27 Mart 2013 Çarşamba

Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı- Romain Gary



Romain Gary'nin bu kitabı alınış tarihi itibariyle beni de geride kalmış
yıllara götürüyor!
 Romain Gary'nin ''Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı'' adlı kitabını bitirdim. Gary bu kitapta çocukluğundan başlayarak Fransa Ordusu'nda askeri bir pilot olana kadar geçen yaşamını anlatıyordu. Yaşamının tüm ayrıntılarını bir kenara bırakırsak, yazıya döktüğü yaşadıklarından geriye annesine verdiği söz kalıyordu.

       ''Bir büyükelçi olacaktı.''

    Çoğumuzun bildiği gibi annesine verdiği bu sözü tuttu; verdiği sözü yerine getirdiğinde annesi artık yaşamıyordu. Ağır derecede şeker hastası olan annesi, II. Dünya Savaşı sırasında askeri pilot olarak savaşan oğluna ölmeden üç gün önce oturup 250 adet mektup yazmıştı. Yazdığı mektupların hepsini İsviçre'de yaşayan bir arkadaşına yolladı. Tarihi önceden atılmış bu mektuplar savaş sırasında üç yıl boyunca Romain nereye giderse gitsin, onu arayıp bulmuşlardı.


Diana, Carlos Fuentes ile Jean Seberg'in iki ay süren aşkının yirmi beş yılın
ardından yazıya dökülmüş hali!
Yanlışları ya da doğrularıyla yaşanmış bir hayatı sistematik bir sıralamayla anlatmak elbet mümkün; lakin bir okur olarak ben, Gary'nin kaleme aldığı hayat hikâyesinin neresine dokunabilirim?

Kitabı okuyup kapağını kapattıktan sonra, çoktan sona ermiş bir hayatı sorgularken buldum kendimi. Tüm hayatını babasız büyüttüğü oğluna adayan, bir daha asla evlenmeyen, oğluna her türlü imkanı sunabilmek için dimdik ayakta durmaktan ve çalışmaktan hiç korkmayan bir annesi vardı Romain Gary'nin.
Madalyonun diğer tarafını çevirdiğimdeyse, önüne serdiği tüm imkanların yanında Romain Gary'nin sırtına yüklenen inanç ise taşınması oldukça ağır bir yüktü.


Küçük bir çocuk annesine ileride büyük adam olacağına dair bir söz vermişti ve bu sözü tutmak için elinden geleni yaptı.

Karşına çıkan tek sorunsa, verdiği sözü zamanında tutamaması oldu.

Romain Gary, hayatının bu kadarını duymamıza izin vermişti. Belki başka kitaplarında yaşamının sonraki dönemlerine ait başka izlere de denk gelme şansım vardır. Şimdilik bunu bilmiyorum.

Kabı yıpranmış kitabım bittikten sonra bir müddet yanımda dolaştı durdu. Başka bir kitap okumak istemiyordum. Romain Gary ve annesinin şehirden şehre bir bavulun içinde sürüklenen hayatı ve yaşamları sanki hâlâ yanımda yaşamaya devam ediyordu.

''Serseri Aşıklar'' filminde Jean Seberg
Ben bu düşüncelerin içinde kendimi ufak bir dinlenmeye bırakmışken, hepinizin bildiği bir blogda bir yazıya denk geldim. İnanılır gibi değildi diyeceğim ama ben küçük mucizelere her zaman inanmışımdır.  Romain Gary hayatının bir döneminde, benim  çok hayranlık duyduğum Amerikalı bir oyuncu ile evlenmişti. Kadın, Jean Seberg'den başkası değildi.

...ve bir kitaptan bahsediliyordu üstelik. Carlos Fuentes'in Jean Seberg'le yaşadığı kısa aşkın geçmişe kafa tutan satırlarıyla ''Diana''.

Salonun köşesinde duran kitaplığı gittiğimde kitabın, kırmızı kalpli beyaz kitapların arasında bulunduğunu fark ettim.

Romain Gary ve Jean Seberg, evliyken tanışmışlardı ve ilişkileri bu dönemde başlamıştı. Birlikteliklerinden bir çocukları vardı. İkisi de eşlerinden boşandıktan sonra, evlenebildiler.

