28 Kasım 2012 Çarşamba

Benim Kitaplığım...


Benim kitaplığımın halleri:)



26 Kasım 2012 Pazartesi

Pazartesi sendromu...

Evlendiğimde bir müddet evcilik oynadım ben. Nasıl güzel geliyordu ilk başlarda. İşten çıktıktan sonra eğer gerekiyorsa markete uğruyor, sonra çok doldurmamaya gayret ettiğim poşetlerimi oflaya puflaya evin bulunduğu tatlı yokuştan çıkarmaya çalışıyordum. Aslında çok uzun olmayan yol boyunca dinlenmek için birkaç kez durduğum oluyordu. Apartmanın kapısının önüne geldiğim zaman çoğu kez anahtarımı unuttuğumu fark ediyor, kendime sinirlenerek elimdekileri kapının önüne bırakıp, yakınlarda oturan anneme gidiyordum yedek anahtarları almak için. Ben hayatımın büyük bölümü boyunca anahtarlarımı kaybedip durdum hep. Belki bu durum, her zaman bana kapıyı açacak birilerinin olmasından kaynaklanıyordur.

Semtteki marketleri her gün teker teker gezme alışkanlığını babamın ölümünden sonra bir hobi haline getirmiş annemi evde bulmak için dua ettiğimi hatırlıyorum bir de. Yoksa başka bir kapıda mahsur kalır, bu sefer onun gelişini beklemeye koyulurdum. Elinde küçük naylon bir poşeti sallaya sallaya gelen anneme bakar ve sanki en doğal hakkımmış gibi soruyu yapıştırırdım suratına:

''Nerdesin sen?'' (Bizim ailede herkes birbirine hesap sormaya pek meraklıdır.)

Sorduğum soruya ya da çirkefliğine aldırmadan cevap verirdi bana:

''Bugün falanca markette domates salçasında indirim vardı, gidip bir kavanoz alayım dedim.''

Annemin evine varıp anahtarımı aldıktan sonra yine aptallığıma söylenerek aynı yolu gerisin geriye yürürdüm.

Eve vardığımda hemen yemek işine girişirdim. O seneler yemek yapmayı sevdiğimi zannettiğim zamanlardı. Genelde yaptıklarım yanında salatası olan tek çeşit yemekler olurdu. Doymayan olursa aynı yemekten bir tabak daha alırdı. Alah'tan yemek konusunda karşımda hiç sorun çıkarmayan bir kocam vardı. Ekmeğin arasına turşu koyup versem itiraz etmezdi. Gel zaman git zaman ben tarihinde görülmemiş bir ilk yaşayarak altı kilo aldım. Bu zannediyorum ki, evcilik oynamaya kalkan her yeni yetmenin başına gelen bir durumdu. Zaten evliliğimiz de ilk iki senesini dolduruyordu ve ben oynadığım eski oyunlara dönmek istiyordum. Hayat sinemaya gitmek, kitap okumak, müzik dinlemek, sahilde yürümek, çaylar kahveler içmek ve sohbet etmek demekti. Yemek yapmayı bıraktım. Akşam eve gidip, yemek yapmak nasıl mutsuz ediyordu beni! Ufak ufak annemden yemek yapmasını istemeye başladım. İşten eve geldiğimde hazır yemek bulmak nasıl mutlu ediyordu beni; üstelik kocam da annemin yemeklerini benim yemeklerime tercih ediyordu. Hiçbir zaman ''karımın yemeğinden başkasını yemem'' diyen bir koca olmadı. Neden acaba? 

Benim için kendime geri döndüğüm, mutlu mesut yıllarıma kavuştuğum yıllardı işte. Sonra, çok sonra hadi artık bir çocuğumuz olsun dediğimiz bir yıl geldi, çattı. Biz buna karar verdiğimizde çocuğumuzun olmadığı ile ilgili söylentiler artık ayyuka çıkmış, yüzümüze karşı söylenir hale gelmişti.

Ne mi oldu? Vallahi çocuğuma bakmak çok zor geldi bana! Yemek yapmaktan çok daha zor bir işti! 
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden ben ''Pazartesi Sendromu'' falan yaşamam. Çok severim işe gelmeyi :) 

24 Kasım 2012 Cumartesi

Yazma deneyimleri 1-2...


