30 Ekim 2012 Salı

Miskinlik üzerine bir bayram tezi!

Koskoca bir bayram tatilini evde hımbıl hımbıl oturarak geçirmenin kişiye öğreteceği dersleri almış olarak şimdi masamda oturmaktayım. Allah'tan tatil bitti, iş başladı da, beni huzura kavuşturan rutinime kavuşmuş oldum. 
Bir kere evde kalınca sıkıcı bir kadın oluyorum, bunu tekrar test ederek anlamış bulunmaktayım. Yapmaya heves ettiğim  çok şeyim oluyor ve ben evde kalmış olmanın verdiği alışık olmadığım boşluk duygusuyla heyecana kapılıyorum. Ne yapacağıma bir türlü karar veremiyor, olağan gelmeyen     zamanın benim elimde olma zaferiyle afallayıp kalıyorum.
Buna ''dumur olma hali'' deniyor!

Evet, saçma bir şekilde ne yapacağıma karar veremediğim için çuvallıyorum. Zamanı saçıp savuruyorum. Peki bu bayram tatilinde ben ne yaptım? Nerelerde oturdum?

Bayrama girmeden önceki iki değerli gün!

İlk gün:

Erkenden işyeri olarak tatile girdiğimiz için Pazartesi günü itibariyle ben hayallere dalmıştım bile. Oğlan okula, koca işe gidecek, ben de kendimi ödüllendirecektim. Madem tatile gitmiyorduk, bütçemizde açılacak bir gedik yoktu! Bu durumda ağrıyan sırtımı ödüllendirmek ve müsriflik yapmak en doğal hakkımdı. Hafif bir kahvaltı ve Sanda Spa! 
Nasıl iyi geldi. O gün benim günümdü, dedim ya çoktan karar vermiştim. Hemen peşimden sevgili kocayı beklerken bir türlü gitmeyi başaramadığımız Woody Allen'iın Roma'da geçen filmi için gözümü karartıp kararımı verdim. Sinemaya tek başıma gidecektim. Kırılan kalpler oldu elbet ama cevaben şöyle dedim: Güzel bir filmdi ama Paris'te Geceyarısı kadar çarpmadı beni, çok şey kaşırmış sayılmazsın. ( Anlaşıldığı üzere günün ilk yarısı yatarak, ikinci yarısı sinema koltuğunda kaykılarak geçiyor.)

Filmi çok keyifle seyrettim ama dediklerim ben de yalan sayılmazdı. Paris'te geçen benim adıma büyüleyici olan yazarlar geçidi o filmle yarışma şansı yoktu Roma sokaklarının.

İkinci gün:


Ertesi gün içinde zihnimde bazı planlar mevcuttu, tam olarak şekillenmemişti ama hatırladığım kadarıyla filmin başrolünde ben, sevdiğim durumlar ve uzun zamandır ertelediklerim vardı.

Sabahleyin güne uyanırken olması gerektiği gibi aynı döndüğün içinde oğlanı okula, kocayı işe yollamam gerekiyordu. Sakin bir kahvaltı edecek, sofrada uzun uzun oturacak, sonra bilgisayarımı kaptığım gibi Yazı Evi'ne gidecektim. Bir de fotoğraf makinesiyle hafif hafif serpiştiren yağmurda Kadıköy'ün tezgahta uzanan balıklarını çekecektim. (bakınız: yazma eylemi, insan içine katılma eylemi, yürüme eylemi...bu hayal hepsini birden barındırıyor.)


Ya kahve evlerinde kahve içme hayalime ne oldu?
Balonlaşıp uçtu gittiler!
Koca kişisi o güzelim sabaha hasta uyandı ve tüm ufak bir çocuk gibi söylenip durdu. 
İçtiğim kahve ile okuduğum kitabımın fotoğrafını çekeyim dedim, bana:
   ''Koyun can derdinde, kasap et derdinde.'' dedi. Kapıda Kurban Bayramı vardı ya, ondan içi böyle kan ağlıyordu. 

Evde biten malzemeler varmış, ''Özlem bakkala bir sipariş ver deyiverdiler'', son anda biten malzemelerin içine irmik eklenince gözleri buğulandı. Sesini acıyla besleyip, biraz da yükselterek, şöyle haykırdı:
   ''Ben daha ölmedim.''