Bir müddet sonra aynı evi paylaşmaya devam etmelerine rağmen artık aynı yolda yürümüyorlardı.

Sonra Meksika'da bir yılbaşı partisinde Carlos Fuentes ve Jean Seberg tanıştılar. Aynı gecenin sabahında evli olmalarına rağmen bir ilişkiye başlamışlardı bile...

.... sonrası mı?
O da ayrı uzun bir hikâye :)




17 Mart 2013 Pazar

Kitapların dili olsa, onları nerelerden alıp getirdiğimi anlatsa!

Bazı yazarların yazım diline hayran olmamak mümkün mü?

     Kitaplığımda yıllar önce aldığım ve dokunmadığım yüzlerce kitap var. Evet, yüzlerce! Çünkü kitap almakla ilgili önlenemez bir arsızlığım söz konusu.
    Okumaya başladığım yıllar, ilkokul yıllarım. Okuma alışkanlığı edinmenin çok önemli olduğunu düşünen bir ilkokul öğretmenine sahibim. Keşke şimdi annemin evinde kim bilir nereye sıkıştırılmış eski fotoğraf albümlerine elimi dokundurabilsem. Eminim annem onca fotoğrafı, orta boy bir kutunun içine sıkıştırıvermiştir.

     Yeni dijital teknolojilerin hayatımıza kattığı kolaylıklara rağmen, elimizde dokunabileceğimiz çok az fotoğrafımızın olması enteresan bir çelişki. Şimdi bugünden tezi yok, hemen tüm fotoğraflarımızı tab ettireceğim desem, bu da okkalı bir yalan olur. İyisi mi ben söylenmeye devam edip, pek bir şey yapmayayım. :-)

   Diyeceğim şu ki, Mehmet Öğretmenimin yılların içinde eskimiş bir fotoğrafını şuraya koymak isterdim. O yıllarda minik ilkokul sıralarının ardında oturur, tüm sınıf okuma için ayrılan ders saati kitap boyunca okurduk. Bazıları bu saatten sıkılır, okuduğu kitabı anlatma derdi olmasa ellerindeki kitabın yüzüne bile bakmazdı. Kimileri arkasına sakladıkları kitabın ardında günlük hayallere dalarlardı. Belki o günlerin aklımda hiç silinmeyen anısından olsa gerek, ne zaman kitap okusam etrafımı hafif sisli bir hava kaplar. Yağmurun sesi her zaman, kitap okumanın dayanılmaz keyfini taşır kulağıma.

    Neler okuduğumu tüm detaylarıyla hatırlayamasam da Heidi, benim çocukluğumun kahramanıdır. En çok Alpler'de büyük babasının yamacında geçirdiği zamanları severdim. Evin yuvarlak pencereli çatı katı, ve ardında uzanan Alpler... Samandan yapılma, konforlu yatağı bugün bile aklımdadır. İyi kalpli Clara ise ne yaparsa yapsın bir türlü gözüme giremez. Benim için Heidi'yi büyük babasından ayıran, arkadaşa muhtaç sakat kızdır Clara. Hem hemen kalkıp, yürüse ne olur sanki?

    Pollyanna mı, Tom Sawyer mı derseniz, tek kelimeyle Tom'u tek geçerim. Evinden kaçıp nehir kenarında bir barakada geçirdiği günler, onun gözümde bir halk kahramanlı yapmaya yetmiştir de artmıştır bile.

     Sonraları başkaları girdi hayatıma... Yavaş yavaş ben farketmeden! 
    R.L. Stevenson'ın satırlarında bir sürü adaya gittim, geldim. Karşıma denizlerde çılgınlar gibi esen korsanlar, içinde defineler saklayan mercan adaları çıktı.

     Enid Blyton'ı söylememe gerek var mı bilmiyorum. 
   Bir tek, Kemalettin Tuğcu'yu sevmedim ben. Ömer Seyfettin, Gülten Dayıoğlu, İpek Ongun hep sevdiğim yazarlar arasındaydı. Bugün oğlumun eline de Gülten Dayıoğlu kitaplarını verdiğimde içimi müthiş bir keyif kaplıyor. 

