21 Haziran 2012 Perşembe

Vegas'ta olan, Vegas'ta kalır!!!!

Biz Vegas'tayken diye başlayan bir cümle kurmamın zamanı gelmiştir; Bu yolculukta tarihteki yerini çoktan aldı. Çok yorgunum diye ağladığım anları özler bile oldum.

Biz Vegas'ta:

Eyfel'in gölgesinde yani Paris Otel'de kaldık.
Oceans 11 filminden hatırlanacak Bellagio Oteli'ni seyrettik.
Sabah kalktığımızda lobideki Fransız fırınından ekmek aldık! Bir de reçel, tereyağı ve kahve!
Esaslı Beşiktaş'lılar olarak Büyük Kanyon'da ''Kartal'ın Evi'' ne gittik tabii ki!!!
Helikopterle uçtuk, uçtuk kuş olduk. Yetmedi bir de ''Sky Walkers'' olduk, kanyonun üstünde havada yürüdük.
Kanat taktık, özgür olduk!
Kanyon'dan ayağımızı sallandırdık!
Kıskananlar ama çok korkanlar oldu. O zaman bir el tuttu, bir el fotoğrafı çekti, biri de gülümsedi. Biraz hile mi oldu?
Kızılderililerin evi, bizim evimiz oldu:)
Seyahatlerimizde evimizi de yanımızda taşıdık.
Tabiatın hep kucakladığını yine gördük. Eskiden yatak nasıl yapılırmış öğrendik!
Peki ya karnın ağrırsa?
''Keşke bu gözler hep görmeyi öğrense, sadece bakmasa'', dedi Oturan Boğa ve Esen Yel!
Sonra bu güzel güne hep beraber gülümsedik.
Böyle kazanmak istedim makinelerin başında, olmadı! 
 Kumarda kazanma hayali başka bahara kaldı. Las Vegas sıcaktı. Diğer fotolar artık yarına kaldı. :)

Elif Köksal'la Katmandu'da Günlük Hayat!

Hâlâ hazırda Şeker Bayramı için yapılmış bir hazırlığımız yok. Sonra mail kutuma düşen güzel bir mail ve muhteşem bir yol hikâyesi! Nasıl gitmek istiyorum. İstersem bir şekilde bir gün bu hayalim gerçeğe döner onu da biliyorum. Üstüne üstlük yine bir Elif Köksal Katmandu'suyla olur! 
Şimdilik ben bu rüyanın misafiri olamıyorum; ama elbet başka yolcular olacaktır.
Benim Katmandu belki başka bir bayram keyfinde saklıdır, kim bilir?



http://www.zayende.com/gezi_detay.asp?AyDi=238

16 Haziran 2012 Cumartesi

Isabel Allende ve Ruhlar Evi!

Tadına doyum olmaz bir kitabın son sayfasını az önce kapatmış bulunmaktayım. Çoğu okur sanıyorum bir kitabın bitişini heyecanla bekler ve son sayfaya geldiğinde içine yerleşen rahatlama duygusuyla aldığı keyfin sonunu getirir. Ne yazık ki benim kitap okuma serüvenimde son sayfalar nedense yüreğimde nedensizce kanatlanmaya başlayan göçmen kuşların çarpıntısına sahne oluyor. Zaman zaman kendimi sakinleştirmem gerekiyor bile diyebilirim. Bir telaş gelip oturuyor orta yerime. Yeni edindiğim doslarımdan ayrılmaya hazır olmadığımdan belki ya da aldığım o edebi lezzetin beni terketmesinden önce benim onu terketmek istememden olsa gerek diye düşünüyorum.


İlk sayfalarda kızdığım, öfkelendiğim bir karakterin son sayfalarda yüreğimi acıtmasına ne demeli? Ölmekte olan ya da ölüme yaklaşan birinin son anda yaptığı iyilikler silip götürmeli mi önceki sertlikleri?

Truebe Ailesinin bir haftadır beni kabul ettikleri bir konukluğum son buluyor böylece. Kolay değil yetmiş yıllık ömürlerine ve dört kuşak aile tarihlerine tanıklık ettim. Biraz geç tanıştığımı kabul ediyorum; lakin şimdi Clara gibi bir kadının hayatıma bu saatte girmesinin özel bir sebebi yokmuş gibi davranamam. Elbet kendisinin bir bildiği var!

Isabel Allende'nin kalemi hep böyle mi yazar bilemem. Sadece bir kitabını okuyarak bir hükümde bulunmakta şimdilik çok erken. Yine de güzeller güzeli Rosa ile başlayan hikâyeden bu yeşil saçlı kadının hemen ayrılması ilginç geldi bana. Sonra tüm tuhaflıklarıyla Clara girdi hayatıma... Hayatına devam ederken yaşadığı tüm öykülerden öte, yaşamayanların diyarındaki öykülerin peşinde olmayı seven dalgın, kararsız, kolay gülen Clara. Allende'nin satırlarından dökülen zayıflığıyla ilgili tüm kelimelerin ötesinde çok güçlü bir kadındı o! 

