29 Ocak 2013 Salı

Viyana Günlüğü 3- Aynı günün akşamındayız hâlâ!

Demel'den çıktığımızda hava iyiden iyiye soğumuştu. Caddeler gecenin son kalabalık saatlerini yaşıyordu; sokak müzisyenlerinin etrafı müzik dinlemek isteyen insanlarla sarmalanmışlardı. Daha önceki deneyimlerimden de biliyorum, çocuklar sokakta performans gösteren sokak sanatçılarına bayılıyorlar. Geçen seneki Toskana gezimizde Kuzey, Firavun gibi giyinmiş birini her gördüğünde önünde dikilip kalıyordu. Çok şaşırmıştık çünkü bizim firavunun yaptığı hiçbir şey yoktu. İfadesiz bir şekilde öylece sokağın ortasında dikilmekten ibaretti tüm yaptığı. Kuzey her seferinde koşarak yanımıza geliyor ve bizden Firavun'un tasına atmak için para istiyordu. Gezimizin sonlarına doğru Firavun görünce çaktırmadan uzaklaşmaya çalışır olmuştu. Hâlâ çocuğa bu denli yakın gelen durumun ne olduğunu çözemedik. 

Bu sefer Viyana sokaklarında da grubun en küçüğü Alp, ne zaman şarkı söyleyen bir grup görse yaptığı tüm yaramazlıkları bir kenara bırakıp, gözlerini dört açıp seyre dalıyordu. 

Eh, otele döndük tabii ki. Çocukların donan ellerini ısıtmamız gerekiyordu nihayetinde! 
Gece nerede yemek yesek sorunsalımıza Cafe Melange yetişti telefonuma attığı mesajla. İstikamet çok güzel bir restoran olan Landmartk'tı.

Önündeki kocaman çam ağacıyla çok güzel gözüken bir restorandı. İnsan böyle güzel bir yer görünce, yanındaki çocuklara bakıp, içeri girmek için tereddüt etmiyor değil hani! Demel'de yedi kişi oturabilmek için ne kadar sıra beklediğimiz ve gördüğümüz muamelenin izleri çok tazeydi bir de! Yine de tüm cesaretimizi topladık ve içeri adımımızı attık. Restoranda oturabileceğimiz bir masa olduğunu öğrendikten sonra vestiyere paltolarımızı bıraktık. Biz beklerken oğlanlar da, hemen beklediğimiz yerin karşısında ışıl ışıl duran pasta tezgahının camlarına küçük el izlerini bırakmakla meşguldüler. 

Etraflarına karşı son derece ilgili olan çocuklarımız :-)
Sonunda bizi bir masaya aldıklarında çok mutluyduk; üstelik oturduğumuz alan çocukların rahatça konuşabilecekleri kuytu bir köşede bulunmaktaydı. 
Aklımızda şinitzellerimizi Figlmüller'de yeme düşüncesi olmasına rağmen merakımıza yenik düştük ve şinitzelleri sipariş ettik. Hepimiz değil gerçi ama tadına bakmayı unutmadık. 

Vallaki ben nefis bir çorba içtim. Gulashsuppe! Et yemeği kıvamında olan bu çorbaya bayılıyorum. Üstelik Demel'de yediğim tatlılarda yüksek kalori olarak vücudumda hâlâ yapışacak bir yer aramakta.

Şimdi karşınızda Landmarkt efenim!



27 Ocak 2013 Pazar

Viyana Günlüğü- 2 Demel'de akşamüstü...

İlk günün yorgunluğundan ve telaşından mı yoksa çoğunluğun tatlıya karşı olan düşkünlüğünden mi bilinmez, soğukta uzun bir zamanı Demel'in vitrininin önünde ağzımızın suyu akarak geçirdikten sonra kapıdan içeri adımımızı attık. İçerisi nasıl kalabalıktı. Kapının hemen girişinde uzanan camlı büyük pastane dolabıın içinde çeşit çeşit tatlılar sergilenmeydi. İnanmayanlar ve abarttığımı düşünenler için biraz sonra çektiğim fotoğrafları yayınlayıp, zorlukla yutkunmalarına sebep olacağım. Diyette olanlar için şimdiden sonraki yazı ve fotoğraflar sakıncalar içermektedir, haberiniz olsun. Sonradan söylemedi demeyin!
Kafenin sol tarafına ilerlememse ne yazık ki mümkün olmadı. Kraliçe Sisi'nin de çok sevdiği söylenen menekşeli mor şekerlemelerden alabilmem için zorlu bir savaş vermem gerekiyordu. Şöyle düşündüm kendi kendime: Daha burada geçirecek birkaç günün daha var, mutlaka yine gelirsin buraya.