Bugün Yazı Evi'ne gittim. Kadıköy'e. Cuma günleri saat 10'da randevum var. Her hafta heyecanla aynı kapıyı çalıyorum. Kapıdan girer girmez elimdeki eşyaları salondaki koltuklardan birinin yanına bırakıp, hemen mutfağa geçiyorum. Genellikle gittiğim saatte, önceden gelen bir konuk çayı demlemiş oluyor. Tıpkı evimdeymiş gibi dolabı açıp çayımı koymak için raftan bir kupa seçiyorum. Birbirinden boyuyla, rengiyle, ebatıyla farklılık gösteren kupalardan birini seçmekten keyif alıyorum.

Çayımı aldıktan sonra, elimde fincanla bir müddet salonda oturuyorum. Bu evin havasını seviyorum. Belki daha sık gelsem, defterimi ya da bilgisayarımı açıp evin enerjisinde bir şeyler yazmaya çalışsam daha da rahatlarım. Şimdilik bunu yapmaya vakit yok. Gelebildiğim günler için şükrediyorum. 

Bir hafta boyunca güzel bir şeyler yazmaya çalışmanın coşkusunu yaşıyorum. Peki ya Cumaları?Kuzey'in İngilizce sınavlarında hissettiği duygular gibi galiba hissettiklerim. Oğlumun ağzından çıkan cümleler annesinin hislerini de tanımlıyor.
      ''Anne'' diyor. İngilizce sınavları olduğunda içim kocaman oluyor, böyle çok heyecanlanıyorum, kalbim vücuduma sığmıyor, patlayacağım zannediyorum.''
Ah Kuzey, işte ben de yazılarımı okurken tam böyleyim diyorum ona. O, annesinin de aynı hisleri paylaşmasından memnun, rahatlıyor. Ben yine aynı duygularla orta yerde kalıveriyorum.

Sonra bazen benden önce, bazen benden sonra Yeşim Hoca geliyor. Öpüşüyoruz. Gülümseyerek kucaklıyor her birimizi. Salonun hemen yanındaki bize ayrılmış odaya doğru ilerliyoruz. Masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturuveriyorum. Haftalardır aynı sandalyede oturuyorum. Diğer arkadaşlarım da kendi sandalyelerinde. Meğer iskemlelerimizi paylaşmışız. Ödevini yapmış, öğretmeninden övgü bekleyen bir öğrenci gibiyim. Kalbim küt küt atıyor. Zaman zaman ilk önce ben okumak istiyorum, hemen okuyayım da beklemenin azabını yaşamayayım diye. Bazen sona kalıyorum. İçimdeki ateş yükseliyor öyle anlarda.Yazdıklarımı okumaya çalışırken sesim çatallaşıyor, bitse artık diye düşünceler geçiyor kafamdan. Bitmiyor ama bir türlü!

Satırlarıma yazılarımda eksik olan ''ben'' duygusunu eklemeye çalışıyoruz. Öyle yaz duygunu, koy yazının ara yerlerine gibi bir şey değil yapmaya çalıştığımız. Yavaş yavaş, adım adım ilerliyoruz. 

Yazmak çok ağır geliyor. Nedense korkuyorum, susuyorum.

Bana bir tatil mi lazım yoksa?


23 Kasım 2012 Cuma

Paris Gezi Notları: Mona Lisa üzerine konuşmalar...



Her fırsatta Paris'e gittiğimi artık tüm dostlarım biliyor. Yine mi diye soranlara kızıyorum üstüne üstlük. Bu da benim takıntım işte, napalım? Nasıl mutlu mesut dolaşıyorum sokaklarda bir görseniz, siz de mutlu olursunuz benim için. 

Turist kıvamında kendini sokaklara vurmak çok güzel. Sırtına bir sırt çantası alırsın, cüzdanını her ihtimale karşı çantanın kuytu bir köşesine saklarsın, ihtiyaç anında hemen ulaşmak üzere içine inciler döşeyeceğin defterin hemen elinin altında bir yerdedir. Sadece iki tane kalem almakla yetinmezsin, zira mazallah bir şey olur kalemsiz falan kalırsın. Fotoğraf makinası olmazsa olmazdır, tartışmaya gerek yok. Ben bu konuda biraz arsız olduğumdan evde fotoğraf çekmek adına ne varsa toplayıp yanıma almışımdır zaten. Bir de meyve olur benim çantamda. Acıkırım ben. Yeni yemek yemişsem de, olmadık anlarda yemek aranırım.

