var artık...

Uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapıyoruz bu sefer. Genelde yolculuklarımızda yalnız takılmanın ötesine geçiyoruz bu sefer. İstanbul'dan Amerika yollarına düşen ekip tamı tamına on beş mürettebattan oluşuyor. Allahtan çocukları evde bırakmışız!

Okyanus ötesi bir yolculuğun mutlu suratıyım yine. Uçakta uyumak gelmiyor içimden. Elimde kalem kağıt yazdıkça yazıyor, yorulduğum anlarda karşımdaki ekrandan seçtiğim filmin seyrine dalıyorum. Çizilen rotanın uykusuzluk ve tepilen kilometreler açısından bir sınırı olmadığını idrak edebilsem, belki de kapatacağım gözlerimi... İlerleyen günlerde göz kapaklarım beni dinlemeden kontrolü eline alıyor zaten:)

Los Angeles Havaalanında beklediğimden daha kısa bir sürede pasaport işlemlerini halledip araba kiralama firmasına doğru yollanıyoruz. Pasaport kontrolünde kazandığımız zamanı araba kiralamak için girdiğimiz sırada hiç acımadan çatır çatır alıyorlar elimizden. Seyahatin kiralanan arabalarla yollarda geçecek olmasından dolayı nerdeyse havaalanı oteli olarak tanımlayacağım bir otelde konaklıyoruz; zira yolların efendisi olmaya kendimizi adamışız da benim haberim yokmuş. Kendimi yapımına dahil olmadığım bir rotanın içine bırakıyorum. Otele alel acele bırakılan bavullardan sonra kendimizi yemek yiyebileceğimiz bir restauranta atıyoruz. Açlıktan ölmek üzereyim. Biraz daha yemek yemezsem yolun ilk marazı bizzat tarafımdan vuku bulacak. Daha önceden internetten tespit edilmiş karanlık bir lokantanın içine doğru ilerliyorum. Pencereleri olmayan mahzenimsi bir yapının içinde uzunca bir süre yemeklerinizin gelmesini bekliyoruz. Nihayet o müthiş ana erdiğimizde karnı doyan bedenim bu sefer deliksiz bir uykunun alarmını yolluyor merkezi sinir sistemime. Zaten benim sinir sistemi aranmakta gibi geliyor bana da! Daha yattığım yatağın hakkını veremeden sabah 5:30 da otelin lobisinde San Diego'da edilecek sabah kahvaltısı için hazır ve nazır olarak beklemekteyiz. Allah'tan ekibin tüm üyeleri toparlanana kadar otelin lobisinde bulunan Starbuck's kapılarını yorgun savaşçılar için açıyor. Amerika'da böylece atıştırmalık ilk kahvaltımı kahve eşliğinde havuçlu kekle yapıyorum. Şimdi yola çıkmaya hazırım.


Üç saatlik bir yolculuktan sonra San Diego'da La Jolla Beach'deyiz. Sahile doğru inen yol üzerinde hiçbir mağaza açılmamış daha. Sabahın erken saatlerinde sahile doğru sabah koşulaı yapan insanlarla karşılaşıyoruz. Bizse çok uzaklardan buraya gelmenin bize sunduğu avareliğin tadını çıkarmanın peşindeyiz. yol boyunca yürüşüme rengarenk ağaçlar ve birbirinden şirin evler eşlik ediyor. Hayallere dalıyorum yine.



Kapısında ay dedenin nöbet tuttuğu minik beyaz çiçeklerin süslediği bu kapının ziline parmağımı dokunduruversem içeri kabul ederler mi acaba?

Bu bahçe, bu deniz, bu çardak beni  benden alıyor!
Belki de çoğumuzun en sevdiği olgu olmasından olsa gerek kendimi elimde üzeri duman tüten çayımla, hafif yağmurlu bir sabahta camın önünde okyanusu seyrederken hayal ediyorum. Biraz sonra camın önündeki rahat koltuğa sığınacak, bir yudum çayımdan alıp, küçük leziz sandviçimi ısıracağım. Üzerime ekmek kırıntıları dökülecek. Ne gam!

Bu masal evi okyanusa dönük yüzüyle kimbilir ne zamandır dalgaların sesini dinliyor.
Sahil kenarındaki küçük burna yaklaştığımda foklarla karşılaşıyorum. Benim uykusuzluğuma inat denizin üstündeki kayalıkları kendilerine mekan tutmuş, sere serpe yatmaktalar. Güneşle dost oldukları çok belli! Eh bu durumda bir müddet deniz aslanları seyir hali!



