26 Eylül 2012 Çarşamba

Benek'in Masalı ve Nihan'ın Fantastik Kalemi!

Kuzey'le beraber D&R'ın kitap raflarının arasında kayboluyoruz; çocukluğundan beri kitapçıların huzur veren havasına alışık olan oğlan için buradan daha rahat bir yer yok! Daha minikken küçük oyuncakların bulunduğu katlı rafın önünde bir müddet dikilir, rafta onu bekleyen şövalyeleri, atının üzerinde havaya kalkmış kahramanları aşağı indirir, yere bağdaş kurar otururdu. Oyuncakların çeşitliliğinin yanında onu böyle hayallere dalmaya iten rahatlığın etrafa yayılan kitap kokusu olduğunu düşünürüm. Artık büyüdü, yine küçük kahramanlarının yanına uğruyor, günün sonunda beni kandırmayı başarırsa oyuncaklarının içine bir yenisini ekliyor, daha da güzeli o sıra sıra dizili kitapların arasında saatlerce gezinip kendi kitaplarını kendisi seçiyor. 



Bu sefer başka bir sebeple dolaşıyoruz; kolundan tutup Doğan Egmont'un raflarına onu sürükleyen benim. ''Arkadaşımın kitapları çıkmış, bakmanı istiyorum.'' diyorum. Nihan'cım, sana sormadan da imza sözü veriyorum, bilesin! 

Rafların önüne geliyoruz sonunda. İşte kitaplar karşımda duruyorlar, yan yana! Nasıl gururlanıyorum. Benek'in Masalı okunmak için bekliyor. Kitapları aldığımız gibi kasanın önüne gidiyoruz; artık Nihan'ın olağanüstü dünyasına girmek için hazırız. Şimdi ''Benek'in Masalı'na', Nihan'ın uygun gördüğü tanımlamayla, bu tuhaf yolculuğun içine girmek için Kuzey'in biraz daha büyümesi gerekiyor; ama annesi yolculuğa hazır! Zaten bu blogun okuyucuları, bendeniz az zamanlı annenin ne kadar yolculuğa meyilli olduğunu bilir! Tuhaf olması, olsa olsa yolculuğun keyfini biraz daha arttırabilir diye düşünüyorum. Eeee, ne kadar çok macera, o kadar çok eğlence değil mi?

Akşamları yatağa girdiğim anda Benek Üzgünerik'le yolculuğa başlıyoruz. Öyle güzel bir dille yazmış ki Nihan, ''aslında  Kuzey'e kitabı ben okusam anlar.'' diye düşünüyorum. Yeni bir okula başlayan çingene pembesi saçlarıyla Benek'in maceraları daha otobüse bindiği anda başlıyor. Yanına oturan Tintin Teyze otobüsten inerken oturduğu koltuğa bir paket bırakarak ayrılıyor. Yeni geldiği okulda etrafını saran farklı insanların içinde Benek şimdilik onu hazırda bekleyen maceraların farkında değil. 

Öyle güzel bir konunun içine götürüyor ki bizi Nihan... Uzay araçlarının içinde hepsi birbirinden eğlenceli ve ustaca tasarlanmış kahramanların arasında dünyada yok olmuş sevgi baloncuklarını arıyoruz. Gümüş tozuyla yapılan yolculukları gördükçe ben de o tozun sahibi olmayı hayal ediyorum. Sanki senin elinde bir miktar varmış gibi geliyor sevgili yazar!

Kitabın konusunu anlatmıyorum, korkmayın! Gönlüm rahat devam ediyorum yazdıklarıma:) Mesela bir Topik var ki bayılıyorum ben ona... Nedense kendisine uygun görülen ismin sıcaklığı beni hemen sarmalayıverdi. Sanki kucağına oturuversem, kalbinin içine gömülecekmişim gibi bir hisse kapıldım. 
Fantastik bir dünyanın içinde, neredeyse artık kendisi de fantastik bir kavram haline gelmek üzere olan ''sevgi''yi aramak üzere yapılan bu yolculuğa katılmak şart!

Kitabın güzel anlatımının yanında, ben sadece ek olarak Nihan'ın güzel çizimlerinin sayfaları süslemesini isterdim. Biliyorum ki, yazarın yarattığı kahramanın kağıt üzerinde ete, kemiğe, çeliğe hatta tobiğe bürünmüş halleri var.
Nihan'cım, yolun açık olsun. Her daim yaz ki, biz de başka dünyalara yolculuk yapabilelim. Hem de oturduğumuz yerden!