Çok konforludur böyle gezmek. Üzerinde bol bir pantolon, mevsimine göre bir üst, ayaklarında rahat spor ayakkabılar vardır. Elbet yollarda gezinmenin de bir raconu vardır. Öyle kirlencem ben, güzel görünmek istiyorum falan olmaz. Olur da, olmaz işte! İkisi yollarda bir arada olmaz! İşte bu kadar! 

Bu sene Paris'te Kuzey'le beraber yalnız kaldığımız bir gün Louvre Müzesi'ne gittik. Off nasıl güzeldi. Metrodan Louvre'un olduğu durakta indik, doğru Mona Lisa'ya. Bu arada müze çocuklara ücretsiz; hatta 18 yaşından küçük herkese ücretsiz!

Ne savaş verdik ama Mona Lisa'ya ulaşmak için. Koridorlarda meşhur resme giden yolu işaret eden kağıtların peşi sıra gittik. Dağları, ovaları açtık, nice tabloların önünden geçtik. Baktık ki olmuyor, kalabalığın bizi aralarına katıp, tabloya ulaştırmasına izin verdik. (Abartıyorum, kabul ediyorum ama çok da değil!)

Mona Lisa'nin önüne geldik ki, kıyamet kopuyor. Bir kalabalık ki, sormayın gitsin. Ben diyeyim iki yüz kişi, siz dyin üç yüz kişi. Mona Lisa öyle uzakta, önüne yerleştirilmiş cam bir duvarın arkasında Pamuk Prenses gibi yatıyor. Etrafını da cüceler sarmış. Yüzünde keyifli bir gülümseme. ''Ben neymişim be!'' der gibi aynı. Hani birisi yanına yaklaşıp bir öpücük konduruverse, dile gelecek valla. 

Her milletten insan var etrafında.
Kalabalığın arkasında bekliyoruz, hani önlerdekiler fotoğraf çektirecekler de sıra bize gelecek. 
''Yok anam, nerde?''
Belli, sanat dendi mi insanlarda kibarlık kalmıyor. 
Biraz sesimi yükselterek, ''Çocuk'' diyorum. ''Ödev hazırlayacak da, çok uzaklardan geldik, yarın da gideceğiz, bir izin verseniz de, şey etsek...''

Sesim havada hoş bir seda bırakıp, kendi kulağıma usulca geri dönüyor.
 ''Anlaşıldı'' diyorum. ''Bu böyle olmaz''

Benim de İstanbul'da yaşayarak öğrendiğim çok şey var elbette. Sırtımda çantam, önümde oğlum hedefimi belirleyip, sağ ve sol dirsek darbeleriyle Mona Lisa'nın önüne kadar ilerliyorum. Kuzey utançtan başını eğmiş vaziyette, gözünü yerden kaldırıp Mona Lisa'ya bakamıyor zavallı.
''Utanma oğlum'' diyorum. ''Bir çocuğa yol vermeyenler utansın.'' 

Dönüyoruz Mona Lisa'ya sırtımızı. Fotoğramızı da çektiriyoruz. Zor bir savaşı kazanmanın mutlak sevinciyle Delacroix tablolarının önüne geçip, bu sefer keyifle müzenin bir kısmını geziyoruz.

Evimize döndüğümüzde görüyoruz ki, fotoğraf makinamızın hafıza kartı bozulmuş. Mona Lisa'yı bir daha görür, fotoğraf çektirir miyiz bilmiyoruz.
Bir taraftan Mona Lisa'ya, diğer taraftan onca gün sırtımda taşıdığım fotoğraf makinasının omzumda bıraktığı ağrıya yanar dururum.
Mona Lisa'yı gördük ama zaferimizin kanıtını eve getiremedik ne yazık ki:)

14 Kasım 2012 Çarşamba

Sezen Aksu şarkılarını sık sık hatırlayan kadın!