Bir kez daha doğanın kendi halindeliğine hayret ediyor ve ardından şükrederken buluyorum kendimi...  Denizin kokusu çok tanıdık geliyor burnuma, inanın çocukluğumun bildik denizleriyle aynı tanıdık iyot kokusu... Babamla beraber gittiğimiz çocukluğumun Küçükyalı'sındaki o sonsuz denize açılan küçük Çamlık plajı gibi aynı! Birazdan bahçıvan Hasan Amca'dan aldığımız yamuk yumuk toprak kokulu domatesler çıkacak çıkından. Karnımızın ne zaman hafiften guruldanmaya başlayacağını bilen mısırcı da yolda olsa gerek... Belki 19 Mayıs'ta olmamdan dolayı burnuma gelen baba kokusu, kim bilir? Ben duyarım sadece! Bazen iyot kokusunda, bazen domatesin kabuğunun altında... Sadece yaşım ilerledikçe olmadık yerlerde çıkar oldu anılar karşıma. Ayı balıklarının bizi zerre kadar umursamayan bakışlarından ve içimi dolduran iyot kokusundan ayrılıyoruz artık.






Bu kumsala yakışan güneşli bir kahvaltının peşindeyiz artık. Bizi kapıda karşılayan güzel kızlar lezzetli bir kahvaltının varlığına ikna ediyor beni. İçi sebze ile ağzıma layık bir tat oluşturan omletim göründüğü kadar güzel.

San Diego merkezine gitmek üzere yola düşüyoruz yine.

6 Mayıs 2012 Pazar

Hoşgeldin 37!

Nasıl korkunç gelmişti başlarda. Pek çaktırmamaya çalıştım etrafımdakilere. Zaten beş senedir çocuklu evli kadın grubundan çocuk sahibi kadın grubuna bodozlama bir dalış yapıvermiştim. Uzun zamandır bu anı bekleyen aile eşrafı pek bir neşeyle karşılamıştı bu durumu; lakin sevgili oğluma kavuştuğum ilk zamanlarda ben bile alışamamıştım kendi durumuma... Ne oluyordu Allah aşkına? Birbirimize alışmamız ne kadar sürecekti acep? Muhtemelen minicik bebeğimde annesi olacak bu şaşkın kadının korkularını anlıyor, beni kendi sınavımla başbaşa bırakıyordu.

Nasıl bir anne olduğum sorusu oğluş büyürken zaman zaman aklıma geliyor, bazen kendimi acımasızca eleştirip, bazense olduğum anneden mutlu oluyordum. Eh kolay değildi otuzlu ilk yıllarımı oğlumla beraber karşılıyordum!

Üçle başlayan yaşlarımın ilk yarısını deliler gibi çalışarak ve anneliği öğrenmeye çalışarak geçirdim. Minik oğlanla beraber kimi zaman gülüyor, kimi zamanda ağlıyorduk.
Sonra Kuzey kendini beş yaşında bulurken, ben şu meşhur otuzbeşin kapısına dayanmış bulunuyordum. Benim minik oğlan büyürken ben de hızlı hızlı ilerliyordum. İşte ne olduysa Cahit Sıtkı'nın dediği o yaşta oldu. İtiraf ediyorum önceleri çok kahrettim Cahit Sıtkı'nın ömrün ortasını bu kadar erkene almasına... Sonra hızımı alamadım Dante'ye de iltifatlarda bulunmaya devam ettim. Gerçi laf ağızdan çıkmıştı bir kere ve yapacak bir şey yoktu. Meşhur dizeler hiç şiirle uzaktan yakından ilgisi olmayanların bile diline pelesenk olmuştu. İşte tam bu sıralarda bir yerlerde aydım ben! Aniden, apansız!

Hayatın bana sunduklarının ne kıymetli olduklarının farkına varıverdim. Önümdeki tüm yokuşlar yavaş yavaş düzleşmeye başladılar. Hayatımda benim dediğim ama aslında benim olmayanlarla yollarımı ayırmaya başladım. Üstelik bunu yaparken vicdanım hiç sızlamadı. Eh biraz utandım! Ne olmuştu benim vefa duyguma? Ağırlıklarımı sırtımdan attıkça hafifliyor, istediklerime ulaşmak için aldığım yol hızlanıyordu. Hayatımın kıvamını tutturabildiğimi farkettim. Mutfakla aram yemenin dışında pek iyi olmamasına rağmen, yaşamımın tadı tuzu tam da olması gerektiği gibiydi.

Her şey bir yana, sağlıklıydım:)
...ve huzur saklandığı yerden çıkıp başucuma konuverdi...Güle oynaya...
Şimdi geçenlerde bir gün otuzyedi oluverdim. Tüm hayatım boyunca yaşadığım en güzel iki seneyi yaşadım. Çalan telefonların hepsinde kocaman kahkahalar attığımı farkettim.
Hayatıma yeni, aydınlık bir dönem ve pırıl pırıl dostlarla devam ediyorum.

Kendime ve herkese gönüllerine göre bir yaşam diliyorum!