Anladım, ilgiye ihtiyacı vardı. Balıklar, yazı yazma hevesi ve Kadıköy hayali yaşanacak başka bir sonbahar mevsimine kaldı. ( İkinci gün itibariyle evde oturma eylemim devam ediyor.)

Üçüncü gün, bayramın ilk günü:


Bayramlarda değişti, başka şekillere büründü artık! Bayram sabahı canım kardeşim, annemi de alarak kahvaltıya geldi bize. Her bayram aynı olacak değil ya, bu bayram da onların bayram planı vardı. Mahsun mahsun arkalarından bakarken, annem:
   ''Oh olsun sana!'' dedi.
...ve gitti.

   ''Hadi,'' dedi kocam. ''Annemlere gidelim, yarın döneriz.''
Oturduğum kahvaltı sofrasından kalktım ve arabanın ön koltuğuna oturuverdim. Çantama okumaya devam ettiğim kitaplardan birini atmayı akıl ettim tabii ki. Hava sanki biraz limoniydi. Akyazı yolunda ilerlerken yağmur her seferinde olduğu gibi yine beni şaşırtmadı ve atıştırmaya başladı. Haklı olarak bizi bayramlarda görmeye pek alışık olmadıklarından haketmediğimiz haksız bir sevgi gösterisiyle karşılaştık. ( Hiçbir gelinin yapmayacağı itiraflarını, kayınvalidemin burayı okumayacağına güvenerek yapıyorum.) Oturma eylemlerime daha da fenası eklenmeye başladı. Kışlık turşulardan karışık bir demet, daha ocaktan yeni inmiş zeytinyağlı beyaz lahana sarması dolmalar ve bayramın olmazsa olması baklava mutfağın tezgahının üstünde kuzu misali yatmaktaydı. Allah biliyor ya, baklavadan bir tane attım ağzıma, ama dolmalar tam bayram şekeri gibiydi.

Sonra evin içinde yayılma fikrine tam alışmak üzereydim, hiçbir zorluktan yılmayan cengaver kayınvalidemin aklına unutulmuş bir Nasreddin Hoca fıkrası geldi. Bahçeye bakan güzeller güzeli balkonda kurulu duran kuzine sobayı hayata geçirdi. İşte bu hareket benim miskin bayramımın içindeki en güzel andı. Üstüne çayımızı koyduk, açık havada soba keyfine daldık. Baktık ki içi boş tepsi mahsun mahsun duruyor, kestaneleri çizdik, içine yolladık.

Üzerimde battaniyem, yanımda gürül gürül yanan soba, kestane kebap, yemesi sevap...

Üçüncü gün:

Valla yata yata, semiriverdim. Öğleden sonra İstanbul'da bizi bekleyen hızlı hayatın içine dalalım dedik artık. Daha bayramın ikinci gününde dönüş yolunun bu kadar kalabalık olmasına şaşırdık, kaldık.
Eve geldiğimizde artık kafam miskinlik yapmaktan o kadar uyuşmuştu ki, okuduğum kitapları anlamakta zorluk çekiyordum. Bir ara Kuzey'in kitaplarını okusam acaba hayata daha mı kolay adapte olurum diye düşünmeye başladım.
...ben böyle zamanı tüketip dururken ne mi oldu?
Valla bilmiyorum hatırladıklarım arasında sadece bir öğleden sonra arkadaşlarımızla bir yemek yediğimiz, bir de oğlanı sinemaya götürdüğümüz güçlükle gözümün önüne geliyor...

Nice miskin bayramlar dileyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum efenim...



27 Ekim 2012 Cumartesi

Bir de buradan buyurun efenim!

Radikal blog için bir yazı yazdım; okuduğum kitaptan birkaç satır işte:) Merak edenler bir tık yaparlarsa pek sevinirim...


Esmahan Aykol ve Tango İstanbul



Siyahın beni büyüleyen koyu karanlığıyla kaplı bir kitabın kapağına bakıyorum. Kitapçı raflarının yeni çıkanlar belki de çok satanlar rafında görüyorum, bilemiyorum. Emin değilim; yine de okuma serüvenine çok güvendiğim, iyi bir okurun sanal sayfasında Esmahan Aykol'un yeni kitabıyla ilgili güzel birkaç satır, çok satanlar rafıyla ilgili korkularımı silip götürüyor. 