Çocuklarla beraber kalabalığın bizi götürdüğü yere doğru ilerlemeye başladık. İlk katı çıktığımızda Demel'in dillere destan açık mutfağı karşımızdaydı. Mutfakla aynı kattaki masaların hepsi doluydu. Bir müddet çocuklarla beraber camla çervrelenmiş mutfağın içinde şeflerin hummalı bir şekilde yaptıkları çalışmaları seyrettik, fotoğraflarını çektik. Flaşsız çekmek kaydıyla fotoğraf çekmek serbestti. Mutfak çalışanları da belli ki, içerinin fotoğrafını çeken insanların oluşturduğu görüntüye çoktan alışmışlardı. Hem çalışıyorlar, hem de kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir kere bile yaptıkları işten kafalarını kaldırıp, dışarıda kopan fırtınaya bakmadılar.

Bu katta oturma şansımızın olmadığını anladığımızda bir üst katın merdivenlerini tırmanmaya başladık. Merdivenlerden başlayan sıranın sonuna eklendiğimizde hâlâ umutlarımızı yitirmiş değildik. Sıranın en önüne geçtiğimizde heyecan son noktadaydı. Seyrede seyrede geldiğimiz kekler, pastalar ve kahve içme isteği sabırsızlanmamamıza sebep oluyordu.
Yanımıza yaklaşan garsonlar kaç kişi olduğumuz sorduklarında aldıkları cevaptan hiç memnun olmuyorlardı. Tabii biz de verdikleri cevaptan! Yedi kişilik bir masa bulmak pek kolay değildi. Nerdeyse küçük veletleri tanımamazlıktan gelecektim. Kendi kendime konuşup durmaya başlamıştım. Ne yani diyordum, çocuklu olmak suç mu?
Üstelik iki aileydik ve bizim bir çocuğumuz, arkadaşlarımızın da iki çocuğu vardı. Aile başına öngürülen çocuk ortalamasının altında olduğumuz aşikardı.

Uzun bir süre bekledik arkadaşlar!

Sonunda sipariş verdiğimizde kendimizi kaybetmiştik... İşte kanıtı!



26 Ocak 2013 Cumartesi

Viyana Günlüğü-1 Şehre ilk bakış...

Bu aralar anlatamadıklarım o kadar çoğaldı ki, şimdi nereden başlasam diye düşünüyorum. Keşke günler daha uzun olsa, dilediğimiz her şeyi yapabilsek. Bir türlü zamanı yettirmeyi başaramıyorum. Malum gezmeyi çok seviyorum, gezerken her yeri göreyim diyorum, hadi gördüm yazayım diyorum. Tabii yapılacak onca işin arasında birçok şey kaynayıp gidiyor. 2012'nin son günlerinde gittiğimiz Viyana'yı yazamadım diye içim içime sığmazken, üstüne Dubai'ye gittik birkaç günlüğüne. Şimdi aklımda kalanları yazabilmek istiyorum.

Viyana seyahati önceden planlanmış bir seyahatti. Cafe Melange'ın 2011 senesinin son günlerinde anlattığı çakırkeyif Viyana pazarlarının cazibesine karşı koymak mümkün değildi. Beni benden alan, aklıma Viyana düşüren çok keyifli anlatımlardı okuduklarım. Zaten yola çıkmadan önce de tekrar dönüp dönüp yazdıklarını okudum, yanıma gidilecek kafelerin, yenecek tatlıların listesini aldım. Viyana'nın güzel kafelerinde içtiğim tek bir içecek vardı: Coffee Melange!

