26 Nisan 2013 Cuma

Monet'nin evine nihayet vardık!


Monet'nin evine gittim. Ben zaten karşıma çıkan her eve tereddütsüz gidiyorum. Yolun içinde, paranteze saklanmış başka bir hikâye gibi oluyor o zaman yaşadıklarım. Uzun uzun anlattım St. Lazare Garı'nı, trenlere olan sevdamı ve yolda hissettiklerimi. 
Sanırım trenlerle ilgili söyleyeceklerim hiç bitmeyecek benim; çocukluğumda çok tren yolculukları yaptığımdan değil, evimizin önünden geçen rayların üstünde giden trenlere çok el salladığımdan...


     İstasyondan önceki duraktı bizim evimiz. Ankara'ya ya da Sivas'a gidecek misafirler önce bizim eve gelir, dinlenir, yemeklerini yedikten sonra trene binecekleri istasyona giderlerdi. Kapımızdan çıkmalarıyla ne onların görevleri biterdi, ne de bizim evdekilerin. Bu sefer camın önüne oturur, trenin evin önünden akıp gitmesini beklerdik. Yolcu trenin camında nöbet tutardı, bizim salonun camında. Ne zamanki karşılıklı eller sallanırdı birbirine, yolculuk başlamış olurdu.

Monet'nin evine nasıl gidilir?

     Vernon'da trenden indikten sonra, hemen istasyonun az ilerisinde bekleyen otobüslere bindik. On dakikayı geçmeyen bir yolculuktan sonra Monet'nin evinin karşısındaki boş alanlarda otobüsten indik. Güneş hafiften yüzünü göstermişti göstermesine ama bu kadar güneşin baharı Monet'nin bahçesine yetiştirmesine imkan yoktu.



     Giverny, Monet'nin köyü olmuş artık. Her şey onun adıyla anılıyor. Otobüsten indikten sonra Monet'nin evine gitmeden önce, bahçenin bu tarafında bulunan Monet'nin büstünün yanına gittik. Kalabalık biraz dağılsın istiyordum. Monet'nin birçok kez tablosunun yaptığı yere gidip, onun gözlerini dikip baktığı yere baktık; onun gördüğü gözle etrafı görmek ne mümkün.


     Alt geçitten geçip yolun karşı tarafına geçtiğimizde eve gitmek için parke sokakta bir müddet yürüdük. Üstünü yapraklar sardığı bir duvarda sokağın adı yazıyordu: Rue Claude Monet.


     İrili ufaklı sanat atölyeleri vardı köyün sokaklarında. Hayatları boyunca Monet olma şansı olmayan sanat galerileri sahipleriydi belki de bu atölyelerin sahipleri. 


     Monet'nin ince, uzun bir ev. Somona dönük bir pembeye boyalı evin, tüm odalarının pencereleri bahçeye açılıyor. Her pencerenin üstünde yeşil tahta panjurlar var. Öyle silik bir yeşilden bahsetmiyorum, cesur bir yeşil bu. Varlığından son derece memnun ve korkusuz. 
Eve girerken içeride fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylüyor görevli. ''Benim bir görevim var, bu fotoğrafları bloga yükleyeceğim.'' diyemiyorum. İçeride cep telefonlarıyla çok sayıda kaçak fotoğraf çeken olsa da, ben bunu yapabilecek kadar cesur bir insan değilim. O hep kurallara uyan öğrenciler gibiyim, hatta fotoğraf çekenleri öğretmene şikayet etmek istiyorum! Madem ben çekemiyorum, kimse çekmesin istiyorum. Allah'tan yanımda sağduyulu bir insan var da, beni çamur bir insana dönüşmekten kurtarıyor. 
Koca kişisi daha sağduyulu bir insan gibi yaklaşıyor duruma ve şöyle diyor bana: Sen de çek tatlım. Yakalarlarsa salak gibi davranırsın! 

     Monet'nin evi, ev gibi arkadaşlar. Bugün elimde bir bavulla gitsem, hemen yaşamaya başlayabilirim. Bir tek tuvalet kısmına tanıklık edemedim, onun dışında ev bizim ev 3-5 katı... Yanlış bir saptama yapmadıysam evin yönü Kuzey'e dönük, tıpkı benim evim gibi. (Burada benimle Monet arasındaki benzerlikler saptanıyor, resim yeteneği kesinlikle bu benzerliklerden biri değil!) 


    Alt katta, hepimizin hayranlık duyacağı bir çalışma, dinlenme odası. Odanın her duvarı Monet'nin tablolarıyla bezeli. Küçük bir çalışma masası, dinlenmek için ayaklı, uzun bir koltuk... Yerler ahşap ama üstü halı kaplı.