20 Eylül 2012 Perşembe

Son Durum Budur!

PARİS'TE NE VAR, NE YOK?

- Yoğun geçen beş günden sonra evimize geldik. Evinden uzakta kalan herkes gibi evimi özlemişim. Mis gibi kokan çarşaflarım, yatağım, temizliğinden şüphe etmeden üstüne yayıldığım koltuklarım ve demlikte güzelce demini almış güzel çayım. Paris her zaman çok güzel ama otel vb. konforu da bir yere kadar!

- Bu sefer şimdiye kadar uğramadığımız Paris'in başka bir köşesinde konakladık. Montparnasse'e açtık döşeği. Ne güzel kafeler vardı; Le Select, La Rotonde, La Coupole, La Closerie des Lilas, Le Dome...

- Hemingway'ın ruhu yanımızda dolaşıyordu. Hayal gücümün yarattığı ruhlar yetmedi bana; Montparnasse mezarlığına girmeden duramadım. Farklı bir misyonerlik görevi taşıyorum yanımda!

- Pek tabii oğlanla gezmek güzel, dilediğin zaman eğil öp, sarıl! Kocayla sarılmış bir fotoğraf mı istiyorsun, ver makineyi eline çeksin, tamam da, rol çalıyor adam! Bu kısım pek hoşuma gitmedi.

- Kafelerde vakit öldürmenin tadını oğlanın anlayabilmesi için biraz daha büyümesi lazım.

- Hehehe, etrafta bol bol öpüşen çiftleri görünce oğlanın gözleri açıldı. ''Adama bak, amma çok nefesini tutabiliyor'' dedi.

- Metroda her daim karşına çıkan metro çalgılarını seviyorum. 

- Paris kitapçılarını anlatmaya gerek var mı? Var tabii. Anlatmadan duramam ki zaten.

- Shakespeare and Co. popülaritesinin doruğunda. İçerde adım atacak yer yok! Bu yoğun ilgiden olsa gerek, içerde çalışan görevliler suratsız, fotoğraf çekmek artık yasak!

- Rue de Parcheminerie'de İngilizce kitaplar satan muhteşem bir kitapçı ve çok kibar sahibi Brian var. Üstelik kahve ikramı Brian'ın ellerinden! Abbey Bookshop'a mutlaka uğrayın!

- Üzgünüm ama Paris'te sokaklara pisleyen köpek sayısında ciddi bir artış var. Üstüne basmamak için kafan havada değil, gözün ayaklarının üstünde yürümen lazım! Buna rağmen, bastım!

- Ayağımın tozuyla İstanbul'dayım yani!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Bildik yarime... tüm kalbimle...


Biliyorum ki kişinin bilmedikleri heyecanlandırır insanı. Yeni başlayan arkadaşlıklar gibidir yeni tanışılacak şehirler de. Macera yüklüdürler, kaybolma riski taşırlar ki; bu duruma düşmek nasıl heyecanlıdır. Ummadığın yerlerde sokağa taşmış yemek kokularına denk gelirsin. Karnında acıkmışsa eğer sana en yakın masaya çöküverirsin. Çantanı sırtından indirir, her yeri keşfetme heyecanı içinde saatlerdir taşıdığın çantanın aslında ne kadar ağır olduğunu farkedersin. Omuzlarını şöyle bir oynatırsın. Sonra menüyü alırsın eline, aklına yatan bir yemeği ısmarlarsın beline bağladığı önlüğü ayaklarının hemen dibinde biten garsona. Ya da dersin ki ''bu güzel kokan yemekten istiyorum.''

Yorgunluk çöker üstüne. Oturmaya başladığın andan itibaren yemeği bekleyemez olursun. Gezerken aklına gelmeyen açlık, oturduğunda seni çoktan ele geçirmiştir. Huysuzlaşırsın ama tatildesindir. Telaşa gerek yoktur! 