Ben geçen senenin başlarında, bir daha ki sene Viyana gideceğim diye bir türkü tutturmuşken, arkadaşlarımda eklendi gezinin bir ucuna. Çoluk çocuk toplanıp yollara düştük sonunda...

Havaalanında indiğimizde şehir merkezine ulaşmak için seçeneklerimizi değerlendirdik. Dört yetişkin ve üç çocuk için otele gitmenin en ucuz yolu hepimizi içine alacak bir taksi bulmaktan geçiyordu. Üzerinde ''Taxi'' yazan banko bize gereken taksiyi hemen ayarladı. Şoförümüzle beraber aracın durduğu garaja kadar uzun bir yol yürüyerek vardık. Çocuklar ellerinde bavullarla neşeli neşeli yürüyorlardı. 

Çocuklarla beraber bir gezi planladığımız için çok pahalı bir otelde kalmak istememekle beraber, tatsız bir sürprizle de karşılaşmamak adına şehirdeki Hilton Otelleri'nden birinde karar kıldık. Otelin yeri çok merkeziydi ve kahvaltısı harikaydı. Odaysa klasik Hilton standartlarındaydı. Viyana'ya çocukla gidecek olanlara tavsiye edilir.

Havaalanından çıkar çıkmaz gözlerimiz bizi karşılayacak karları aradı; ama ne yazık ki bu nafile bir arayıştı. Yılbaşı için gelmiştik gelmesine ama havada bizim beklediğimiz yeni yıl coşkusuna katılacak kar yağışı yoktu. Üstelik taksi şoförünün dediğine bakılırsa yağma umudu da yoktu. Oysa ben Cafe Melange'ın anlattığı Yeni Yıl Marketleri'nde karın altında duracaktım ve punç içip çakırkeyif olacaktım. 


Otele varır varmaz hemen dışarı çıktık tabii ki. Karnımız acıkmıştı ve şehri görmek için sabırsızlanıyorduk. Açıkçası oğlanlar sıcak bir yerde oturup, ellerindeki I-Padlerle oynamaktan başka bir şey düşünmüyordu. Eh, onların punç içip kafayı bulmak gibi bir niyetleri yoktu.

Otelden yürüyerek on dakikada şehrin alışveriş caddesine ulaşmıştık bile: Kärnster Straße



Günlerden Cumartesi ve yeni yıl gecesinden bir gece öncesi olduğu için etraf çok kalabalıktı. Hızlı adımlarla ilerleyen insanlar nereye gideceklerini bilen insanların adımlarıyla ilerliyorlardı. En çok sokaklarda görmeye alışık olmadığım satılık çam ağaçlarını sevdim. Bilmediğim bir ritüeldi. Şimdiye kadar çoktan evlerdeki yerlerini bulmuş olmaları gerekiyormuş gibi geldi bana. Belli ki düşündüğüm gibi değildi. Sokakların açıldığı birçok alanda sıra sıra dizilmiş çam ağaçlarına ve içlerinden birini sırtlamış evine götüren insanlara denk geldim. 



Alışık olduğum Avrupa görüntülerinden biri daha vardı etrafı süsleyen: Sokak çalgıcıları.



Noel Marketleri'nin içinden geçerken tezgahlarda satılan yiyeceklere, kokusu gelen karanfilli punçlara, ağaç süslerine, kokulu mumlara bakarak ilerledim. 



Yapmamız gereken ilk iş çocukların ve bizim karnımızı doyurmaktı. Sonra büyüklerin keyfi için güzel bir kafede soluklanacaktık elbet.



Akşamüstü yemeğimizi balıktan yana kullandık. Kärnster Straße üstündeki Nordsee'de harika bir yemek yedikten sonra Sisi'nin Sarayı'na doğru yürümeye başladık. Yolda nereye mi uğradık? 
Tabii ki, Demel'e! 

14 Ocak 2013 Pazartesi

Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu...

Yazsam mı yazmasam mı diye düşünüp dururken işte buradayım yine. Ara ara yazmaya dair durumlarım değişir oluyor bende. Bir ara blogun yazıyı emen beyaz boşluğuna yazı yazmaktan keyif alır oluyorum, ara ara da yine klavyenin yardımıyla herhangi bilgisayarımda herhangi bir ''word'' dosyasına. Tuhaf değil mi? 