   Sizi yazının peşinden sürüklediğim yere bakın. Ben bu blog sayesinde çok konuşur, çok anlatır oldum. Kitap ve sokak denince ne yapacağımı şaşırıp kalıyorum. 

   Demek istediğim ilkokul çağında başlar okuma serüvenim. Ortaokul ve lisede de okumaya devam ettim. Harçlığımın büyük kısmını kitap almak için toplardım. Kitap Fuarı benim lise yıllarımda Taksim'deydi. Fuar yaklaştığı zaman kavanozumda biriken parayı önüme döker, evdekilere de yalvarıp dururdum. 

Jules Verne tüm zamanlarımın en sevdiğim yazarlarından oldu. Sonra gel zaman git zaman, kocam girdi hayatıma. Pek tabii, koca kişisi olarak girmedi hemen. Önce arkadaş olduk, sonra hem arkadaş hem sevgili, sonra hem karı koca hem arkadaş... 

    İtiraf etmeliyim ki, muhteşem bir kitaplığı vardı. Latin Amerika Edebiyatı ve Orhan Pamuk özel ilgi alanı içindeydi. Hafta sonları Beyoğlu'na gider, Balık Pazarı'nın hemen yakındaki girişten sahafların olduğu pasaja girerdik. Can Yayınları'ndan satılan bir kitap gördü mü dayanamaz hemen alırdı. 
Şimdi bakıyorum da kitaplığımıza ne çok kitap almış o zamanlar... Bazen beni bile şaşırtan keşiflere denk geliyorum.

    İkimizin kitapları birbirine eklenince bizim kitaplık aldı başını gitti. Bir ara bir hayli kitabı da gözden çıkarmama rağmen!

    Geçen sene ya da ondan önceki sene Mario Levi'nin yazı atölyesine giderken iki haftada bir kitabı okuyup, aramızda tartışma kararı almıştık. Kitapları Mario Hoca seçiyordu. Bunlardan bir tanesi Emil Ajar takma adıyla yazan Romain Gary'nin ''Onca Yoksulluk Varken'' isimli kitabıydı. 
Kütüphanenin bir köşesinde bu kitabın olduğunu hayal meyal hatırlıyordum. Eve gelip, kitaplığın karşısına geçtiğimde yanılmadığımı fark ettim. Hemen okumaya başladım. 

Allahım, o nasıl bir lezzetti öyle! Yemin ediyorum, bir gün şu dünyadan göçüp giderken, en çok okuyamadığım kitaplar için üzüleceğim. Romain Gary ise yüzümü hayranlıkla gülümseten yazarlardan biri olacak. 


Pek kıymetli not: Postu yazmaya Romain Gary ve kitaplarından bahsetmek için başladım. Geldiğim durum açıkca ortadadır :) Romain Gary'nin kaleme aldığı ''Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı'' ve sonrasında okuduğum Carlos Fuentes'in ''Diana'' isimli kitaplarını hemen anlatacağım..



11 Mart 2013 Pazartesi

Leipzip küçük bir şehir ama içi müzik dolu!

En son Leipzig Garı'nda kaldığımızı hatırlıyorum. Beni büyüleyen garı uzun uzadıya seyrettiğim daha dün gibi aklımda; zaten bu ayrıntıyı unutacağım kadar uzun bir zaman geçmedi üzerinden. Gardan çıkmadan önce, ortalık yerde duran danışma ofisindeki yaşlı hanımın yanına yanaşıyorum. Avrupa kentlerinin hepsinde kolaylıkla ulaşılabilen şu harita olayının hastasıyım. Umutmadan söyleyeyim ki, bu seyahatten dönüşümde Atatürk Havalimanı'nda ilk defa açıkta bekleyen İstanbul haritalarını görüp heyecanlanıyorum. Pasaport kontrolünden geçip yaşadığım şehre ayak basmadan önce bir tanesini alıp, çantama atıyorum. Eee, pek tabii merak içindeyim. İstanbul haritası bakalım nasıl görünüyor, değil mi? 
Eve gelip ilk bakışı attığımda tam bir hayal kırıklığı ile karşılaşıyorum. 3. sınıfa giden oğlumun hazırladığı proje ödevleri hazırlanan bu haritadan daha özenli. Şimdi aklıma geldi diye anlatıyorum bu harita olayını! Eve gider gitmez ilk işim haritanın fotoğrafını çekip koymak olacak, unutmazsam tabii!

