23 Şubat 2013 Cumartesi

Leipzig garında bir garip yolcu...

Tren istasyonunda indiğimizde başımı hemen yörüngesinin etrafında gezdirmeye başladım. Etrafın kalabalığının nasıl da tüm dünyamı güzelleştirdiğini düşünüp, bir kez daha kendime hayretleri içimde baktım. Trene binenler, trenden inenler, beklediğine kavuşanlar, hayal kırıklığına gebe duranlar, etrafı saran mis gibi kahve kokuları, kendi etraflarında kim bilir kaçıncı turunu tamamlayan sosisler, misler gibi iştahımı kabartan vanilya kokulu donutlar... 

Sonra hemen garın içinde canı sıkılanları ya da vakit geçirmek isteyenleri ağırlayan kocaman kitapçı...
Leipzig Garı çok büyük, alt katı alışveriş merkezine dönüştürülmüş. Garın içinde duş dahi alma imkanı tanıyan bir tuvalet alanı... Bir trenden diğerine yol alacak yolculara, sırtına çantasını takmış gezginlere, öğrenci harçlığıyla yollara düşenlere hizmet veriyor.





Elbette kitapçıyı geziyorum. Saat sabahın 10'u daha... Uzun bir tren yolculuğu yaptığıma göre telaşı artık dünyanın başka bir köşesinde bırakmam gerektiğini öğrenmiş olmalıyım. 
Gardan dışarı çıktığımda hafiften serpiştiren kar damlalarını görüyorum; az sonra o da yağmaya çalışmaktan vazgeçiyor zaten. Danışmadan aldığım harita da elimde...

Gardan dışarı çıkar çıkmaz hemen karşımızda uzanan parke taşlı yoldan ilerlemeye başlıyoruz. Bu yol bizi gitmeyi umduğumuz yola taşıyacağını biliyoruz. Leipzip her köşe başında kitapçı barındıran ve pasajlar kenti diye anılan bir şehir. O pek meşhur pasajlar da hemen karşımıza çıkmaya başlıyorlar zaten. 

Matbaacılık konusunda çok gelişmiş bir şehir Leipzig. Bu yüzden şehrin tüm ara sokaklarına büyüklü küçüklü bir sürü kitapçı yayılmış. Frankfurt'tan sonra Almanya'nın en büyük 2. Kitap Fuarı yine bu şehirde yapılıyor. Kitapların, kitapçıların ve kitap fuarının dışında şehrin bu kadar dillerde olmasının en büyük sebebi müzik. Klasik müziğin kalbi bu şehirde atıyor. Bu övüncü hakkıyla taşıdıklarını da itiraf etmek şart. 
Bu sene Leipzig'e ünlü besteci Wagner'ın doğumunun 200. yılı kutlanacak. Biz kutlamanın yapılacağı zaman ne yazık ki şehirde olup, o havayı koklayamayacağız. Erken bir kutlama için şehre önceden konuk olduk işin açıkçası. 
Bu kutlamaları göremesek de, Bach'ın adını kazıdığı bu şehri ve yine ünlü bestecinin yıllarını  verdiği kiliseyi görmeden dönmeyeceğiz. Tabii bir de Bach'ın mezarını...

21 Şubat 2013 Perşembe

Sonu belli bir tren yolculuğu...

Sabahın köründe telefonun alarmının sesiyle gözümü zorlukla açıyorum. Yorgunluk üstüne yorgunluk eklemek konusunda kendime rakip tanımıyorum. Hani kendime yapacağımı yapıyorum da, benim yaptığım işkencelere kocamda katlanmak zorunda kalıyor ya, sabrı için kendisini tebrik ediyorum. Bence bu dünyada kendisini sınamasının bir yolu bu diye düşünüyorum. 
Frankfurt'tayız. Her sene fuar nedeniyle mutlaka ziyaret ediyoruz bu şehri ve ben her sene mecburi istikamet olan bu şehre, başka bir şehri eklemeyi alışkanlık haline getirdim. 

Selçuk, Frankfurt yollarına düşmeden bir gece önce geliyor eve. İzmir'de katılması gereken fuarı bana refakat edeceği için daha bitmeden bırakmış, gece geç saatte boşalttığı valizini bu sefer daha soğuk hava koşulları için tekrar dolduruyor. 