Hayatımda yer etmiş tüm cesur kadınları düşündüm. Bu zamanda kadın olarak çizdiğimiz, yaptığımız, dudaklarımızdan dökülen tüm söylemlerimiz dışında sessiz kalmayı ya da az konuşmayı başararak kazandığım hiçbir zaferimin olmadığını fark ettim. Oysa sesini yükseltmeden kavga edebilmek başka bir erdemdi!

Ya Clara'nın karşısında içinde bir türlü önleyemediği hırsı ve öfkesiyle duran Esteban'a ne demeli? Şüphesiz Clara'yı çok sevdi. Önce içimin kızgınlıkla parıldadığı Esteban sonunda şevkatle karışık bir acıma duygusu bıraktı bende.

Isabel Allende'nin insanı yormadan anlattığı öyküsü sayesinde Şili'de verilen iktidar savaşını, hiç ummadıkları bir şekilde gelişen darbenin bilinmeyen yönlerini anlamış oldu. Pablo Neruda herhangi bir şiiriyle yer almadıysa da kitapta, varlığı hep hissedildi. Benim için en güzeli ise Şili'li kadınları çok sevmemdi.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Sisler altında beni bekleyen köprü, Golden Gate!

Sabahın tahmin edilebileceği gibi çok erken bir saatinde yollardayız yine. Şimdilik hiç göremediğimiz Melekler Şehri'nden San Francisco'ya doğru gidiyoruz. Arabada bir sessizlik hakim; muhtemelen ilk kahvaltı molasından sonra herkes yavaş yavaş ayılmaya başlayacaktır. Bir müddet sonra GPS bize tatlı bir sesle duracağımız yeri işaret ediyor. Anlaşılan o ki ön kahvaltı için tercih edilen yer McDonalds. Tezgahın arkasında duran daha gözlerini açamamış şaşkın kız karşısında durmadan konuşup sipariş veren on beş Türk karşısında dumur oluyor, aldığı siparişleri birbirine karıştırıyor. Uzunca bir süre bekleyerek sonunda kavuştuğumuz güya kahvaltı ise büyük bir hayal kırıklığından ibaret. Aslına bakılırsa daha iyisini tahmin etmemiştik zaten. Ekip elindekilerden mutlu olmaya çalışıp sesini çıkarmıyor. Biraz ayılıp, midemize az da olda bir şeyler gönderebildiğimiz için şanslı olarak ayrılıyoruz oradan. Yine yol, yine varılması hedeflenen yeni bir 100 km.  Bu arada konsantrasyon bozukluğu yaşamamak ve dalıp gitmemek adına her 100 kilometrede bir şoför rotasyonu yapıyoruz. Ahalinin kadın kısmı mutlu; biz yan gelip yatıyoruz. Başka türlüsünü zaten düşünemiyorum bile; bunca kadın uykusuz kalsa kesin kavga çıkar diye düşünüyorum.

...ve işte klasik bir Amerikan kahvaltısına ulaştığımız an, Denny's. Menü iştahımı açmaya yetiyor. Bir kere ne olursa olsun filmlerde gördüğüm klasik Amerikan sabahını yaşamaktan çok mutluyum. Daha önceki tecrübemden test ettiğim gibi ben kendime kahve ısmarlıyorum, bir de sebzeli omlet. Bu arada bol miktarda şeker içeren krepler muhteşem gözüküyorlar. Ortaya kocaman bir de krep o zaman! Bu kahvaltının en sevdiğim kısmı kahvem bittiğinde masaların etrafında dolaşan garson kadının kahvemi doldurması! Deli miyim neyim? Sanki yerel halktan biri gibi olmak ya da bildik bir sahnenin içinde yer almak rahatlatıcı geliyor.
Kahvemi içip bitirdiğim gibi karton kutuya doldurttuğum kahvemi de arabanın içine alıyorum. Yaşasın kötülük! Amaç arabada sükse yapmak; zaten hiç dokunmadığım kahvemi de gideceğimiz 100 km'nin şoförüne veriyorum.

Ekip kalabalık olduğu için ister istemez gruplanıyoruz. Bana soracak olursanız fazla bir şansta yok zaten. Gidilen restaurantlarda on beş kişilik masa bulmak bile bir zahmet. Yorgunluk ve uykusuzluk da cabası. Bana soracak olursanız yolculuğun en zor kısmı önümüzde uzanıyor. Bugün tamamlayacağımız San Francisco akşamı araba sırtında geçecek, ta ki eğlence şehri Las Vegas'a kadar. Tabii Las Vegas'ta eğlenecek hal kalırsa.