Ayaklarının altına sıkıştırdığın çantana eğilirsin. Usulca içini döktüğün, notlar altının, çok yakından tanıdığın yazının izlerini taşıyan defterini çıkarırsın. Sanki bu defteri ilk görüşündür. Her defteri kitabı sevdiğin gibi yine seversin kendi defterini, hatta yazını! Bu böyledir, utansan da itiraf etmek güzeldir!  Şöyle dersin: ''Şuralarda bir yerlerde olmalı gitmek istediğim yer!'' Bildiğin o düzenin içinde buraya gelmeden önce çalıştığın ders notlarına bakarsın. Aradığını bulursun! Gülümsersin!

Yeni şehir, yeni arkadaş gibidir! Heyecan verir! 

...ama ben çok iyi bildiğim bir yere gidiyorum yine. Deli gibi heyecanlanarak ve sevinerek! Niye böyle bilmesem de, o şehri çok sevdiğimi biliyorum! Hem de çok!



11 Eylül 2012 Salı

Sonbahar gelir hoş gelir, kolları dolu gelir!

Bu aralar pek bir komik haller üstümde! Bir telaş, bir telaş! Tatlı heyecanlar şekerim bunlar... Okulların açılmasına az kaldı ya, ben de kitaplarımı defterlerimi düzenliyorum. Sanki okulu başlayacak olan Kuzey değil de, benim! 

Kırtasiye alışverişini her zaman sevmişimdir; yeter ki beğendiğim bir defter, bir kalem olsun. Gel gör ki sahip olduğum onlarca defterimi bir arkadaşım anlattığı güzel bir hikâyede olduğu gibi ''görücüye çıkmayı bekleyen salonlar'' gibi saklar dururdum. Bazen sevdiğim bir arkadaşımın çantasına sıkıştırır, güzel cümleler yazacak insanlara hediye ederdim. Benimkiler ise kitaplarımdan arta kalmış bir köşede dururlar, kıyıpta elime alacağım günü beklerlerdi. 

Sonra bir gün bir şey oldu bana; iyi de oldu. Beni bekleyen defterlerimin bana gösterdiklere sabra teşekkür ettim ve mutlu olacakları anın benim içlerini dolduracağım satırlar olacağını kendilerine uygun bir dille açıkladım. 
Sonradan açılan Arap atları gibi, bir açıldım, pir açıldım. 

Nasıl dağılmışım sormayın gitsin!
Bir insan aynı zaman diliminde kaç defter kullanır?
Arada suskunlukla geçen onca zamanı bolca telafi etmişim anladığım kadarıyla...
Yazılmış doldurulmuş onca defter... Karalanmış, üstü farklı renkli bir kalemle yapılmış düzeltilmiş, birkaç duygu eklenmiş cümleler, mutluluklar, azca hüzün, bolca kahkaha...

Defter-kitap kaplama timi nerdeyse işi bitirmek üzere! Bazen boş bardaklar da çok şey ifade edebiliyor insana :) kardeş güzel şey bu arada! Her daim koşmaya hazır, nöbetçi yarı anne!

Okullar açılıyor ya, mutluyum işte! Kuzey'in defterleri, kitapları kaplandı, üstleri etiketlendi.
Teyze geldi, teyzeliğini yaptı, çaylar içildi, bolca gürültü yapıldı, gülündü, tartışıldı. Küçük kardeş nasibine ne düşerse aldı, evine gitti. Hiç sesini çıkarmadı! 
Abla olmak güzel şey birader!

Bu yaz çok bereketli geçti.
Uzunca bir yol kat ederek Amerika'ya dek uçuldu. Oğlanın büyümesinden sebep artık yalnız kalmak istemediğini beyan etmesinden dolayı onunla beraber Londra tatili yapıldı. Londra'da çok yorulduk, hadi biraz dinlenelim dedik. Lale Ablanın kardeşinin ev gibi sıcak pansiyonuna konuk olduk. Bir hafta eğlendik, soğuk denizde yüzdük. 

Yeter mi, yetmedi! Bir de düğün yapalım öyle bitirelim yazı dedik. İstanbul'da bulamadığımız sonbaharı serin bir havada Prizren'de bulduk. 

Şimdi de okulun ilk günlerinden çalıp son bir seyahate doğru yola çıkıyoruz.
Son durum budur! Bakalım sonbahar falımızda hangi yollar çıkacak bahtımıza?

10 Eylül 2012 Pazartesi

Böyle olur Balkanlar'ın düğünü!