     Yukarı katta Monet'nin yatak odası. Mobilyaların hepsi beyaz lake. Yatağın üstüne beyaz örtüler serilmiş, pencerelerden giren ışık odanın her tarafını aydınlatıyor. Bahçe, evin neresinde olursanız olun, gözlerinizin önünde.
İyisi mi biraz fotoğraflar koyayım gözlerinizin önüne.
İsterdim ki bahçenin tümüyle renklere büründüğü bir zamanı fotoğraflayabileyim, olmadı ne yazık ki. Ne nilüferler suların üstünde yüzüyordu, ne de evin her tarafını çiçekler bürümüştü.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Trenler hayatımın orta yeri: Monet'ye yolculuk!


St. Lazare Garı'ndan kalkacak tren için bir gün önceden biletimizi alıyoruz. Gelmeden internet üzerinden almayı denesem de, başarılı olamıyorum. Paris'te şehrin bana sunacaklarını kaderin ellerine teslim ediyorum. St. Lazare istasyonundan kalkıp, Vernon'a gideceğiz, oradan da kısa sürecek bir yolculuk için yolcularını bekleyecek olan otobüse binerek, Giverny'ye...

Giverny, Monet'nin köyü... Monet'nin kırk üç yılını geçirdiği, meşhur nilüferler serisini yaptığı, güneşin hayata sunduğu her oyunu takip etmekten bıkmadığı ev bu köyde!

Birkaç yıl önce de gitmek istemiş, şimdi olduğundan daha soğuk bir havaya denk gelince, başka bahara kaldı bu hayalim demiştim. Yine kadere teslim etmiştim kendimi!

Hava serin, güneş gitmeden bir gün önceki günümde biraz kıyak yapmaya çalışıyor bana. Bir günlük baharın, tablolarda gördüğüm Monet'nin bahçesini hesapsızca bana sunmasını beklemek hayal gibi geliyor. Sonu ne kadar beklentilerimin dışında çıksa da, trenle gidilen her yol kabulüm benim...

Yola koyulmanın en güzel yanı, yine kendimi bir trenin içinde bulacak olmam. Garın içinde bulunan ekrandan trenin hangi platformdan kalkacağına bakıyoruz. Şimdilik daha belli değil. Marketten çikolata ve kurabiye alışverişi. İki muz...
Daha yola nereden çıkacağı belli olmayan bir treni kaçırma korkusu içimde geziniyor. Tren garlarının kalabalığının ruhuma eklediği telaştan kaynaklanıyor bu duygu.
Kahve kokuları etrafa yayılırken, ben beni baştan çıkaran kahvemi almadan koltuğuma oturuyorum.

Trenin gidiş yönüyle aynı istikamette gidiyor olmalıyım. Olmadığı durumlarda yaşadığım sıkıntıları bir ben bilirim.
Karşımızda orta yaşı çoktan devirmiş Fransız bir çift. Kadınlar daha mı iyi dayanıyor hayatın karmaşasına acaba? Yoksa yüzümüze buladığımız maskeler mi bizi yaşımızdan öncelerde yaşatan? Yaşamı sevmenin, kadınların içinde yanan ateşin meyvesi bence insanın gözlerini ışıl ışıl baktıran...
Adam karısının elini tutuyor zaman zaman, karısının elini ellerinin arasına alıp seviyor. Konuşmadan...
''Eller her yaşta sarmalanmalı!'' diye düşünüyorum.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Koca gözlü bir şarap bardağının ardından aklıma düşenler...


Picasso Müzesi'nin karşısında bir duvarda bekleyen küçük oğlan!

Yazma zamanım gelmiş demek; birkaç gündür bekliyordum yaz zilinin gelip kulağımın dibinde çalmasına. Geldiğimden beri bedenimle ruhum ayrı yerlerde geziniyor. Her yurt dışı dönüşümde kafamın çokça boşalmasından olsa gerek, İstanbul'a dönünce keyifle yapacağım şeyleri listelerdim. 
Mesela sporu genel olarak düzenli yapmama rağmen, parklarda koşan insanları görüp, ben de artık her gün uzun yürüyüşlere çıkacağım diye, sadece kafamda olan bir listeye eklemeler yapardım. Pek tabii o listeye tik atması İstanbul dönüşüme kalır, çoğu zaman beni bekleyen hengamenin içinde başka bir şehirdeyken düşündüklerim aklıma gelirdi. 

Gelirdi de ne olurdu?
Kendimi yapmayı düşünüp de yapamadıklarımdan dolayı hiç hırpalamazdım valla! Başka bir şehirde günlük sıkıntılardan uzakta olup, hayal kurmanın bünyeme iyi geldiği bilirdim; gel gör ki hayatın gerçekleri insanın yarattığı sanal listeler gibi olmuyor işte. 