Sabahın beşinde yollara düştüğümüz yetmezmiş gibi, şimdi de iki günlük yorucu fuar koşuşturmasından sonra yine telefonun sesiyle uyanıyoruz. 

Çok sevdiğim tren seyahatlerinden birini yapacağım yine. Frankfurt'a 400 km. uzaklıktaki Leipzig'e gidiyoruz. 3.5 saat süren bir yolculuk için trende yerlerimizi alıyoruz. Birkaç ay önce aldığım tren biletini hızlı tren olarak almamış olmamın bir sebebi vardır herhalde. Ya Leipzig'e hızlı tren yok, ya da tren bileti umduğumun üstünde çıktığı için almamış olabilirim. Nedenini tam olarak hatırlamıyorum bile.  Merak edenler için gitmeden aylar önce aldığım biler için 2 kişiye gidiş- dönüş 114 Euro vermişim. 

Yine trenin gidiş yönünün tersindeki koltukları seçerek olasılık hesabına vurulduğunda zorlukla yakalayabileceğim bir başarıyı elde etmişim. 

''Yine mi?'' diyor sevgili koca.
''Senin yüzünden!!'' diyorum hiç utanıp sıkılmadan. ''Sana sordum hangi koltukları alalım diye, sen de sen seç dedin bana'' diye söyleniyorum. 

İşin doğrusu onun için herhangi bir sorun da yok. Ters yönde gitmeye dayanamayacak olan benim hassas midem. 

Allah'tan tren boş...
Sırt çantamızla yemek salonuna doğru seyrediyoruz hemen. İki çay söyleyip çantamızdan sandviçlerimizi de çıkardığımızda artık keyfimize diyecek yok. 


Tren ''tıngır mıngır'' ya da ''çuf çuf'' efsanelerini geçmişte bırakarak, neredeyse hiç ses çıkarmadan karşımıza çıkan kasabaların arasından sessizce geçiyor. 
Üstlerine geçirdikleri kalın montlara sarınmış sabah insanları yanlarında köpekleriyle tarlaların arasında dolaşan patika yollar üzerinde yürüyüş yapıyorlar. 

Biz de keyifli bir yolculuğun kenarında bir şehirden diğerine doğru ilerliyoruz.

Devamı gelecek.... Beni izlemeye devam edin:)

12 Şubat 2013 Salı

Okudum, okudum, ben alim oldum!

Ocak ayı kitap okumak açısından verimli bir ay olarak tarihteki yerini aldı. Senenin ilk ayına anlata anlata bitiremediğim kitaplarımla güzel bir giriş yapmıştım. Patrick Rothfuss'un ilk kitabı "Rüzgarın Adı"nın peşinden, serinin ikinci kitabı "Bilge Adamın Korkusu" gelmişti. Müthiş kitaplardı. Şimdi hasretle üçüncü kitabı beklemekteyim.

Bu kalınlıkta iki kitabı bitirdikten sonra kitapların kalınlığından olsa gerek, kollarıma saplanan ağrıları dindireyim diyerek, ince bir kitaba geçiverdim.



İlk iki kitabın etkisinden kurtulamamış olmalıyım ki, Tavan Arasındaki Buda, anlattığı acı dolu hikâyeye rağmen, ruhumda iz bırakmadan aktı gitti. Daha bir hayata kavuşmak amacıyla annelerini, babalarını, evlerini bırakarak Japonya'dan Amerika'ya kadar ulaşan bir göçün yaralı öyküsü...


Daha önce Aslı E.Perker'in ''Sufle'' isimli kitabını okumuştum ve çok beğenmiştim. Üç farklı şehirde geçen, birbirlerinden habersiz hayatların mutfak paydasında harmanlandığı çok güzel bir kitaptı. Bu sefer elimde ''Başkalarının Kokusu''. Zeynep'in çocukluğundan başlayan anlatı, beni hemen içine alıyor. Okuduklarımın içimde açtıkları yaralara dayanamıyor, ben de kalemi kağıdı elime alıp içimi dökmeye başlıyorum. Öyle derinden yaralıyor ki hikâye beni!