Bu aralar kağıtların kokusunu çekiyor burnumun kanatları! İşte aynen böyle. Kağıdın üzerinde kalemin hışırdamasını duymak iyi geliyor bana. Işıklı sayfalara yazılmış kaç tane yazım var bir kenarda bekleyen, bir türlü içime sindirip basamıyorum ''yayınla'' tuşuna. 

Bu ara okuma halleri var üstümde... Bu duruma da, en çok ev hali yakışıyor vallahi! Geçen hafta deli deli yağan kar nasıl iyi geldi bana. İşi de astım, hem de içim hiç sızlamadan. İlk gün kedi gibi kıvrıldım koltuğun rahat köşesine, elime aldım çayımı. Yağan kara ayıp olmasın diye, arada kalkıp cama uzandım. Biraz seyrettim, evin ahalisinin kar coşkusuna engel olmamak için sitenin bahçesinde onların sevincine ortak olarak üşümeye gayret ettim. Üstüne üstlük oğlumun ''anne sen hiç kar yedin mi?'' sorusuna dürüstçe ''hayır'' cevabını verdim. Evin coşkulu sakinleri cevabım karşısında üstüme gelme fırsatını ellerinden kaçırmadı. Ciciannemiz ''ne, olur mu öyle şey, karın üstüne pekmez de mi döküp yemedin?'' sorusunu soru olmaktan öte, ayıplayan bir kahkaha ile tamamladı. Koca kişisi hâlâ cezalı.

Ben daha çok kitabımın beni esir almış dünyasının içinde gezinip duruyordum. Dışarıda yağan kardan ziyade, hem tanıdığım dünyada hem de büyülü bir diyarda bir o yana, bir bu yana gidip gelen tek bir ayın peşindeydim. Söyleyin bana, iki dünyanın paylaştığı tek bir ayın peşine kim takılıp gitmez ki?

Fantastik Edebiyatı sevenler vardır, bir de sevmeyenler. Mesela ben, Tolkien'in dünyasında köşe bucak gezip tozarken, karşıma çıkan her arkadaşıma bir bir o dünyayı anlatırken, Orta Dünya'yı hiç sevmeyenler olduğunu anladığımda şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacaktım.
Şu yerkürede yaşayan nasıl bir insan Tolkien'in yarattığı dünyayı sevemezdi?



Bu arkadaşlarımı hâlâ anlayabilmiş değilim. Eh, üzgünüm yapacak bir şey yok! Onlarda benim bu durumumu anlamasınlar, olsun bitsin.

Tolkien'in dünyasından sonra çok fantastik kitap okudum. Bir tek Ursula'm vardı acımı dindiren.

Patrick Rothfuss benim keşfim değil. Kitapçı raflarında gezinip dururken bir başkası buluverdi onu. Rüzgarın Adı'nı bir çırpıda okuyuverdi. Sonra da başladı ballandıra ballandıra kitabın ne kadar güzel olduğunu anlatıvermeye. Arada bazı zamanlarda, lafın yeri geldiğinde ufak hikâyeler anlattı kitabın içinden aklımı çelecek. Merakım giderek artarken, son darbeyi vuruverdi ve şöyle deyiverdi bir anda bilerek ve isteyerek: Bir gün sende benim gibi kalın kitaplar okuyabileceksin elbet! 

Sonra bu kelamı eden sevgili koca, uzunca bir süre sızlanarak kitabın ikinci cildini bekler oldu. Okuduktan sonra dilinden düşmeyen Kvothe'yi artık ben de merak ediyordum. 

Kitabın konusuyla ilgili anlatacaklarımın hiçbiri, okumak isteyeceklerin okuma keyfine zarar vermeyecek. Zaten istesem de şimdilik iki ciltten oluşan kalın kitabın konusunu anlatmam mümkün olmayacaktır.