Yayınevlerinin her çıkarttıkları yeni kitapla ilgili gazetelere boy boy döşenen pazarlama numaralarına hak veriyorum ama insanoğluna biçilen kısa yaşam sürecini de en güzel okuma serüvenleriyle geçirmek için kendi kişisel önlemlerini almakta en doğal hakkım öyle değil mi?

İşte Esmahan Aykol'la böyle tanışıyorum. Kitabı hiç tereddütsüz elime alıp, hızlı hızlı kasaya yürüyorum. Okunmak için evde, bir müddet başucumda bekleyecek biliyorum. Kafamda oluşturduğum bir okuma listem var; bazen ruhuma göre, bazen gideceğim bir kafenin ruhuna göre, bazen camdan görünen güneşin ya da yağmurun tadına göre...
Bayramları çok severim sevmesine de; bu bayram bana göre değil. Buralarda kaldıysak ve ziyaret niyetine büyüklerin evlerine konuk olmuşsak eğer, o evlerin mutfağından yükselen kokular mutfak adına sevmediğim nadir zamanlara denk düşer. 

Şeker tadındaki bayramlar bana şenlik havasını verenler! 

Bayrama az kalmış oysa ki; daha o gün bugün değil! 

Evdeyim, ruhum biraz daralmış. Ne yapacağıma karar verememekle ilgili bir karışıklığın içinde düşünüp, duruyorum. Galiba İstanbul sokaklarında dolaşmak istiyorum; hava yağmurlu. Yoğun bir tempoyla çalıştığım günlerde pencerenin ininde özlemle yağan yağmura bakıp, elimde çayım ya da kahvemle evde olup kitabımı okuyabildiğim anların hayaline daldığım anlar aklıma gelip duruyor. 

İşte diyorum, o an geldi çattı. En sevdiğin koltuğunda oturuyorsun, mis gibi bir kahve kokusu evin sakin havasını sarıp sarmalamış, dışarıda yağmur sana huzuru anımsatıyor ve yapacak hiçbir şeyin yok. 
Bana kendini anımsatan, okunma sırasını bekleyen bir polisiyenin vaktinin geldiğini biliyorum. ilk sayfasını açıp, bu şehrin belki de en sevdiğim yerlerinden birinden başlıyorum gezmeye. Üstelik kahramanım İstanbul'un polisiye kitaplar satan tek kitabevinin sahibi Kati Hirşel! 


''Tango İstanbul'', benim tanıştığım ilk Esmahan Aykol kitabı olmasına rağmen, yazarın ilk kitabı değil, hatta Hati Kirşel adındaki kahramanının başından geçen maceralar birçok dile çevrilmiş. Onu tanımamak, benim ayıbım. Elime aldığım kitaptan aynı günün akşamından kopabiliyorum ancak. 

Kati Hirşel'in Galata'daki kitapçı dükkanına uğramak için sayfalar boyunca yanıp tutuşuyorum, ne yalan söyleyeyim sadece polisiye romanlar satan bir kitabevi acaba daha mı farklı bir koku taşır üstünde diye merak ediyorum. Sanki buranın havasında biraz esrar, biraz toz kahvenin kokusuna karışmıştır gibi geliyor. Kahve falına baktırmak için bir falcının evine gidip bundan bir umut beklemeye ne demeli? Bana lise yıllarında Bostancı'da gittiğim bir falcının evinin o can sıkan ve ürküten havasını anımsatıyor. Şimdi gitsem o evi bulmam çok güç olur; hatırlamam bile komik geliyor bana. Kitapta Fofo ve Kati ile beraber falcı kadının evine girerken aynı rahatsız edici duygu ile ürperiyorum. Bunun sebebi kahveden kaynaklanıyor olsa gerek. Kahve bu ya! Sadece dostlarla içildiğinde lezzet verir. Oysa o odanın varolduğu dört duvar arasında tüm umutlarınızı kucağınıza alıp oturmuşken, gülüşüne alışık olmadığınız bir yüzün elinden kahve içmek düşüncesi beni sinirli bir ruh haline bırakıp gidiyor.
Neyse canım, çok uzatmamak lazım kötü anları!
Kati Hirşel şahane!
Okurken çok gürültülü kahkahalar attığım bu kitap, bayram şekeri gibi! Tadın bakın, pişman olmayacaksınız!

23 Ekim 2012 Salı

Hayat biz planlar yaparken, başımıza gelen şeylerden ibarettir.

MASUMİYET MÜZESİ VE BEN!