Ne fenayım. Leipzig'i anlatayım derken İstanbul için hazırlanan haritayı kötülerken buldum kendimi...

Tren garından dışarı çıktığımda geldiğim şehri beni şaşırtmıyor. Avrupa kentlerinin hemen hepsinde aynı havayı yakalamak mümkün. Alman şehirleri biraz daha küçük üstelik. Pek sevmediğim Alman şehirlerini artık ufak ufak beğeniyor olmak, beni şaşırtan başka bir unsur. Ne oluyor bana diye kendimi sorgularken buluyorum. Acaba çok övgüyle anlatılan Almanya şehrilerini kapsayan ''Meşhur Romantik Yol''  seyahatini mi yapsak bir gün, ya da masal kahramanlarının peşinden koşturup dursak mı?

Bilmiyorum ki, belki bir gün o da olur. Şimdilik ufak ufak yolculuklar Almanya içinde yaptıklarımız. 

Neyse, garın dışında yine Arnavut kaldırımlı sokaklar, yağmakla yağmamak arasında karar veremeyen karın ufak serpiştirmeleri falan. Kalın giyinip geldiğimiz için korkacak bir şey yok. Kader bizi hep soğuk kış günlerinde Almanya sokaklarında gezdiriyor ya, yapacak bir şey yok. 





Tren garında dışarı çıkıp, hemen yolun karşısına geçtiğimizde Nikolai Strasse boyunca ilerliyoruz. Bu yol Nikolaikirche ( Nilolay Kilisesi) ne götürüyor.


Ufak ufak dükkanlar sıralanmış, mağaza içleri cıvıl cıvıl. Dükkan önlerinde bisikletler duruyor. Çoğu apartmanın altına açılmış pasajlar. İçine girdiğinizde farklı farklı şeylerle karşılaşmak mümkün. ''Pasajlar Şehri'' diyorlar Leipzig için; bu tanımı hakkıyla kazanmış elbet. 

Haritasız da gezinmek pek zor değil şehirde; yine de bana soracak olursanız gezginin eline harita yakışıyor. Bir de hazırlanmadan geldiyseniz bir şehre, belli başlı yerleri kaçırmadan gezmeye yarıyor. 
Kısa bir hazırlığım var şehri gezmek için.


İşte karşımıza çıkan kilise... 

Kilisenin içine girip gezmeye başlıyoruz. Gittiğimiz şehirlerin çoğunda artık karşımıza çıkan her kiliseyi gezmiyoruz. Kilise gezmek bir müddet sonra bıkkınlık verecek boyuta gelebiliyor çünkü. Leipzig'de ise bu tutumumuzu bir kenara bırakıyoruz, şehre gelme sebeplerimizin başında Bach'ın yıllarca kontorluk yaptığı kiliseyi gezmek var. Şehir zaten küçük ve bizim bu sokaklarda harcayacak kocaman bir günümüz var. Bu kiliseyi de es geçmek istemiyoruz. 

Yukarıda bahsettiğim gibi bu kilise Bach'ın kantorluk yaptığı kilise değil ama karşımızda duran kilise Leipzig'in en eski ve en büyük kilisesi. Gotik tarzda yapılan kilisenin batı yüzünde Romanest öğeler var. İçine girdiğim zaman şaşırıyorum, karşılaşmayı beklemediğim beyaz bir kilise buluyorum karşımda. Tavana doğru yükselen palmaiye ağaçı şeklindeki kolonlar, tavanı yaşayan bir olgu gibi algılamamı sağlıyor. Bu şekilde dümdüz yükselip, tavana ulaşınca kıvrılarak dönüp bir ağaç görüntüsü veren kolonlara bir de Paris'te St. Severin Kilisesi'nde rastlamıştım. Görüyorsunuz, pek fazla kilise gezmiyorum artık desem de bazı benzerlikleri görebiliyorum :-)




Kiliseyi gezdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Ufak bir tur attıktan sonra önce Goethe'nin heykelini göreceğiz, sonra adı şehirle birlikte anılan bir pasajın içinde gezineceğiz, sonra Bach'ın Kilisesi'ni gezdikten sonra, bestecilere layık bir yerde kahvenin tadına bakacağız

6 Mart 2013 Çarşamba

Hâlâ yaşıyorum ve ofisten ara ara bildirmeye çalışıyorum.