Erken bir saatte San Francisco'ya varıyoruz. Şoför koltuğunda koca kişisi. Hem aracı sürüyor, hem de arabayı kullanırken şehri göremediği için yakınıp duruyor. Haklı bence de! Ama San Francisco'da araba kullanma şerefine nail olduğu ileri sürülerek susturuluyor. Golden Gate Köprüsünden geçerken, ''Köprü sahiden kırmızı mı len?'' diye soruyor bize. 


Edindiğim küçük rehber kitapta Golden Gate Köprüsü ile ilgili yazılanlar üşüşüyor aklıma.
'' Belki yeryüzünde göreceğiniz en güzel köprü değildir'' diyor Golden Gate için, ''ama etrafı sisle taçlandırılmış yegane köprüdür.''
Aracın içinden dışarıda esen rüzgarı hissetmek mümkün. Hızla akan trafik kan kırmızı olmasa daha çok kiremit rengine çalan biraz gizemli gözüken köprüyü fotoğraflamama engel oluyor. Belli ki kendini bana çok vermeyecek bu köprü. Buradan bir kez daha geçeceğimi biliyorum. Hiç olmazsa dönüş yolunda. Bilmediğim şeyse dönerken benim nazlı köprünün kendine sisten bir duvak takacağı!

Sonra köprüyü arkamızda bırakıyoruz. Kıvrıla kıvrıla ilerleyen dağ yolu boyunca belki benim gelişimi bin yıldan beri bekleyen sekoya ağaçlarına doğru gidiyoruz. Benim için San Francisco'nun en büyülü anındayım. Kuzey Amerika'daki en yaşlı canlılara varmama az kaldı. Sekoya ağaçlarının Ulusal Park adı altında korunduğu bölgeye, damarlarında binlerce yıllık dokuyu taşıyan kadim ağaçlara doğru gidiyorum. Aklımda yine başka masallar... Elfler, cüceler, yürüyen ağaç entler, artık unutulmaya yüz tutmuş büyüler, büyücüler ve bu büyünün küçücük bir kıyısında nefesini tutmuş bekleyen otuz yedi yıllık bir hayat...
Arabalar park ediliyor, parka giriş için gereken biletler alınıyor, park girişinde fotoğraflar çekiliyor. Parkın girişini belli eden tabelanın altından geçerek resmen ulu ağaçların toprağa güneşi kavuşturmayan gölgesinin altında buluveriyoruz kendimizi. Elimde bir kamera, anlamsız bir telaşın içine düşüveriyorum. Fantastik hikayelerin içinde kaybolmak en büyük keyfi olan evde bizi bekleyen ufaklığın mutlaka burayı görmesi gerektiği geçiyor aklımdan. Benim için bir şans olan, (geç gelmiş bir itiraftır kendisi ve aramızda kalması ricasıyla), almaktan çok elindekileri vermekten hoşlanan ermiş ruh sevgili kocadan burayı kameraya çekmesini istiyorum. Babalık duygularını da birazcık kanatarak ''Kuzey'in burayı mutlaka görmesi gerek'' diyorum. Bu yöntem bizim evde her zaman işe yarar zaten! 
...ve ben ormanımla ve fotoğraf makinemle başbaşayım işte!
Sağımda solumda yükselen yaşlı ağaçların arasına kurulmuş ahşap bir platformun üstünde yürüyorum. Kafamda yarattığım imge balonları birer birer patlıyor, ağaçlara koşup sarılma ve dokunma şansım yok. Ahşap platformun dışına çıkmanın, ormanlık alanın içinde yemek yemenin yasak olduğu milli bir park burası. 
''Sürüden ayrılanı kurt kapar'', diyor koca kişisi. Sürüden ayrılmak için can atıyorum. Hani aklımdan Türk işi düşünceler geçmiyor değil. Ormanın içine doğru yürüdükçe sanki kuş sesleri bile azalıyor. İmkansız ya, yalnız kalmayı ve elimde bir bardak çayımla burada kendimi aramayı düşünüyorum. Çay şart ve olmazsa olmaz!

Sonra vakit tamam diyor kaptan, gitme vakti geldi. Öyle ya, daha San Francisco'yu gezeceğiz. Yıllanmış bir ağacın bizi içine alan kovuğu içinde fotoğraflar çekiyoruz. Her bir çifti teker teker fotoğraflıyorum, insanlar bizim grubun fotoğraf çekimlerinin bitmesini sabırla bekliyor ve bitmeyen ekip üyelerinin sayısını gördüklerinde kızacaklarına gülmeye başlıyorlar. Bu arada buradan her birini hiç titretmeden fotoğraflamama rağmen, sıra bize gelince bizi titreterek çeken arkadaşa teşekkürlerimi iletiyorum. Bir daha eline fotoğraf makinesi teslim edilmeyeceği tecrübeyle tespit edilmiştir!