Sonra bir mektuplaşmanın haberi düşüyor kulağıma. Paul Auster ile J. M. Coetzee'nin üç yıl süren mektuplaşmaları kitap haline getirilmiş ve okunmak için beni bekler dururmuş. Coetzee'nin diliyle hiç tanışmamış olmamın utancını bir kenara bırakıp, Paul Auster'a olan sevgime ve merakıma yenik düşüyorum. Nasıl da severek okuyorum bir bilseniz! Coetzee'nin mektuplarını belki mesleğinden dolayı fazla öğretici bulsam da, Paul Auster'in mektuplarında ''Kış Günlüğü''nde bıraktığım çocukluk arkadaşımı bulur gibiyim.
Eee, ne yapacağım ben şimdi ne okusam diye kitaplığın önünde, okunmamış kitaplarıma göz atarak bekliyorum. Okunmayı bekleyen o kadar çok kitabım var ki, nereden başlasam sorunsalı ciddi bir problem olarak önümde büyüyor.

Sevgili Zeren'in sesine kulak veriyorum. Şükran Yiğit, demişti değil mi?


Zeren'e kendimi emanet etmekle ne doğru bir karar verdiğimi bir kez daha teyit etmiş oluyorum. Şükran Yiğit'in cümleleri içimden bir daha asla çıkmamak üzere gelip yerlerine yerleşiyorlar. Son cümleyi okuyup, kitabın kapağını kapattığımda ne yapacağımı bilemiyorum. Nedense hiç sevemediğim Ankara geliyor aklıma. Sonra kafama nakşedilen düşüncelerin bir İstanbul karalaması olduğuna kanaat getiriyorum. Çok küçükken benim de Gençlik Parkı'na gittiğim geliyor aklıma unuttuğum hayallerimin arasında. Sonra Ankara'ya yapılan tren yolculukları ve babamın deli kahkahaları.
Ankara demek; benim için kızamık demek bir de. Orada çok hasta olmak, her sabah ve akşam iğne vurdurmak demek. Bu kadar hastalığın üstüne şımartılmak bir de ve misafirlerin ellerinde kırmızı kızamık şekerleriyle babaannemin kardeşinin evine doluşması.


Ankara'dan yola çıkıp, Paris'te alıyorum soluğu bu sefer. James Joyce'un yaşamının konu edildiği kitabı severek okuyorum. Aradığım her sorunun yanıtını bulamasam da, yazarın hayatıyla ilgili küçük bilgiler ekliyorum kafamın bir yerlerine belki bir gün lazım olur diye.


''Proust'un Paltosu'', bir dost hediyesi. Elime aldığım gibi başka bir diyara gidiyorum. James Joyce'un kendini kimselere açmayan kapalı, içe dönük hayatından sonra, Proust beklediğimin çok aksi bir şekilde sanki kollarını açıp, sarmalıyor beni... Kırmızı Kedi Yayınları da beni hiç şaşırtmadan seveceğim kitapları yayımlamaya devam ediyor.

Son olarak Nedim Gürsel, Şubat hediyesini veriyor bana. Beklediğim kitabı ''Aşk Kırgınları'' kollarımın arasında. Aradığım tüm öyküleri yolluyor bana!

11 Şubat 2013 Pazartesi

Viyana Günlüğü 6- Schönbrunn Sarayı

Bugün neler yazmışım ben diye bakınırken bu yazıyı buldum. Yine bir yeni yıl arifesine denk gelen bir zaman dilimi. Kuzey'in sayesinde edindiğimiz dostlarımızla Viyana'ya gitmeye karar vermiştik. 
Blog yazılarını keyifle takip ettiğim Sevgili Itır bir yazısında Viyana'da kurulan Noel Pazarlarını anlatmıştı. 
Yazının şöyle bir başlığı vardı: Viyana'da Çakırkeyif Zamanlar.
İşte ben bu cümlenin büyüsüne kapıldım. Belki başka bir başlık yönümü Viyana'ya çeviremezdi. Bir kere okumuştum o cümleyi ve gerisi de hemen geldi.

Diyeceğim o ki bu yazı önceden yazıldı ama içim bir yerlerde unutulmuş olarak kalmasına razı gelmedi. Viyana kışına gitmeye ne dersiniz?