Hayat sahiden de biz planlar yaparken, başımıza gelen şeylerden ibaret galiba... Mesela bugün oğlum okula, eşim işe gidecek, ben de önce yürüyüşe, oradan spora gidip, bir sauna keyfiyle kendimi taçlandıracağım derken...
Hayallerim suya düştü.

Oysa ben spor salonunda keyif yaptıktan sonra fotoğraf makinamla beraber Kadiköy'e gidecek, hafif çiseleyen yağmurun altında balık tezgahlarının fotoğraflarını çekecektim. O da yetmeyecekti elbet; bu ana kadar keyfim tavan yapmış olacağından, bir de aşağıdaki kahvelerden birinde kahve ziyafeti çekecektim kendime.

Şimdi mi?

Evdeyim. Koca kişisi hastalık sebebiyle işe gidemedi. Üzgün değilim ama. Çalışmaktan evin tadını çok çıkaramamaktan olsa gerek, evde olmakta garp bir sevinç veriyor bana. Üstelik pencerenin ötesinde yağan yağmuru seyretmenin keyfi de bambaşka.
Mis gibi çayım yanımda, klavyem parmaklarımın ucunda...

Ey bu blogun yazarı Orhan Pamuk'la senin alıp veremediğin nedir? Anlat bana!

Vallahi bilmiyorum ve onu sevmek için elimden geleni yapıyorum.


Orhan Pamuk'la aramızdaki garip ilişkinin temelinde iyi bir okur olan eşimin Orhan Pamuk'a duyduğu hayranlık yatar. Bizim evde Orhan Pamuk dendiği zaman akan sular durur. Eşimin ona duyduğu sevgi zaman zaman ben de, uzak bir akrabaya duyulan kalpten gelen bir sevgi izlenimi yaratır. Sanki her an kırılmaya hazır bir porselen gibidir o!
ve ben bir türlü anlayamadığım bu yazar ile kocamın ona duyduğu sevgi arasında kalır, dururum. Hiç feministçe olmayan bir tavırla, biraz da gururumu ayaklar altına alarak sevmeye çalışırım bu yazarı. Sevdiğim adamın çok sevdiği bir yazarı onun gibi sevmek, benim bir eş olarak en birinci görevimdir ne de olsa... 
Anlatması, söylemesi güzel de, bir türlü böyle olmaz nedense. 
Orhan Pamuk'u sevmek adına her yeni adımım başka bir fiyaskoyla sonuçlanır durur.


Peki ya şimdi?
Orhan Pamuk'u anlama ve sevme çalışmaları kapsamında Kara Kitap ve Sessiz Ev denemelerimden sonra Masumiyet Müzesi elimde... Yani on gündür elimden düşmüyor bir türlü! Hatta elime yapıştı!
Durumum bu kadar çaresiz!
Harıl harıl okuduğumu gören kocam ise daha iki gün önce elinde Cevdet Bey ve Oğulları ile yamacıma geliverdi. ''Mutlaka,'' dedi ''ama mutlaka bu  kitabı okumalısın.''

Masumiyet Müzesi'ne ilk başladığımda kitap hoşuma gitti. Yasak buluşmaları, nişan gecesinde karnını ağrıtan kıskançlık krizleri, vs...

 ''Tamam,'' dedim. ''Şeytanın bacağını kıracaksın Özlem, sen!''

Sonra Füsun bir kayboldu, Kemal kendini şaşırdı. Bitmeyen sayfalar boyunca Füsun'a duyulan geçmeyen özlem duygusu, ondan başka bir şey düşünememe hali, hayatını mahvetmesi ve Füsun, Füsun, Füsun...

Sıkıldım vallahi... Fena bir okur olmadığımı düşünüyorum; ama her Orhan Pamuk okuması denememde, bu fazlaca uzayıp giden aynı konuyu anlatma durumu beni çok sıkıyor. Kendi ağzımdan çıkan bu cümleleri sarfetmek istemesem de, kendimi  ''offf'' nidaları atarken buluyorum.

Masumiyet Müzesi'nde masum olan kim onu da anlamış değilim. Bana göre kitaptaki herkes anasının gözü! Kemal'i romanın safı ilan ediyorum bir de!

Evet, kitabım daha şimdilik bitmedi, belki de dengeler değişecek, bilemiyorum.
Sadece kitabı bitirmem lazım ama gözümde büyüyor. Hele bir bitsin kitabım, en azından Orhan Pamuk'u anlayıp, gereken değeri veremesem de, ''elde var üç'' diyerek yoluma devam edeceğim.