Sabahın erken saatinde yola düşüşümüzün sebebi bir Balkan düğününe konuk olmak. Kosova’nın bu küçük şehrine, Prizren’e daha önce yolumuzun birkaç defa düşmüşlüğü, hatta başka bir arkadaş düğününe katılmışlığımız da anılarımız arasında kilitli kalmış. İnsan hayatına kimlerin geleceğini, ummadığın bilinmez günlerin nelere gebe olacağını bilemiyor. Bazen yolunuzun bir şekilde çakıştığı insanlara kendinizi anlatma telaşı içindeyken, bir bakıyorsunuz ki yakın dost olmuşsunuz; hem de aranızda daha önce hiç karşılaşmadığınız onca farklılıklar varken!



Prizren, –şimdi orada yaşayan dostlarım kızmasın bana- daha önce de Anadolu’nun dolaşma fırsatı bulduğum kasabalarını hatırlatmıştı bana. Şimdi de o daracık sokakların arasında ilerliyoruz. Yollar akşam yağmış yağmurun etkisinden olsa gerek ıslak. Karman çorman bir yapılaşmanın izleri gözün gördüğü her yerde ortada öylece duruyor. Havada pervasızca tüm şehri gezen elektrik kabloları insanın içinde onları toparlama isteği uyandırıyor. Sonra kabloların akıbetinin konusu açıldığında, bu konunun sadece bizim ilgimizi çekmediğini öğreniyorum. Avrupa’dan yolu bu şehre düşen gezginlerin gözlerini kocaman açarak elektrik tellerinin fotoğrafını çekip, anı niyetine ülkelerine götürdüğünü duyuyorum. Gülerek anlatıyorlar olup biteni. Prizren halkının tanımayı başardığım küçük kısmı yüzleri daima gülen insanlar. Ayrı bir başlık altında anlatılması gereken yegane özellikleri ise konuk severlikleri.

İnsan karşılaştığı ilgiyi gördüğü zaman ''İyi ki buraya gelmişim.'' diyor. Bizim de başımıza gelen bundan ibaret. Havaalanının kapısından çıktığımız andan geri dönüş yoluna kadar tarifi imkansız bir ilgi ve hizmet ile karşılaşıyoruz. 

Şaka değil söylediklerim! Prizren'in küçük meydanına bakan kafelerden birinde sabahın erken bir saatinde kahvaltı ediyoruz. Hava serin, incecik montuma sarınıp şehre gelmiş sonbahar havasının tadını çıkarıyorum. Üşütmeyen ama sarmalayan bu serinliğin içinde sıcak bir kahve yudumlamak gibisi yok. Kahvenin öncesinde sonbaharın ilk sebze çorbasını içiyorum. Sıcak, renkli ve lezzetli bir sıcaklık ve havanın hafif kibirli tadına yakışıyor. Oturduğumuz Ego Kafe'nin tam karşısında Hemingway Kafe var. Bu şehrin dışında bir de Karadağ'da Budva'da başka bir Hemingway Kafe'de oturduğum ister istemez aklıma geliyor. 

Bu sefer Prizren'e çok hazırlıklı geliyorum. İki gecelik kısa bir seyahat için, iki kocaman bavul var yanımda. Akşam yemeği için ayrı bir kıyafet, kız alırken giymek için ayrı bir mintan, gece seyircisi olacağımız düğüne ayrı bir kıyafet! Kendi nikahıma böyle hazırlanmamıştım işin aslı! Koca kişisi damatlığından sonraki ikinci takım elbisesini alıyor. Maaile hazırız düğüne:)
Balkan düğünü nasıl olacakmış göreceğiz bakalım. Gelin kadar telaşlıyız biz de. Kuaför, kıyafet derken uzun sürecek güne ve geceye hazırız. 

Ben kendi süsümle ilgilenirken evin bahçesinde davulla, zurnayla yapılan damadın traşını kaçırıyorum. Gelinin şimdilik adı, sanı yok ortalıkta. O kendi evinde hazırlıklarını tamamlıyor. Aslına bakılacak olursa, gelin alma işinde olayın kahramanı damat... Erkek evinde bir telaş var ki görülmeye değer...
Eğlence öğleden hemen sonra başlıyor. Evin bahçesinde kadınlar çalgıcılar eşliğinde halaya başlıyorlar hemen. Kız alacaklar ya, havalarından geçilmiyor. Müzik yaşadıkları sokağın tüm evlerinin içine izinsizce giriyor. 