                                                               ***************
Çocuklarla buz gibi bir havada elimizden geldiğince Viyana sokaklarını arşınladık. Ulaşımın çok rahat olduğu bir şehir Viyana. En uzak mesafeye bile yarım saatlik bir metro yolculuğu ile gitmek mümkün. Hal böyle olunca gidilen yer insana zahmet vermiyor. Taşıtlara binip inmekten çocuklar da keyif alıyorlar. Schönbrunn Sarayı'na gitmek için bindiğimiz trenden Schönbrunn İstasyonu'nda iniyoruz.  Trenden inen kalabalık hızlı adımlarla istasyonun sokağa açılan çıkışına doğru ilerliyor. Kışlık montları içindeki biz turistler de kalabalığın peşine takılıp dışarı çıkıyoruz.



Sisi'nin yazlık sarayına doğru ilerleyen insanlar var. Onun dışında her yer sessiz.Yere döşeli kocaman taşların çizgilerine basmama oyununu oynayarak ilerliyoruz. Saray, sislerin ardında hayal meyal görünüyor.  Viyana'nın içinde gittiğimiz saraydan buraya girerken de kullanabileceğimiz kombine bileti alsaydık, fiyat daha uygun olacaktı. Çocuklarla günün bize neler getireceğini bilemediğimizden, biz biraz daha fazla para vermeyi tercih ederek çocukların durumuna göre hareket ediyoruz.

İstasyonda çıkışta ulaştığımız sokak...

Sarayın girişine varabilmek için ilerliyoruz.
Çocuklarla beraber yolculuk yapmanın güzel yanlarından biri de kuşkusuz onların çocukluklarının ardına sığınarak şımarabilmek, yol kenarlarına yerleştirilmiş müzeyle ilgili tabelaların kenarlarında çok anlamlı pozlar vermek, girişe doğru olan yolu eğlenceli hale getirebilmek için yenileceğin koşu yarışları yapabilmek...

Sislerin ardında bizi bekleyen Schönbrunn Sarayı

Cazibesine dayanamayarak geldiğimiz Noel Pazarlarından biri!


Yanlış bir bilgi sonucu, yazlık sarayın arkasında ''Kelebek Evi'' aramaları.

Umuda yolculuk!

''Yürümeseydik bu güzellikleri göremezdik'' tesellisi

Haksız mıyım ama?
Yoksa burası kelebek evi mi? Hayır!
''Sisi'nin Yazlık Sarayı'' ile anlatılacak bir dolu şey var. Sarayın içinde yavaş yavaş yürüyerek ''her genç kızın hayali bir peri masalı''nın içinde dolanıyorsunuz. Kulağımıza dayadığımız kulaklıklardan Türkçe bilgiler akıyor. Bu duruma çok seviniyorum. Zira alışık olmadığım bir durum. Türkçe bilgiye bir de Stockholm'de Vasa Müzesi'nde denk gelmiştim. Bu ikinci oluyor. Devamını canı gönülden diliyorum!

Efenim ne diyordum?

Her genç kızın rüyası, bir prenses olmak elbet; ama bu şekilde değil. Sisi çok mutsuz bir imparatoriçe. Filmde tanık olduğumuz o büyülü yaşam ne yazık ki Sisi için asla var olmuyor. Kendini istemediği bir evliliğin içinde sıkışmış biri olarak görüyor. Duyduklarım ve yaşantısının ayrıntıları, kocası Franz Joseph onu ne kadar çok severse sevsin, Sisi'nin aynı hisler içinde olmadığını gösteriyor. Hayatının ilerleyen yıllarında oğlunun intihar etmesi de, imparatoriçenin yaşamla ilgili umutlarının tükenmesine sebep oluyor. Sonunda da bir suikaste kurban giderek bu yaşamı terkediyor.

Sisi ile ilgili hissettiğim yegane şey, hepimiz gibi bir kadın olması. Uzun yürüyüşlerden hoşlanıyor. O zamanlar kadınların ata binmesi hiç tasvip edilmese de Sisi bu tutkusundan asla ödün vermiyor. Akşam yemeği için kurulan şatafatlı sofralardan kilo almamak için neredeyse aç kalkıyor. Yatak odasının hemen yenına kurulmuş olan spor salonunda ise her gün aksatmadan spor yapıyor. İmparatoriçe olmak hiç de kolay bir şey değil anlayacağınız. Her gün saçının yapılması için gereken sürede bir öğretmen geliyor ve Sisi o sırada da Yunanca öğreniyor. 
Günümüz kadınından hiç farkı yok aslında. Belki de daha fena. 