Heee, bu arada görüşemezsek herkese iyi bayramlar...

20 Ekim 2012 Cumartesi

Yeşim Cimcöz'ün Yazı Evi ve Masal Anlatmak Üzerine...



Yazmıyorsam bir sebebi var elbet: Kendimi şarj ediyorum. 
Bahaneler, bahaneler... Değil mi?
Okullar açıldı, sonbahar hafiften kendini belli ediyor diye içimde bir sevinç.
Ancak kendimize geliyoruz ya da kendime geliyorum. Hayat akması gereken tempoda akıyor. Böyle diyorsam, bir haftadır bu böyle!
Ya da ben bir haftadır hayatın beni sakinleştiren ruhunu görebiliyorum. 
Masal gibi birinden bahsedeceğim size! 
Bahsetmesem ölürdüm sahiden! 
Bu ismi not edin lütfen ve unutmayın. Bir gün karşınıza bir yerde çıkarsa, kaçırmayın, hayatınızda hoş bir ses bırakması için kulaklarınızı dört açıp dinleyin.
Judith Liberman! Masal gibi bir kadın, insanın ağzında şeker tadı bırakıyor.



    Judith'le bir şans eseri karşılaşıyoruz.Uzun bir yol alıyoruz tabii, yollarımızın kesişmesi için...
  Önce yolum Kuzey'in gideceği okulla kesişiyor. Zor annelik falan derken, oğlumun sayesinde hayatıma öyle güzel insanlar giriyor ki şaşıp kalıyorum. Sınıf arkadaşlarından birinin annesi ile çocuklar daha aynı sınıfta değillerken tanışıp, arkadaş oluyoruz. Sonra çocuklarda aynı sınıfta okumaya başlayınca aynı kader birliği içine giriyoruz. Hikâyeler yazmaya meraklı bir kadın. Ne kılık, ne kıyafet, ne para, ne pul, varsa yoksa yazmakla derdi.

    Mario Levi'nin yazım atölyesine gidiyorum bir dönem; çünkü o arkadaşımın dediği gibi ''bir başlangıç'' yapıyorum. İki dönem sonra başka bir rehbere doğru yola çıkıyorum. Sonra zaman geçiyor, şimdi o arkadaşımla beraber aynı masada birbirimize yazdıklarımızı okuyor, eksikleri tamamlıyoruz. Kısacası mutlu oluyoruz.
Burada hayatıma bu arkadaşım sayesinde bir başka güzel kadın giriyor. Onun anlattıklarının sadece yazmama bir vesile olmayacağını, hayatımın renklerini bulmamda yardımcı olacağını daha ilk andan itibaren biliyorum. Ona okuduğum her yazının, ağzından çıkan her güzel sözcükle beraber biraz daha güzelleştiğini farkediyorum. Aklımdan dökülen her bir satırın sonu, onun koyduğu ya da çizik attığı karalamalar ve düzeltmelerle başka bir hal alıyor. Burası Kadıköy'ün arta yerinde bir ''Yazı Evi''

    Yeşim Cimcöz'ün Yazı Evi'nde masanın bir kenarına Yeşim Hanım oturuyor, diğer tarafına bizler... Bu arada Yeşim Hanım kendisine Hanım denmesinden hiç hoşlanmıyor ya, insan Hanım'sız bir Yeşim'i zor çıkarıyor ağzından. En iyisi Yeşim Hoca demek...

    Bu yazı evi nasıl güzel bir yer. Kafanızın estiği her an kapısı size açık bir yazı odası. Evin aydınlık ruhuna ortak olmak isteyen herkes elinde fındık, fıstık, çay, kahveyle geliyor. Bazısı camın önüne yerleştirmek için çiçekler alıp getiriyor, bazısı yanında geçmesi gereken bir telaşla çalıyor kapıyı. Nasıl bir enerji sizi kucaklayan. Yeşim Hanım'ın aklından neler geçmiyor ki? Ne atölyeler var kafasının içinde hayata geçmek için bekleyen...

Peki Judith kimdir?