1 Haziran 2012 Cuma

Andersen'in bezelye çorbası, yeldeğirmeni, yol hali...

San Diego'nun merkezindeyiz. Sokaklar birbiri ardına sıralanmış restaurantlar, kafeler, dondurmacılarla dolu. Mağazalar hemen elinizin altında. Kalabalık sokaklarda yürüyoruz. İşin aslı kenti keyif yapan insanlar doldurmuş vaziyette. Yemek yiyip, içkilerini yudumlayan insanların sohbetleri sokak aralarına çoktan yayılmış.

Kalabalığı arkamızda bırakmaya çalışarak yönümüzü deniz kokusuna çeviriyoruz. Fuar merkezine geldiğimizde yukarı doğru acımasızca yükselen merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz. Sıkı bir kondisyon gerekiyor; ama yukarı çıktığımızda denizin üzerinde sıralanmış teknelerle dolu marinaya bakıp, kısa şehir turunu içimize sindirmeye çalışıyoruz.

Vakit öğleni çoktan geçmiş bile...Bir kısmımız oturup birer içki yudumlarken, bazılarımız aradıkları mağazaların peşine düşüyor. Tişört peşinde koşanlar mutsuz bir suratla dönerlerken, içini ferahlatan diğer grubun kahkahaları aracın içini çınlatıyor.






Los Angeles'a dönüş yolundayız. Santa Nella yakınlarında sevimli bir yerde duruyoruz. Burada durmamız kaderin bir cilvesi olsa gerek. kocaman bir yel değirmeni çarpıyor önce gözüme, sonra bezelye çorbası ile ünlü Andersen'in dükkanı. Yel değirmenine doğru koşmaya başlıyorum, bize karşı duran düşmanları yere dövüşerek yere sereceğim. Korkmuyorum. Daha yel değirmenine varmadan kocaman bir tabela ilişiyor gözüme. Çorba yapan aşçı ile yamağı! Kafalarının boş bakan deliklerine kendi kafalarımızı yerleştiriyoruz hemen. Koca kişisi baş aşçı oluyor, ben de yamağı...
Sonra o güzel dükkanın insana çeşit çeşit eğlencelikler sunan dünyasına giriyorum. Aslında pek de sevilmeyen ihtiyaç molasının bize kazandırdıkları desem daha doğru olur. Eh artık buranın da fotoğrafları konmaz diyecekler çıkacaktır elbet ama inanın görülmeye değer!




Şeflerimiz!


Arkadaşlar, anılar...



Bizi tuvalete buyur eden Angel Hanım!
Dükkanın içinde hediyelikler barındıran düzenle yerleştirilmiş kalabalığının arasında gezinirken bakalım Amerikan bademi nasılmış diyerek badem, mandalina alıyoruz. Badem aynı badem, mandalinalar lezzetli mi lezzetli, sulu mu sulu...



...ve koca kişisi yüzünde kocaman bir gülümseme ve elinde bir şişe şarapla yanıma geliyor. Belli ki özel bir şey yakalamış. Böyle durumlarda benim göremediğim bir şeyi bulup getirmesinden nefret ediyorum. Oysa bu keşfi benim yapmam gerekirdi. Türkçe'ye ''Zafer Yolu'' diye çevrilen 1930'lu yıllarda geçen Seabiscuit adındaki bir atın Amerika'da rüzgar gibi estiği yıllarda geçen filmden bahsediyorum. Büyük Buhran zamanında o yılların Yeni Dünya'sında geçen filmin başrollerini Tobey Maguire ve Jeff Bridges paylaşıyordu.
Severdim Seabiscuit'i ve şimdi karşıma çıkmıştı.

Şarabı hemen aldık tabii ki! Kaçırılmaz bir fırsattı.Her molanın mutlaka sonu vardı elbet! Yollar bizimdi ve Amerika otobanlarının anlaşılan haklı bir şöhreti vardı. Şunu da belirtmeliyim ki yolculuğumuz sona erdiğinde geride bıraktığımız upuzun 4000 kilometremiz vardı. Gece sallanarak giden 15 kişilik aracımızla şehre dönerken sessizlik içinde yolculuk ediyoruz. Gözler uykusuzluktan kapanmış, kalan kısa zamandan istifade etmeye çalışıyoruz; içine çoktan girdiğimiz ertesi günden 4 saatlik uyku çalıp San Francisco' ya doğru yola çıkacağız. Şimdilik Los Angeles kısacık bir mola için konakladığımız görünmez bir şehir bizim için!