Yazmak da bu listenin bir köşesini tutan olmazsa olmazlardan biri işte! 
Hem de baş sırada yer alanlardan.
Her gün bloga bir şeyler yazmak! 
Tek şart, her yazının içten gelerek yazılması ve sunulmaya uygun değerde olması!

Makaronlar: Paris'in renkli tatları
Ev sessiz bu akşam. Koca kişisi ve oğlan tarafından terk edildim. Kuzey, amcasıyla Beşiktaş maçı izlemek üzere stadyumun yolunu tuttu. Babası maç bitiminde amcasından oğlunu teslim almak için bekliyor. Beklerken o da arkadaşlarıyla keyif yapıyor. 
Ben yalnızken yapmayı düşlediklerimin telaşından ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Zaman benim karar verme sürecimde hızla akıp gidiyor. 
Yolda eve gelirken bugün kendime üniversiteli muamelesi yapacağım dedim. Kocaman demli bir çayın yanında tost. Eve geldim. Beni hazır bekleyen bir salata buldum. Eh, şeytan da dürttü. Bir şarap açtım. Kırmızı renklisinden!

Yazmamı bekleyen bir yazım vardı. Sonunda şarabında sayesinde su gibi aktı. Okumadım tabii daha, yarın okuyacağım. Belki de hiç okumadan olduğu gibi götüreceğim onu bekleyenlere. 

Paris gerilerde kaldı; benimse onunla ilgili anlatacak çok hikâyem var. 

14 Nisan 2013 Pazar

Angelina ve Paris'in en güzel sıcak çikolatası!


Aslında çoğu zaman alışık olduğum kitapçıların raflarının arasında gezinirim. Bu durumun birçok iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var. Rutin gezinmeler sırasında ayaklarınız sizi bilmediğiniz rafların önüne taşımaz mesela. Ayaklar, ait olduğu bedenin bildik rotasını izlerler. Mesela ben önce yeni çıkanlar, çok satanlar önünde dolaşır, sonra yavaş yavaş Paul Auster kitaplarının yanına geçer, Can Yayınları'nın tanıdık beyazının önünde dolanır, son zamanlarda sıkça bakmayı alışkanlık haline Kırmızı Kedi Yayınlarının logosunun basılmış olduğu kitaplara özel bir ilgi gösteririm.

Geçenlerde Nokta'da gezinirken farklı bir durum oldu. Tanıdık olmadığım kitap raflarının arasında dolaşırken, yine ilk defa karşılaştığım bir yayınevinin bir kitabına denk geldim.
On8 Kitap Yayınevi ve ''Mavi Kirazlar'' adı verilmiş bir dörtleme.
Kitabın ilgimi çeken kısmı, kitabın bölümlerinin dört ayrı yazar tarafından kaleme alınmış olması ve Paris'te geçiyor olmasıydı. Sevinçle kitabı alırken kaçırdığım tek nokta, kitabın yayınevinden de anlaşılacağı üzere daha genç bir yaşa hitaben yayınlanmış olmasıydı. Ne gam! Bayıldım ben kitaplara. Lise yıllarıma dönmüş ve o zamanki günlerimi tekrar yaşıyormuş gibi oldum. O kadar erken bir yaşa dönmek istemeyenler aradıklarını bulamayacaklardır, haberiniz olsun. Hikâyenin ardında kocaman harflerle kendine yer bulan Paris silüeti benim kitabı sevmemdeki en önemli etkenlerden biri tabii ki:)






Paris'in en güzel sıcak çikolatasının nerede içilebileceğini öğrendim bu sayede...
Angelina!
Rue de Rivoli'de hakkında yapılan tüm övgüleri hak eden bir kafe- restoran burası...
Havalı mı havalı, şık mı şık...


Kitapta kahramanların anlattığı gibi pek pahalı da gelmedi bana. Pek tabii, kitap kahramanları gibi ailelerinden aldıkları harçlıklarla geçinmeyen lise öğrencisi olmamam da böyle düşünmemi tetiklemiş olabilir.

11 Nisan 2013 Perşembe

Yapamadıklarım, yapacaklarımın garantisidir!

Şöyle sesleniyorum kendime yattığım yerden: Hadi tembellik yapma, at kendini yataktan artık!
Arkadaş, şu yataktan her sabah fişek gibi fırlayan bir insan olamadım ben yahu!

Paris'ten dönerken çok soğuk bir havayı ardımızda bıraktık, şimdi evimin huzur veren sessizliği içinde pencereden sızan güneşe bakıyorum. Daha tam istediğim kıvama gelmedi hava ama gelecek biliyorum. Belki beni de bu güzel havalar, denize karşı içilen çaylar, sevgiyle şekillenen gülümsemeler mahvedecek! Olsun, ben razıyım!