Bulunduğu konum ne yazık ki hayatının yönünü değiştirmesine izin vermiyor. Soğuk bir kış günü girdiğimiz saraydan çocuklarımızda beraber güle oynaya ayrılıyoruz. 

Aklımda Sisi'nin bir zamanlar söylediği bir söz: ''İnsan bir evlilik yemini ediyor ve sonra otuz yıl mecburen o hayatı yaşıyor!''

Biz sevdiğimiz, mutlu olduğumuz hayatları yaşayalım olur mu? 
Evimizin prensesi olalım yeter. :)

8 Şubat 2013 Cuma

Viyana Günlüğü 5- Hotel Sacher ve Sachertorte!



Viyana'da bir de Cafe Sacher fırtınası esiyor. Hotel Sacher'in kafesi olmakta kendisi. Diğer her kafede olduğu gibi burada da yer bulmak ciddi bir mesele haline geliyor. Çocuklarla beraber kalkıp Viyana'ya geldiğimiz için büyük bir utanç içindeyiz. Allah'tan I-pad denen illet sebebiyle oturduğumuz her yerde kafalarının teknolojiden kaldırmadan yaşıyorlar. Ne yazık ki bedenlerini görünmez kılamıyoruz.

Anlaşılan bu şehirde, hayata yön veren kişiler garsonlardan oluşuyor. İki masa bulup, Sachertorte'yi bir de burada yiyip, nihai kararımızı vereceğiz diye, garsonların gözüne girmeye çalışıyoruz. Kocaman kocaman gülümseyip, yanımızdaki çocuklar bizim değilmiş gibi davranıyoruz.

Hotel Sacher'in kafe olarak kullanılan bölümü insanın gözünü alıyor; ya da gördüğümüz davranışlardan sonra, burada oturup pasta yiyebilmek her insan evladının sahip olamayacağı bir ayrıcalık gibi gözüküyor. Oğlanlar neye tanıklık ettiklerinin farkında değiller, onlar Starbucks'a gidip oturmak istiyorlar.
Kocaman, ihtişamlı avizeler sarkıyor tavandan. Duvar kağıdıyla kaplı duvarların üzerinde mekanı daha büyük gösteren aynalar var. Fotoğraf çekeceğim çekmesine ama korkuyorum valla. Kolumuzdan tuttukları gibi atmasınlar bizi dışarı!

Tatlıya gelince, efenim bana soracak olursanız burada yediğimiz Sachertorte, Demel'de yediğimizden daha güzel; ama yine dayanamayıp sipariş verdiğim Apfelstruel sınıfta kalıyor. Damağımda hâlâ tadı duran apfelstrudel'ler varken, hamura dönmüş tatlıyı hiç beğenmiyorum.

Apfelstrudel yemek için Demel'e, Sachertorte içinse Hotel Sacher'in kafesine gelinmeli.
Tabii, engeller aşılabilirse!

3 Şubat 2013 Pazar

Viyana Günlüğü-4 Hofburg Sarayı

Bu ağır tempoyla, yavaş yavaş yazmaya devam edersem benim Viyana gezi yazılarının sonu gelmez diye düşünüyorum. Muhtemelen sizlerde benimle aynı fikirde olmalısınız. Şehre geldik, Demel'de tatlı ziyafeti çektik, çocuklarla buz gibi sokaklarda gezdik, birkaç Yeni Yıl Marketi'nin etrafından dolandık, akşam Landmart'ta ilk şinitzelimizin tanına baktık. Farkındaysanız bu kısma kadar yeme odaklı bir seyahatin içindeyiz. Çocuklarla yapılan bir geziden beklentilerimizi daha başından en alt seviyede tuttuğumuz için gezimizi gayet rahat bir şekilde sürdürüyoruz.

Yine de Sisi'yi tanımalılar değil mi? Düşünüyorum da, daha ne Viyana ne de Avusturya bilmezken izlediğim Sisi filmleriyle vurulmuştum Avusturya İmparatoriçesine. O zamanlar, tahmin ediyorum, Kuzey'in yaşından  birkaç yaş daha büyük olmalıydım. Tabii masal gibi anlatılan bir imparatoriçenin hayatının, sokaklarda gazoz kapağı ile yılan oynayan bir kızı etkilemesi gayet normal geliyor. Demek ki hayallerimin gazoz kapağından prensesliğe geçiş yaptığı bir döneme denk geliyor Sisi ile tanışmam.