Nasıl bir tembellik sardı ki etrafımı ben gezdiğim yerleri yazamaz oldum. Bir de utanmadan yazının peşine ''beni izleyin'' yazdım ya, utanıyorum kendimden. Ne çok gezdim üstelik ben bu sene başladığından beri, nerdeyse bana bile uçağa binmekten gına geldi diyeceğim ki, sevgili kocam duyar da bunalıma girer diye korktuğumdan sesimi çıkarmıyorum; zira kendisi şu an Hongkong Havaalanı'nda iki saat sonra kalkacak uçağını beklemekte. Üstüne üstlük seni son duyduğumda hasta olmak için evi bekliyormuş gibi haber verir geldi. Umarım tüm tanıdıklarımı yatağa çivileyen şu meşhur gripten olmamıştır ya da Çin'den bize kuş gribi falan getirmeye kalkmıyordur. 

Viyana'yı gezip gördüğümüzü, neler yediğimizi detaylıca anlatmış, okuyan herkesin ağzının suyunun akmasına neden olmuştum. Biliyorum, utanmayın. O tatlıların hepsi insanın ağzının suyu akıtacak, insana rejim bozduracak kadar güzeldi.
Viyana ile aklımda kalan tek yazı, sizlere anlatmak için bir türlü fırsat bulamadığım Freud'un muayenehanesine yapılan geziydi. Ailece gidip, kapının zilini çaldık, muayenehanenin bekleme salonunda sıramızı bekleyip, Freud'un bir seyahate çıktığını, uzunca bir vakit dönmeyeceğini, kendisiyle görüşmek için uzunca bir müddet beklememiz gerektiğini söylediler. 

Biz de şimdilik bu görüşmeyi ertelemeye karar verdik. Zaten kocam hiç hoşlanmaz psikolog ve benzeri ruh doktorlarından. Zorla götürdük desek yeridir. Umarım en azından evin fotoğraflarını  yakın bir zamanda buraya yüklemeyi başarabilirim. 

Yani Freud beklemede...

Viyana'nın peşinden oğlumuzu alıp sömestir tatiline girmeden önce arkadaşlarımızın yanına Dubai'ye gittik. Nasıl güzel bir gezi oldu anlatamam, tadı damağımızda kaldı. Evet, gerçekten tadı damağımda kaldı. Tüm gezimiz boyunca arkadaşlarımızın evinde kalıp, bolca gezdik. Bu arada Kuzey'i de arkadaşlarımızın çocuklarıyla evde bıraktık. Kuzey, Dubai'nin sabaha kadar Play Station oynanan bir yer olduğunu zannediyor. Biz ise arkadaşlarımızla şehrin altını üstüne getirdik. O kadar güzel restoranlarda yemekler yedik ki, ben kilo alarak bu seyahatten geri döndüm. İstanbul'da veririm artık, ya da İstanbul'a dönünce yediklerime dikkat ederim lafları da palavradan öteye geçemedi ne yazık ki. 

Dönmemizin üstünden sadece birkaç gün geçmişti ki bu sefer fuar için Almanya yollarına düşmüştük bile. Frankfurt her zamanki gibi soğuktu. İşle ilgili tüm görüşmeler tamamlandıktan ve fuar alanı tavaf edildikten sonra, hadi Leipzig'e gidelim dedi bendeniz. 

Sanki o an aklıma gelmiş gibi davransam da, birkaç ay öncesinden ayrıntıları tamamlanmış kocaya kurulmuş bir pusudan başka bir şey değildi yaptığım...

Şimdi kaldığım yerden yazmaya devam edeceğim. 

Yazacağım yazmasına da, Kuzey'in çok dersi var....