28 Ağustos 2012 Salı

Bir kitap okudum, aşık oldum!

LİZBON'A GECE TRENİ...

Bu senenin kitabını şimdiden ilan etmek için çok mu erken acaba?


Kitabevinin rafında duran kitaba bir çok defa elim gidiyor, alıp almamak konusunda kararsız kalıyorum. Beni böyle bir kararsızlığın pençesine düşüren sebep ortada: Çok satanlar rafında durması! Uzun bir flört dönemi yaşıyoruz işin doğrusu. İsmi bir şehir bilmecesi vaat eden bu kitaba daha fazla karşı koyamıyorum. Aramızda geçenler bununla da kalmıyor. Birbirimizi tanımak için bakışıp duruyoruz. Mikonos'a giderken yanıma aldığım birkaç kitabın yanına yerleştiriyorum onu da. Yol hali; belli mi olur? 

Masmavi denize doğru açıyorum kitabın ilk sayfasını. Bir anda karar veriyorum: 'Lizbon'a Gece Treni' burada okunmayacak. Yanımda buraya ait olduğunu düşündüğüm başka hikâyeler olsa da, bu kitabın bu adaya ait olmadığını düşünüyorum. Sanki onun sayfalarının arasında burada dolaşırsam kulağıma fısıldayacaklarını duyamayacağım. Denizin, güneşin, sarı sıcak yuvarlağa ıslık çalan rüzgârın sesi dokunmamalı bu yaralı sese. Odamdaki koltuğumda buluşmalıyız onunla; aklımı çelecek, beni ondan ayıracak başka bir ruh dolaşmamalı etrafımızda. 
Yalnız bir ruha eşlik etmek üzere çıkıyorum Gregorius'la yolculuğa.

Tınısını duyduğu tek bir Portekizce kelimenin ardından bir şehre sürüklenen bir adamın yolculuğu Lizbon'a gece treni. Giyinmeyi bilmese de, akademik bir kariyerin peşinden yıllarca gitmiş antik diller öğretmeni bu adam, bir kitapçıda denk geldiği bir kitabın yazarının peşine düşmek için çıkıyor yola. Aslında kalabalıklar içinde bile yalnızken bu sefer tek başına çıktığı yolculukta kalabalıklara karışabilmeyi öğreniyor. Üstüne oturmuş kendine güvensizliğin ve güya başarısızlığın aksine gözümde nasıl da kahraman bir adam!

Okurken öylesine alışıyorum ona, kurduğu cümlelerin ağırlığı altında o kadar eziliyorum ki, onun gezdiği yolları gezip, onun izini sürdüğü romandaki Prado'nun aksine, ben de onun peşine takılıp gitmek istiyorum.
Gregorius'u anlatmak isterken birden onu kimseyle paylaşmak istemediğimi de farkediyorum. Kendimden yaşça hayli büyük bir adamın peşinden sürüklenip duruyorum.



Prado'nun kitabında anlattığı çoğu duygunun altında benim için yazılmış cümlelere denk geliyorum; belli ki Gregorius'ta benimle aynı hisleri duyuyor. Trenlerle yolculuk etmeyi sevmemin sebepleri arasında sadece bir Türk yazarın överek anlattığı tren yolculuklarının değil, başka sebeplerin de olduğunu anlıyorum. Bazen yolculuğa başladığım aynı noktaya geri dönerek kendimi bulabilme ihtimalinin peşinden sürüklendiğimi farkediyorum. Öyle diyor Prado ve ben ona tüm samimiyetimle inanıyorum.

Bern'den yola çıkıp, gece treniyle varılan bir Lizbon yolculuğu bir şehre yapılan bir yol hikâyesinden çok, aslında kendimize doğru ilerlediğimiz içsel bir yolculuk.



Kitabın bir yerinde şöyle soruyor Prado;
''Yolculuk etmeyen insanlara neden acırız? Dıştan genişleyemeyecekleri için içlerinde de yayılıp genişleyemezler de ondan; kendilerini çoğaltamazlar, böylece kendi içlerinde kapsamlı gezilere çıkamazlar, başka kim ve ne olabileceklerini keşfetme fırsatından yoksun kalırlar.''