İmparatoriçe Elizabeth yani bizim onu tanıdığımız adıyla Sisi, Romy Schneider'ın güzelliğinde gönlüme taht kurmuş bir kraliçe.

Şimdi Hofburg Sarayı'nın önündeyiz. 600 yıldan fazla hüküm süren Habsburg Hanedanlığı'nın evine gireceğiz, Kraliyet Daire'lerini gezeceğiz.

Biletlerimizi aldıktan sonra hemen başlıyoruz gezmeye. Tavana kadar yükselen cam vitrinlerin içinde sıralanmış tencere, tava ve kek kalıpları karşılıyor bizi. Sarayın mutfağında kullanılan alet edevat gözlerimizin önünde. İşimden dolayı kap kacak eksik olmuyor zaten hayatımdan; buna rağmen mutfak hep uzak durduğum alan. Mutfakta huzur bulan çoğunluğun tersine, ben başkalarının yaptığı yemeği mideye indirmekten keyif alıyorum.





Bakır tencereler ve tavaların yanında o kadar çok kek kalıbı var ki. Kulaklarıma fısıldayan kulaklık, asitli bazı yemeklerin bu bakır kaplarda zehirlenme yarattığını anlatıyor. Duvarlardan birinde 1900'lü yıllarda mutfakta çalışan şeflerin fotoğrafı asılmış. Hepsi aynı tip üniforma ve aşçı şapkası takmışlar kafalarına. Kocaman fırınların önünde duruyorlar. 

Sonra gümüş çatal bıçakların sergilendiği odaya giriyoruz. O kadar çok ki! Neredeyse odalar dolusu. Yanından geçtiğim yemek takımları o kadar uzakta kalmış bir geömişe tanıklık etmişlerki. Bugün aradan geçen yüzlerce yıldan sonra beyaz porselenlerin üstüne işlenmiş çiçekler hâlâ ilk günkü gibi dururken, onlara dokunan ellerden ne mutfakta çalışan şefler kalmış geriye, ne imparatorlar ne de imparatoriçeler.


Yemek takımları ile süslü odaları birbiri ardına geçtikten sonra kırmızı halı döşeli, geniş merdivenlerden yaşam alanlarına doğru ilerliyoruz. Buraya kadar fotoğraf çekilmesine izin varken, buradan sonra yasak!

Oturma odasının ya da yemek odasının olduğu odalar benim için daha çekici. Daha fazla duyguyu barındırıyorlar.

Bavyera Düşesi Elizabeth, ablası ile kuzeni Franz Joseph'i evlendirmek üzere saraya gelir. Franz Joseph  Elizabeth'i görür görmez ablayı unutup, Elizabeth'e aşık olur ve niyetini açıkça belli eder. Elizabeth, Franz Joseph ile tanıştığında sadece 16 yaşındadır. 

Sarayın bende yarattığı ilk izlenim Sisi'nin hayatını burada geçirdiğini düşünmem olsa da, kulaklıktan yayılan bilgiler bunun doğru olmadığını söylüyor. Doğanın içinde yaşamaktan büyük keyif alan Elizabeth, sarayın içinde kendini kapana sıkışmış gibi hissediyor.

Sisi'nin giydiği kıyafetlerin cam bir vitrin içinde olduğu odalardan ilerleyerk yürüyoruz. Çocuklar kendilerine yeni bir eğlence bulduklarından dolayı çok mutlular. Kulaklarına dayadıkları kulaklıklarla, bir sonraki numaraları objeye hızlı hızlı ilerliyorlar.


Sisi tüm hayatını rejim yaparak geçirmiş, sergilenen kıyafetleri görünce ne kadar zayıf olduğunu anlamak mümkün. O kadar katı diyetler yapıyormuş ki, bazı günleri sadece bir portakal yiyerek geçiriyormuş. Genellikle yaptığım bu katı diyetlerden dolayı her beraber yenilen akşam yemeklerine katılmıyormuş. Hergün hiç aksatmadığı bir spor programı varmış. Beline kadar uzanan saçlarının yapılması günde iki saatini alıyormuş ve saçları yapılırken genellikle iki saat oyunca Yunan dilini öğreniyormuş.

Pek çok insanın hayali olabilecek bir yaşamın içinde mutsuzmuş yani!