Damadın babası kapının önünde sigaraların birini söndürüp diğerini yakıyor. Evde kendini telaşın ve stresin kollarına bırakmış yegâne kişi o! Yavaş bir tempoyla ilerleyen halayın içinde biz de yerimizi alıyoruz. Damadın yakın çevresi yöreye özgü beyaz bir şalvar giymiş, düğün için farklı bir kıyafete bürünecekler. Vakit yavaş yavaş yaklaşıyor. Büyük bir kalabalıkla üç ev ötedeki gelinin evine doğru yürüyoruz. Ne yaptığını bilen kadınların yanında yürüyorum, gelinin evine gelindiğinde aşağıda beklemek üzere duraklarken, erkekler kenarda beklemeyip eve çıkmamı söylüyorlar. İşte bu bilmediğim bir adet! erkekler gelinin evine çıkmıyor, hemen evin karşısında bir komşunun evinde konuk ediliyorlar. Gelinin evine girdiğimizde yine evin içinde hiç erkek olmadığını görüyorum. Evin kadın ahalisi ile tek tek selamlaşıp sıralanmış koltuklardan birine çöküyorum ben de. Sırtını dimdik tutan gelin, bakışlarını yere indirmiş öylece duruyor.


Birazdan çalgıcılar evin içine davet ediliyor. Gelini ağlatmak için erkek tarafı türküler söylüyor. Hem ağlayan, hem giden gelin burada da makbul anlaşılan. Yine de tanıdığım Benek'in gözünden dökülen yaşlar içime oturuyor. Anında saf değiştiriyorum, erkek tarafını terkettim gitti.
İçecekler ikram ediliyor. Herkes tepsiden aldığı içeceğe karşılık tepsiye para bırakıyor. Böylece muhtemelen gelinin evinde 'cimri' ya da 'beleşçi' olarak damgalanmış bulunuyorum.:)

Kapıdan çıkarken gelinin evinden bir erkek, kızı damadın babasına teslim ediyor. 
...sonunda damadın babasını yüzünde güller açarken gördüğüm an bu an! 
Gelini aldığımız an bu an, hemen arabalara doluşuyoruz ve Prizren sokaklarında tur atmaya başlıyoruz. Sokaklara çıkan tanıdıkların hepsi aynı sevinçle konvoydan yayılan bağırışlara eşlik ediyor, bağırıyor, el sallıyor. Peki burada bir parantez açıyorum. Aynı şey İstanbul'da yapıldığı zaman hoşuma gitmeyen ve rahatsızlık veren bu karmaşanın tadını çıkarıyor. Balkanlar'ın Anadolu etkisi taşıyan şehirlerinde bu mutluluk havası daha içten geliyor. Sebebi bu!



Gelinin kendi evinden çıkarken arkasından atılan bereket paralarından bir tane alıyorum. Misafir olmanın avantajlarından biri de bu olsa gerek. Gerçi düğünün ertesi sabahında kendime aldığım anı parası geline teslim ediliyor.
Atılan uzun turdan sonra tekrar başladığımız noktaya damadın evine gidiyoruz. Gelin yine şarkılarla, türkülerle arabadan indiriliyor. Damat evin balkonuna çıkıp, gelin eve bereket getirsin diye başından aşağı pirinç tanelerini boşaltıyor. Yüzünde kocaman, hain bir gülümseme var:)

Valon pirinçleri balkondan aşağı boca ederken!


Kapının eşiğine gelen gelini şimdi de başka gelenekler bekliyor. Adet olduğu üzere, kızın evinden bu an'a kadar hiç konuşmadan gelen bir kız tarafından taşınan Kuran, gelinin çok konuşmayan, üzmeyen bir gelin olmasını diliyor. Bir tasın içinde getirilen bala elini batıran gelin, kapının eşiğini bala buluyor. Gelinin suskunluğunun yanına konuştuğu takdirde tatlı dilli olması da eklenmiş oluyor böylece...

Şimdilik burada işimiz bitmiş oluyor. Artık biraz dinlenme vakti geldi. 
Düğün mü? Hiç oturmadan saatlerce halay çekmek, sabahın dördüne kadar eğlenmek demek!