Kitabın satırlarında gezinirken zaman zaman şehirler arasında yol alan bir gece treninin tekdüze tıkırtısı eşlik etse de yolculuğa, umulmadık bir anda çantasını dahi masanın üzerinde bırakarak, bir kelimenin tınısının peşine yola düşen Gregorius beni kendine hayran bırakıyor.
Çoğumuzun kelimelerin peşinde çok kez yolculuk yaptığını bildiğimden olsa gerek, çok anlamlı geliyor iki şehrin arasında yol alan Gregorius.

Erken ya da değil, 'Lizbon'a Gece Treni' benim için bu senenin şimdiden en güzel kitabı! Biliyorum ki çok uzak olmayan bir gelecekte yine sayfaları arasında kendimi aramaya devam edeceğim. Bir gün yolum Gregorius'un dolaştığı sokaklara düşerse de, bana rehberlik yapacağını biliyorum.

...klasik normların dışında olsa da, Gregorius harika bir yol arkadaşı.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Londra'ya gitmek istememizin asıl sebebi budur! Harry Potter!

Bizi Londra'ya sürükleyen rüzgâr Harry Potter rüzgârı! Başka yerlere gitmenin hayalini kurup, programlar yaparken Warner Bros.'un Harry Potter stüdyolarını Londra yakınlarına taşıdığını öğreniyoruz. Malum oğlan böyle dediğimi duymasın ama ''Çakma Harry''.

Şöyle bir konuşma geçiyor aramızda:
-Anne, neden ben dururken bu Daniel'ı oynatmışlar Harry diye? Ben Harry'ye daha çok benziyorum. 
Çok akıllı gözükmesine rağmen, küçük bir çocuk olduğunu aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum. Normalde vereceğim cevap ''Oğlum sen manyak mısın?'' olması gerekirken daha absürt bir cevap veriyorum. 
- Biz deneme çekimlerine katılmadıkta ondan!

Stüdyolarla ilgili anlatılacak çok şey var. Hogwards'ın yüksek duvarlarından içeri girer girmez yolculuk başlıyor. Biz de oğlan kadar heyecanlıyız desem yalan olmaz! 

Şimdi fotoğraflarla Pottermania!























22 Ağustos 2012 Çarşamba

Hâlâ Londra'da Piccadilly Caddesi üzerindeyiz :)

Hâlâ Londra'da Piccadilly Caddesi üzerinde yürümeye devam ediyoruz. Hatırlarsanız seri halinde ilerleyen Londra yazılarımızın kitap evleri bölümünde yine aynı cadde üzerindeki Hatchards'a girmiş, Orhan Pamuk kitaplarını gurur duyarak yayımlamıştık. Şimdi kitapçıdan çıkıyoruz ve hemen yanındaki yeşillere bürünmüş devasa mağazanın içine giriyoruz. Vitrinler insanın nefesini kesecek güzellikte, kapının içine adımımı attığımda da Fortnum & Mason beni yanıltmıyor.





Burası 1707 yılından beri hizmet veren çay, kahve çeşitliliğiyle insanı şaşırtan, sunduğu bisküvi çeşitleriyle bu gezgin kişiliğin ağzının suyunu akıtan bir mağaza. Daha neler yok ki içeride? Çeşit çeşit ballar, reçeller, marmelatlar, kupalar, çay keyfini zevke dönüştüren demlikler...





İçerinin havası bir sarayın havasını andırıyor. Elbet bir sarayda yaşamışlığım yok; ama aklımdan bir prenses olmakla ilgili düşünceler gelip geçiyor. Bu şehir beni kötü mü etkiliyor ne? Sanırım en son Hamleys oyuncakçısında Prensesimiz Kate'in legodan yapılma hali beni etkiledi galiba yoksa Diana'nın çektikleri de dün gibi aklımda. Neyse bu hayallerden kendimi sıyırıp yoluma devam ediyorum. Fortnum & Mason'ın kırmızı halıları bana esaslı bir hoş geldin diyor. Çok eski bir bina, her köşesinde farklı bir detay dikkati çekiyor.



Antika bir saat bir köşede keyifle dolaşan turistlerin ilgisini çekiyor; önünde fotoğraflar çektiriliyor. Antika saat belli ki bu duruma alışkın, hiç istifini bozmuyor, yıllardan beri durduğu şekilde dimdik duruyor kendi köşesinde, hep olduğu gibi tıklamaya devam ederek. Merdiveni kullanarak çıkılan katlar boyunca yağlıboya tablolar asılmış. Küçük çaplı bir müze gibi burası.