2012'nin son haftasında elime aldığım kitabın tadı hâlâ damağımda. Kızıl saçlı Kvothe, bir Edema Ruh. Kumpanyası ile beraber gezip, gittikleri yerlerde halkı eğlendiriyorlar. Harcamaları bir hami tarafından karşılanıyor, lavtalarını çalıp gittikleri her yere müziklerini ve neşelerini taşıyorlar; lakin bir gün annesi ve babası söylememeleri gereken bir şarkı söylüyor ve nerede oldukları bilinmeyen kadim bir grup tarafından katlediliyorlar.
Hikâye bundan sonra başlıyor ve şimdilik iki bin sayfa boyunca gidiyor. 

...devamı mı?
Ben de şimdi herkes gibi çıkacak 3. kitabı merakla bekliyorum.


Patrick Rothfuss- Bilge Adamın Korkusu

Hafta sonuna girmeden önce ev telefonumuzun kesik olduğunun farkına vardık. Bu durum üzerimizde büyük bir şaşkınlık yaratmadı tabii ki; zira her kar yağdığında ya daha iyi bir yapılanma için çalışma yapıldığında hizmet kesintisi olmasına çoktan alışmıştık. Bu seferki çalışma da gayet iyi niyetli yapılan bir çalışmaydı. Türk Telekom çalışanları bundan önceki ilk atağını bizim tatile gitmediğimiz geçmiş bayrama denk getirmişler, biz de ahali olarak vaktimizi evimizde internet olmadan geçirmiştik. Yeni bir yapılanma çalışması içine girmelerinin sebebi, bize site olarak komşularımızla ücretsiz görüşme hakkını tanıyabilmek içindi. Tüm hafta sonu boyunca kocayla ben, yapmaya çalıştıkları uygulamanın ne gereksiz bir şey olduğunu konuştuk durduk; zira site içinde görüştüğümüz tek bir komşumuz bile yok! 


İşte, burada ne kadar sosyal bir insan olduğum daha da açık bir şekilde ortaya çıkıyor. 

Velhasıl, bizim karla başlayan işe gitmeyip, dinlenme haftamız internetsiz bir şekilde sürüp gitti. Sonucunda bendeniz yukarıda fotoğrafı görülen 1100 sayfanın üstündeki muhteşem kitabı bitirdim, üstüne çıplak gözle görülebilen kol kasları yaptım. Yine de diyorum ki, tüm emeklerim bu kitaba helal olsun. 

5 Ocak 2013 Cumartesi

Viyana'da bir dostum var benim!


Hayatım sonunda alışık olduğu ritmine geri dönüyor. Evim sadece benim kulaklarına çalınan o çok severek dinlediğim şarkısını söylüyor. Biraz önce pişen yemeğin kokusunu alsın diye açık bırakılan aspiratör, mutfaktan tıslayıp duruyor. Evin şarkısına, pişen yemeğin kokusu karışmış.

Hızlı başlayan sene, bu hızla koşmaya devam ederse bu maratonu bitiremeyeceğini hemen anladı sanırım. 

Birkaç ay önce aldığım ajandamın içini hemen doldurmaya başladım. Yaşam hep minnettar olduğum güzel yüzünü yine esirgemezse bizden, yapılacak bir dolu şey var yine...


Hiç ummadığım bir şekilde kışın ayazında yeni yıl umutlarından nasiplenmek için gittiğim Viyana mesela. Burada tanıştığım, yazılarının müptelası olduğum bir arkadaşımın farkında olmadan yaptığı bir çağrıya kulak verdim ben. Onun yazısını okuduğum geçmişte kalan o gün, ben yılbaşında hangi şehrin sokaklarında olmak istediğime çoktan karar vermiştim bile. Sonra benim bu neşeme, isteğime Kuzey'in arkadaşlarının ailesi de eşlik etti. Kalabalık bir aile olarak önce Viyana'da bir ''Yeni Yıl Yemeği'' yiyelim o zaman dedik biz de!

Cafe Melange blogunu ve güzel Itır'ı blog dünyasında gezinenler tanıyordur elbet. Ben onun yazılarında her zaman bir naiflik bulmuşumdur; kurduğu cümleler hep kep keyif verir. Kızgınlıklarını, kırgınlıklarını dile getirdiği anlarda başka türlü anlatmaya çalışır derdini. 