Dün akşam Yeni Ay Yogası yapmak üzere Ece'nin Baraka'sına gittim. Nasıl da iyi yaptım. Beni ve arkadaşımı kapıda kocaman bir gülümseme ile karşıladı. En son gördüğümden beri ne kadar çok şey değişmiş üzerinde. Diyeceksiniz ki çok mu iyi tanıyorsun Ece'yi? Yok, kendimi bile doğru düzgün tanıdığımı iddia edemezken, nasıl bir başkası hakkında ahkam keseyim. O değil, anlatmak istediğim. Üzerinden yayılan ışıltı gözümü kör etti. Kelimeler ağzından nasıl koşarak çıkıyorlar, bir görmeniz lazım derim sadece...Pırıl pırıl gözlerle bakıyor karşısındakine.

Zarif hareketlerle başladı yogamız. Yavaş yavaş, nefesler alıp verdik. Bir müddet sonra daha derin nefeslerle içimize bakmaya çalıştık. Aya selamlar verdik. Uzandık. Ece anlattı, biz dinledik.

Dün gece ben, o tertemiz, misler gibi yoga evinden suratımda kocaman bir gülümseme ile kalbim yana yana ayrıldım. Pek mutlu oldum, pek kötü oldum. Dersin başından sonuna, noluyorsa hep ağlamak istedim. Aklıma lise yıllarıma dair hikâyeler geldi, oturdu. Kovaladım, olmadı. Okulun geniş koridoru, camın hemen önünde duran kalorifer peteğinin yanında sıralanıp camdan dışarı baktığımız anlar, ders arasında aramızda dolaşıp duran çok acil okunması gereken notlar, matematik dersinde tam bir salağa dönüşmem, kıkırdaşmalar, ağlamalar, dedikodular, en havalısından aileden nefret etme durumları, bitmeyecek sandığımız dostluklar falan...

O günlerden geriye bir elin parmağını geçmeyecek arkadaşlıklarım kaldı. Facebook listeme bakılacak olursa daha da fazlalar ya, laf! Dost diyemem adlarına artık çünkü yetişkin hayatımın her adımında yanımda değiller ne yazık ki. Araya yıllar girmiş üstelik, herkes başka yönlere uçabilen kanatlar takmış kürek kemiklerinin arasına... Bazıları sıcak iklimlere yol almış, bazıları atkılarını sarmış boğazlarına kuzeye yönelmiş, bazıları da kayıp kıtaların peşine düşüp, yokolup gitmiş. 
...ve lakin farklı bir yerleri var yüreğimde her birinin.


Mesela canımın içi, bir tanesi ile hep aynı yerde buluşuruz ara ara. Şöyle yazar arada sanal sayfama ya da kısa bir mesaj yollar cep telefonuma: Aynı yerde, yarım saat sonra?

Kahve içelim demektir bu! İkimizde en dandik halimizle çıkarız birbirimizin karşısına. Giyinmeye, güzel görünmeye ihtiyaç duymadığımız garip bir ilişkinin içinde yol alırız. Benimle alay etmesinden tuhaf bir zevk alırım. Zaten en aciz hallerimin, en çok gülen tanığıdır. Güler elbet: onunla beraber paylaştığımız dertler sadece gülünecek dertlerdir de ondan! Aslında haber değeri bile yoktur. Ortaokul-lise yıllarının sefil ve ölesiye gülünç günlerini beraber geçirdiğim, o günün dostu bugünün arkadaşıdır.
Geçen günlerden birinde,
    ''ya dedim, hani okulda hep beraber doldurduğumuz bir defterimiz vardı ya, onu atmışım ben vakti zamanında!'' 
    ''Nasıl bir vakitti o?'' diye korkusuzca yanıtı oturtuverdi suratımın orta yerine.
     ''Masum değiliz, hiç birimiz'' dedim.
Güldü... Uzun uzun güldü. 
    ''Yalnızlıkta boylu boyunca uzanıyor mu yanı başına, peki?''

Şimdi bu soru, sorulacak bir soru değildi. Açıklaması tatmin edici olmadığı gibi, üstüne üstlük insanı başka yerlere götürecek cinsten bir karmaşaya sebep oluyordu.