19 Ağustos 2012 Pazar

Benim kitap kulem!



Bu da bizim evin halleri :)


Sevgili Leylak Dalı'nda görüp, dayanamayarak ben de kendi kulemi ekliyorum. Elimde okunacak bir dolu kitabım varken, gördüğüm ve beğendiğim her yeni kitabı da dayanamayarak alıyorum. Bundan dolayı evde okunmayı bekleyen bir dolu kitabım var. Ara sıra yayınladığım kulelerden arta kalanlar da okunmamış olarak öylece duruyorlar. Bakalım bu kuleye daha neler eklenecek?

17 Ağustos 2012 Cuma

Regent Caddesi'nde yürümeye devam ediyoruz. Yolumuz bir oyuncakçıya çıkıyor.

Hamleys... 250 yıllık bir oyuncakçı yolunda ilerliyoruz.

Londra sokaklarında Oxford ve Regent caddelerinde yürümek çok keyifli. Yanyana sıralanmış bildiğimiz, bilmediğimiz bir dolu dükkanın önünden geçiyoruz, olimpiyat ruhuyla dolup taşmış insan seli içerisinde kendimize yol bulmaya çalışıyoruz. Sokaklar kalabalık mı kalabalık, gökyüzü apaydınlık. Bu şehre daha önce gelmememin sebebini bilsem de, sırf vize eziyetine inat şehre haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Geldikten sonra da uzun yıllarını Londra'da geçirmiş olan arkadaşlarıma beş gün boyunca bizi terleten havadan biraz sıkıntıyla bahsedince şaşırmış gözlerle yüzüme bakıyorlar. Üst üste on kez daha bu şehre ayak bassam, Londra'nın güneşli hava açısından bize yaptığı kıyağı bir daha bulamayacağımı söylüyorlar.
Haklı olabilirler mi acaba? İnsan mutlu olmayı bilmeyen bir canlı mı yoksa?

Londra'da geliş sebeplerimizden birini daha gerçekleştirmiş olmaktan gurur duyuyoruz. Tatilimiz  planlanmaya başlandığı günden beri çocuk keyfi tadında ilerleyip duruyor. Gezinin sonunda yanımızdaki küçük adamı çok mutlu edebilmenin gururu biz ebeveynlerin yüzünden açıkça okunuyor. 

Şehre ayak bastığımız andan başlayarak Harry Potter stüdyolarına ne zaman gideceğimizi sorup duruyor. Allah'tan geldiğimizin hemen 2. sabahına biletlerimizi almışız. Yoksa oğlanın sabrının beklemeye yetmeyeceği çok aşikar! 

Şimdi oyuncakçı peşinde olan çocuğu olanlara ve içindeki çocuk hâlâ yaşayanlara Hamley's geliyor.

















Hadi bakalım:)

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir ara Cunda'daydık!

Tatil başlasın!
Hafızamda anlatılacak bir Cunda macerası dolanıp durmakta... Unutmam dediğim şeyleri unutur olmaktan dolayı gördüklerimi not alayım istiyorum. Bazen de şöyle soruyorum  kendime, beynimde yer etsin dediklerimi yazdığımdan dolayı mı unutur bu beyin her şeyi... Sanırım Cunda benim için bir unutuşu hatırlattığı için böyle diyorum. İnsan çoğu şeyi unutabilir orada sanki! Hayatını sürdürdüğü şehirde yaşadığı karmaşayı, sıcağı değil belki ama insanı yapış yapış bırakan nemi, yaşamı çekilmez hale sokup en kıymetli kavramı zamanı çalan trafiği, saygıdan yoksun kalmış insanları. Bir de sanki Cunda'da çok kalmak tehlikeli olabilirmiş gibi geldi. Orada her geçen gün insanı güzel İstanbul'dan uzaklaştırabilir! Çok alıştım bu lafı söylemeye, hatta çok da sever oldum. Ne gam!