   Vallahi kim olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey onun bir ''masal anlatıcısı'' olduğu. Bu cümlenin peşinden benim için akan sular duruyor. İşi masal anlatmak olan birinin detayını öğrenmek de istemiyorum zaten. Kafamda oturması gereken yere o çoktan geldi, kuruldu bile. Judith bir Fransız. Ülkesindeki yüzlerce masal anlatıcısından sadece biri. Anlattığı bir masalda bana Fransa'da kreşlerde, okullarda, hastanelerde, kitapçılarda her zaman masalların anlatıldığını anlatıyor. On yıldır burada yaşıyor ve dersler veriyor. İlk geldiği yıllarda Türkçe bilmediği için masal anlatamaz durumdayken ve bundan çok acı çekerken, şimdi nasıl güzel hayallere daldırıyor bir insanı. 

Sadece hafta sonu için katıldığım kısa bir seminerde masal anlatmanın öğelerini, masaldaki gerçekçiliği, eğlenmeyi ve oyun oynamayı öğreniyorum. 
Masal deyip geçmeyin! Ne çok önemli nokta var içinde. Konusu, girişi, gelişimi, masalın bağlanması, gerçeklik duygusu, hislerimiz, dilimiz, mimiklerimiz, masalı ruhumuz kadar iyi tanımamız ve daha bir sürü şey...
Ben masal anlatmayı öğrenebilmek için gittim ve harika bir haftasonu geçirdim. En sonunda ödülüm Judith'in anlattığı iki masal oldu. Onun dilinden nasıl da anlamlıydı.

Onu tanımadan önce kaçırdığım Galata Kulesi'nde bir masal anlatısı bir anda hayalim olup çıktı. Şimdi ondan gelecek bir haberi umutla beklemekteyim. Çoluğu, çocuğu, kocamı kaptığım gibi Galata Kulesi'ne gideceğim.
Seminerler hakkında bilgi almak isteyenler: Yeşim Cimcöz Yazı Evi'ne bir tık.

2 Ekim 2012 Salı

Filmekimine hızlı bir girişin ardından...

Geçen sene bir türlü gitmenin kısmet olmadığı Filmekimi'nin ardından, bu sene de öyle gözü yaşlı bakmak istemedim ardından. Bir gün olsa gitmeye çaba göstermek üzere kendime söz vermiştim. Sonbaharın en güzel anlarından birinde yakaladım Filmekimini'nin saçlarından...
Sabah Üsküdar'da kardeşimle buluşuyoruz. Yıldız Büfe'nin önünde beni bekliyor; erken kalktığı için ben daha gelmeden o kahvaltısını gözüne kestirdiği kepekli sandviçlerden biriyle yapmış bile!

- İlaç gibi geldi bu sandviç bana, diyor.
Eee, gelir tabii. Açmışsın bağrını denize doğru, atmışsın üstündeki sorumlulukların hepsini mavi suyun içine. Daha ne olsun? İstanbul'un bitmek telaşı içinde ''kaçırılmış'' bir anı yaşamaya karar vermişiz beraber. 

Önce tekneyle Kabataş'a atıyoruz kendimizi, sonra finikülerle Taksim Meydanındayız.
Biletlerimizi edindikten sonra şimdi kahvaltı ve kahve keyfi zamanı... İstiklâl Caddesi daha yeni başlayan güne uyanmamış; esnaf dükkanlarını açmanın telaşında. Mağazaların önünde duran arabalar bir şeyler indirip, hazırlık yapıyorlar. Etraf yine de kalabalık. İstanbul'un bu kendine has caddesini ne çok seviyorum; yakın zamana değil ama, koca kişisiyle ilk tanıştığımız yıllara denk düşen çok anım var aklımda. Zaman ilerledikçe buraya gelme sıklığım düşmüş, geldiğimde uğradığımız mekanlar, çayımı yudumladığım kafeler bir bir değişmiş. Aradan geçen bu kadar zamanda öğrenci harçlıklarıyla oturup saatlerce sohbet ettiğimiz McDonalds tabii ki atık uğramadığımız bir yer. Yine de, anısı var demeden geçemeyeceğim. 

Emek Sineması yok artık mesela! Öyle boynu bükük duruyor! 
Anılarımı bir köşede bırakıp, kardeşimle beraber yaşayacağımız güne dönüyorum yine; umarım seçtiğim filmlerden sıkılmaz diye içimden geçiriyorum. Doğumdan sonra kalan kiloları verme çalışmaları içinde pek fazla yemek yememeye çalıştığı için film aralarında lezzetçe bol, kalorice az yemekler yemek kararındayız. 