   ''Atmışım işte, abi ya...''dedim.

Atmıştım çünkü ben yaşadıklarına sahip çıkamayan, başkaları tarafından eleştirilmekten çok korkan, muhtemelen kendine güvensiz bir insan evladıydım. 
Yoksa insan neden hayatının en güzel ve en komik yıllarının ispatı olan defterleri yırtıp, atardı ki?
Yaptığım bu densizliği iyi hatırladığımdan olsa gerek, ortaokul-lise yıllarıma ait fotoğraflarla ilgili bir soruyu anneme  bile soramamış bir insanım. Kalbimin en derin yerinde, vereceği cevap ürkütüyor beni.
Şöyle cevap verebilirdi bana:
    ''Bilmiyorum, ben de yoklar!'' 

Ah be Ece, dün gece nerelere gittim, geldim ben! Vaktiymiş demek ki, diyorum.
Bugün masamda oturuyorum. Hâlâ annemi anlayamıyor olmama için için sevinip, yanımda çok sık olmasa da zaman zaman uzanan yalnızlığın kuytusuna sığınıp, bu kadar zaman geçti o tasasız günlerin üzerinden diye düşünüyorum. 
Bana dünkü halimizi hatırlatan bir yazıyı okuduktan sonra da, bu yazıyı yazmam şart oluyor. 
Sezen'i çok seviyorum ama diyorum ki ''Masummuşuz be Sezen'im, bir de üstüne üstlük; yeşilmişiz, sazmışız!



13 Kasım 2012 Salı

Duygular...

Pazartesi sabahının hikâyesini anlatmadım değil mi ben size?
Vallahi benim de haberim yoktu yazının bu Pazartesi itibariyle yayınlanacağından. Tamam, yazıyı yollamış, karşılığında yayınlanacağı ile ilgili bir mail almıştım. Gelen mailde aranacağımı ve yazının edit edilmesiyle ilgili benimle konuşulacağı yazıyordu. Ben de gelecek telefonu, gelmeme durumuna da kendimi alıştırarak hem bekleyip, hem de beklememeye başladı. Sonuç itibariyle telefonum çalmadı, belki de çaldı da ben duymadım.

Dün bir arkadaşım söyledi bana da... Gazetedeki yazı senin gittiğin yerlere benziyor, üstelik isim de aynı deyince, ''İşte,'' dedim. ''Bu benim yazım.''

Merdivenlerden eteklerim zil çala çala aşağı indim. Hemen telefonu elime alıp marketi aradım.
''Bana iki süt, iki de Hürriyet'' dedim sesimdeki heyecanı bastırmaya çalışarak.
Muhtemelen iki süt komutunu anlayan market sahibimiz, iki Hürriyet'i pek anlamasa da olayın altını araştırma gereğini duymadı kendinde.
Kahvaltı sofrasına oturuverdim sonra. Tabii kulağım kapının zilinde. Sonunda çaldı da rahatladım.
Gazetenin birini hemen önüme açtım, diğerini masanın karşısına, yumurtasını höpürdetmekte olan sevgili kocama.
Şaşırdı tabii, söylememiştim ona böyle bir şey yaptığımı!
Öncelikle sürpriz olsun istedim, bir de ne bileyim işte, ben bile emin değildim ki ne olduğundan ne anlatacaktım.

Her zamanki şakacı haliyle, ''Sadece iki tane mi gazete aldın?'' dedi.
''Neden, kaç tane almalıydım?'' diye sordum ben de.
'' Ne bileyim,'' dedi. ''Çok alıp, tirajı arttırsaydın!''

Bu yaklaşım karşısında güldük elbet...

Kendime söz verdiğim bir şeyi yaptığım için mutluyum galiba. Adım attığım için. Uzun lafın kısası attığım adım, insanlık için küçük, benim için büyük bir adım oldu, hepsi bu!

12 Kasım 2012 Pazartesi

Hürriyet Seyahat ekinde çıkan yazım:)

2012 yılı için bir gazete ya da dergiye yazı yollayacağım demiştim. Bu yıl sona ermeden yolladım ben de! Yoksa yalancı çıkacak, kendime verdiğim sözü tutmamış olacaktım.
Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde çıkan yazımı merak edenler için buraya bir tık...