Cunda güneşli bir memleket. Sıcak, sarmalayan... Girit yemekleri kokan restoranları çok tanıdık... Deniz, Cunda'ya demir atmış. Dilediğiniz kadar balık! Her çeşidi var. En çok barbun ve tekir...Ya da ben en çok onları sevdiğimden Cunda bana barbun ya da tekir! Kalamarlar, midye tavalar, midye dolmalar, hele kabak çiçeğinin içinde kendine yer bulmuş sarmalar...Bir de rakı var Cunda'ya yakışan! Her masayı süslüyor 70'liğin o heybetli görüntüsü...

Cunda'nın ölüsü, delisi, bir de kedisi meşhurmuş. Ölüsünü es geçiyorum; kedisiyle, delisine çok denk geldim. Şükür! 

Şimdi kediseverler kızmasın bana ama ben adanın kedisinden bıktım. Balığın, denizin olduğu yerde kedi olmadan olmaz, bilirim. Soracak olursanız denizin kenarına kedinin yakıştığını bile söylerim; lakin kedi sayısı insan sayısını geçmiş nerdeyse adada. Masalara gölge yapan ağaçların tepesinden yemeklerin orta yerine düşüyor kediler. Ya da sarhoşlar rakının, balığın, denizin tadından!

Adali Pansiyon'da kahvaltı! 
İlk gidişim Cunda'ya... Lale Abla sebep gitmemize. Daha önce buraların yakınlarına gelmişliğimiz, Assos'a, Behramkale'ye, Altınoluk'la gitmişliğimiz, Kaz Dağları'nın eteklerinde dolaşmışlığımız var; Zuhal ile Ayten'in hayallerini gerçekleştirmek için işlerini bırakıp, Adali Pansiyon'u açmalarını beklemişiz güzel adaya adım atmak için. 

Çocukluk rüyası gibi Cunda'da olmak! ''İncir ağacına tırmanma, iyi değildir.'', diyen annemin sesine kulak asmadan tırmanmak, balı kenarından akmış inciri yiyip elimin yapışkanını ağacın gövdesine ya da toprağa sürmek gibi... İlkokul arkadaşlarımı neden hatırlamadığımın sebebini sanki burada bulacakmışım gibi ama bir şartla: buz gibi bir bardak karadut suyu içersem eğer!

Farkında değilmişim ama çocukluğum sanki meyvelerin kaybolan tadında gizli. İnsanların yüzü ışıl ışıl. Zeytinyağının mucizesi sanki. Kremleri bir kenara bırakmış adalı kadınlar. Kantaronlu zeytinyağı sürüyorlar vücutlarına, yüzlerine de kayısı çekirdeği yağı... 

Cunda güneşlenme telaşına düşenlerin değil de, şemsiyenin altında kitabına gömülmek isteyenlerin yeri. Kumsallar sessiz, insan ister istemez kendiyle tanışıyor yine. Denizle güneş pek karışmıyorlar birbirlerine. Güneşin gücü yetmemiş denizi eritmeye. Güneş ait olduğu yerde parlasa da bildiği gibi, deniz çoğu yerde buz gibi. 

İnce çay, sonra sakızlı bol köpüklü bir kahve!

Öyle güzel yerler var ki adada! Ara sokaklarda gezmek, taşa toprağa dokunmak gerek. Sokaklar kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Bazen ''Nazlı'' atıyla geçen faytoncunun tıngırtısı geliyor insanın kulağına. Bir haftada adalı mı oldum ne?


Taş Kahve'nin içi! 

Taş Kahve'de akşam oldu mu önce çay içiyorum. Öyle çok çay içiyor ki insanlar çayın bayat olma şansı yok. Sonra çayın tadını alıp, keyfe daldıktan sonra sakızlı kahve geliyor peşinden peşinen! Taş Kahve'nin denizin kenarına atılmış masalarında oturmaktansa, sırtımı taş duvarına dayayabildiğim eski eve dayamayı seviyorum sırtımı. Kahvenin hemen karşısında iki tane lokmacı... Biri Taş Kahve'ye ait lokmacıların; lakin hemen yanındaki İmparator Saki'nin lokmacısı yeri göğü inletiyor. İmparator üzerine geçirdiği kırmızı atletiyle bağırıyor yoldan gelip geçene:

               ''İmparator'un lokması burada!''

Saki haklı kendini İmparator ilan etmekte. Önünde uzanan kuyruk almış başını gidiyor. Lokmalar Saki'den. Sen almazsan o hediye ediyor:) Adada lokmaya para vermiyoruz. İmparatorun cömert tarafına denk geliyoruz.