Cafe Nero ilk filmimizi seyretmeye başlamadan önce ilk durağımız. Kararlı bir şekilde denize karşı yaptığı kahvaltıdan sonra ona sadece sütlü bir kahve, ablaya da küçük bir sandviçle çay alınıyor. Filme kadar oturup konuşup, Beyoğlu'nun kalabalık insan trafiğinin içinden gelip geçenlere bakıp, insanların üzerinden elbise seçiyoruz. biraz ileride bana göz kırpıp duran YKY'nin gülümseyen bakışlarına daha fazla karşı koyamıyorum. 
- Hadi diyorum, biraz da kitapçıya bakalım, hemen filme gideriz sonra.

İlk filmimiz için beyaz perdenin karşısındayız işte! ''Düşler Diyarı''
Filmimiz başladığında ince alt yazının unutulmuş olduğunu anlıyoruz. İnsanlar alkışlamaya başlıyorlar. Aradan beş dakika geçiyor, anlaşılan olan bitenin farında olan kimse yok. Film biraz ilerleyince anlıyoruz ki, takılan film de yanlış! 
Kardeşimin ilk Filmekimi için hayli egzantirik bir başlangıç aslında, onun adına seviniyorum. İlk filminde aykırı bir halle karşılaşıyor. Işıklar yanıyor ve filmi beklemeye başlıyoruz.



Sonunda Düşler Diyarı gözümüzün önünden akıp gitmeye başlıyor. New Orleans'ın kıyılarında ''Leğen'' adlı bir toplulukta yaşayan Hushpupy isimli altı yaşındaki bir kızın masalsı hikâyesi... Dünyanın sonuna doğru ilerleyen bir yolculuk. Filmden aradığımı bulmuş biri olarak yüzüm gülerek çıkıyorum. Şimdi ne yiyeceğiz sorusuyla karşı karşıyayız. Diğer filme yetişmek için çok fazla zamanımız yok. Zencefil'e gitmeye karar veriyoruz. Lezzeti kararında iki harika kiş, yanına da iki çay alıyoruz. Yemek de, çay da harika geliyor. Bir yanımız hafif hafif esen rüzgâr, diğer yanımız akıp giden filmlerle, mis gibi yemekler...



Beyoğlu'nun kendine has duruşuna kitapçılar, sokaklara taşan etnik müzikler, pasajların içinde rastgele karşınıza çıkan takı dükkanları ne çok yakışıyor. Yaşamlarımızda değişen pek çok şey olmasına rağmen, buraya yolum her düştüğünde değişen çok şey olmasına rağmen hem geçmişe dair bir şeyler yakalıyorum, hem de yeni bir dolu güzel şeyle karşılaşıyorum. 

Sahaf Festivali biraz ötemde tezgahlarını açmış, bekliyor ama bizim yolumuz bu sıkışlık içinde oraya kadar uzanamıyor. Belki başka bir sefere, belki de başka bir sene!



Koşa koşa ikinci filmimize gidiyorum. Abbas Kiarostami filmi var sırada. ''Sevmek Gibi''
New Orleans'ın ütopik kıyılarından çıkıp bu sefer Tokyo'ya; eskort bir kız, emekli bir profesör ve kızın maço erkek arkasının birbirine girmiş hayatlarının içine doğru hızlı ilerliyoruz. Filmin çarpıcı son sahnesiyle beraber günün ikinci filmini de bitirmiş olmanın iç huzuruyla sinema salonundan ayrılıyoruz. 
Artık keyif zamanı. Hacı Muhittin'in kapısından hızla içeri girip iki tane mis gibi kahve söylüyoruz. 
Öyle güzel bir gün yaşıyorum ki. Abla olmanın zaman zaman zorlayıcı yanları olsa da, peşinde dolaştıracağın bir kardeşinin olmasının lezzeti de bambaşka. Sırf böyle anların hatırına bazen oğlanın bir kardeşi olmamasına üzülmüyor değilim hani!

Kahveler mis mis... Dedikodu da yanında bonusu...



Günün son filmine doğru tekrar sinema salonundayız. ''Havana'da 7 Gün'' geçireceğiz. Birbirinden farklı yedi hikâyenin içinde kaybolup gidiyoruz. Şehirlerin kendine has yanlarının içinde geçen her öyküden büyülendiğim için bu filmde benim için keyifle geçiyor. 

Şimdi mi? Eve dönüş yolu tabii ki...