Elimden geldiğince anlatacağım benim gördüğüm, çocuklarla beraber görebildiğim Viyana'yı; lakin bu saatten sonra benim için Viyana, ''Itır'' demek. Tüm yaşamım boyunca, bizi karsız ama soğuğuyla karşılayan Viyana'yı, Itır'ın sıcaklığıyla ve yorulmayan ilgisi, sıcak gülümsemesi ile hatırlayacağım.

Herkesin ''şinitzel yemek için mutlaka gidin'' dediği şehir merkezindeki Figlmüller yerine biz başka bir yerde yedik şinitzelimizi. Itır'ın bize detaylı anlattığı yol tarifini takip ederek, Viyana'ya 30 dakika uzaklıktaki Grinzing köyüne geldik, bizi restorantta eşiyle bekleyen Itır'la buluştuk. Görür görmez tanıdım onu. Şinitzelin ve yanında servis edilen patates salatasının tadı harikaydı. Merak edenler için gittiğimiz restoranın adı Figl. Sanırım burası da Figmüller'in başka bir şubesi olabilir. Figlmüller'in rezervasyon sayfasında buranın da adı geçiyor.  Grinzing gelirini şarap üretimi üzerine kurmuş bir bölgeymiş. Bu durumda tabii ki yemeğimizi harika bir şarapla yedik. 

Nasıl güzel bir sohbetti. 2012 yılına bana bahşettiği güzel dostluklar için ne kadar teşekkür etsem azdır. 
...ve elbette yaşasın blog kardeşliği:)


HAFTANIN KİTABI 1

Rüzgarın Adı- Patrick Rothfuss


Yeni yılın ilk kitabını takdimimdir. Aslında kitabıma geçmiş senenin son günlerinde başladım. Uzun bir kitap olduğu, bende de zaman sıkıntısı olduğu için bitirmem bu haftayı buldu. Yüzüklerin Efendisi'nden sonra okuduğum en iyi fantastik roman olduğunu söylüyorum. Hem de hiç tereddüt etmeden. Şimdi çok uzun bir ikinci cilt beni bekliyor. Kitap o kadar akıcı bir dille yazılmış ki, başlamak için sabırsızlanıyorum.

Kvote'nin hayatı kesinlikle okunması gereken bir macera! Benden söylemesi!

4 Ocak 2013 Cuma

Hoşgeldin 2013, valla uzun zamandır seni bekliyordum!

Nasıl bir Aralık ayıydı bu Allah aşkına?
Ben Aralık ayının sadece geldiğini farkettim. Sonra bir telaş, bir koşturmaca... Sene sonu telaşı... Sanki senenin sonunun geleceğini bilmezmişiz gibi, yapılacak onca işin yarın yaparız düşüncesiyle ertelenip, sonra birbiri ardına sağlı sollu kroşeler atmasıyla bu ayı bitiriverdim.

Sonuç: Nakavt...
Şimdi Ocak ayının ilk günlerinde kalan az miktarda işlerimi toparlamak için ringden arada kafamı kaldırıp, tekrar bir yumruk yiyerek kalkmaya çalıştığım yere tekrar düşüyorum.
Bitti artık biliyorum. Bu haftanın sonuyla beraber olağan rutinimin içine döneceğim.

Hemen hemen her ay kafamda yeni başlangıçlar yapsam da, yine de soğuk Aralık ayının son günlerinin bana bahşettiği yeni hayaller kurma imkanını çok seviyorum.

Bu sene yeni yılı evimizde maaile karşıladık. Yemek yeme işini sadece zorunlu bir ihtiyaç olarak gören koca ailesi sebebiyle ''Yeni Yıl Soframız'' sadece on beş dakika süren bir ziyafete dönüştü. Tahmin ediyorum, yenilenler ağızda hiç çevrilmeden, dilimiz ve dişlerimizle herhangi bir temasa tabi tutulmadan, yutuluverdi.

Alkolle olan tek münasebetim, kahvenin yanında zorla herkese ikram ettiğim likörden ibaret oldu.

Son bir ayının çalışarak geçirmiş bir insan olarak, herkese mutlu bir yıl diliyorum.

P.S: Aralık ayında çalıştım ama birkaç günlüğüne Viyana'ya kaçabildim:) Pek yakında sinemalarda!