Bu sefer ki Paris seferimde yaptıklarımdan çok, yapamadıklarım hayatıma damga vurdu. Üzüldüğümden değil bu söylediklerim, yeniden gitmek için bir sebep bulmaktan. Sanki kendimi kandıracak sebeplere ihtiyacım varmış gibi...

İnsan nasıl da bir şehri, bir sokağı, bir yaşamı, bir arkadaşı sevdiğinde kusurlarını görmüyorsa, ben de bu şehrin kusurlarını görmüyorum. Nasıl gülerek bakıyor bu şehir bir bilseniz!

  • Bir sonraki yazıda fotoğraflarını paylaşacağım nefis bir sıcak çikolata ve bu muhteşem lezzetin sahibi Angelina ile tanışıyorum bu sefer.
  • Rue de Rivoli'de Louvre Müzesi'nin cephesi boyunca uzun bir yürüyüş yapıyorum. İçeride bulunan sayısız eser ile Louvre Müzesi'ne gereken saygısı gösterip, değerini eline teslim etsem de, son kararımı veriyorum: Benim ait olduğum ve kendimi bulduğum yer Orsay Müzesi.
  • L'Entrecote'da bir akşam yemeği yiyoruz, yıllar yıllar sonra. Bu sefer önümüzde uzanan sırayı beklemeye karar veriyoruz. Yemeğimizi yedikten sonra şunu düşünüyoruz. Yan masamızda oturan Arizona'lı çiftle güzel bir sohbet ettik, güzel bir şarabı yudumladık; lakin bifteğimiz ve üzerindeki sos iyi olmasına rağmen, yaygın bir dedikodu da bahsedildiği gibi on milyon dolar etmez. Bir seferlik bir deneme için iyi bir seçimdi, ikinci bir kez kuyrukta bekleyip, acele bir yemeğin eşiğinde dolaşmaya değmez!
  • Kafeler ve içilen kahveler bahane, sohbet şahaneydi.
  • Leon de Bruxelle ve midye keyfi benim için biftekten daha güzeldi.
  • Carnavalet Müzesi'nde Fransız tarihine tekrar konuk olduk.
  • Gustave Courbet'in evinde ve atölyesinde gezindik.
  • Bu sefer ki gezimizi en anlamlı kılan yolculuğumuz yine bir tren yolculuğu ile Giverny'ye gidip, Monet'in evinde gezinmemiz oldu.

Yaptıklarımdan sonra yapamadıklarım aklıma geliyor. Uğrayamadan döndüklerim, hiç tadına bakamadıklarım var hâlâ! Mesela:
  • Petit Palace'a gidecektim, önünden kaç kez geçmeme rağmen gidemedim. 
  • La Durée' de çayın yanında makaron keyfi yapacaktım, olmadı. 
  • Musee Rodin'in bahçesi uğranacak yerlerin arasındaydı, ne mümkün?
  • Balzac'ın Evi başka bir seyahatin yapılacaklar listesi içinde yer almayı başardı.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Paris'e beraber gitsek?


Bundan yaklaşık bir ay önce çok sevdiğim bir arkadaşım Paris'e gitti. Bu şehre ilk ayak basışı değildi ama yaklaşık bir senedir haftada bir kez etrafını sardığımız bir masada benden bu şehirle ilgili masallar dinliyordu. Ben sevdiğim bu şehri ona anlatmaktan hiç bıkmıyordum. Gerçeği söylemek gerekirse, o da iyi bir dinleyiciydi. Her zaman dudaklarımdan dökülen kelimelerin peşinden koşar, gittiği yere kadar takip ederdi söylediklerimi. 

Oysa hiç sevmiyordu benim sevdasından öldüğüm bu şehri. Her gidişinde başka bir hayal kırıklığıyla geri dönüyordu. Şehrin üstüne yüklenen anlamlar ona ne tanıdık geliyordu, ne de yakınlık gösteriyordu. 

Anlattıklarımla arkadaşımın kafasını karıştırmıştım. Kitaplardan hoşlanırdı. Eline bir kalem alır ve üzerine bin bir güzel tümcenin yazılı olduğu hikayeler, bir de kendi romanını yazardı bu arkadaşım. Hâlâ da yazıyor zaten.

Ona şehrin kitapçılarını anlattım bir bir! Önce Shakespeare and Company'den bahsettim, sonra St. Severin Kilisesi'nin hemen arkadaşına saklanmış olan Abbey Kitabevi'nden. Kitapların o büyülü kokusunun onun burnuna geldiğinden çok eminim. Gözleri ışıldamıştı ben yazdıklarımı ona okurken. Sonra kitapların arasından, kapının her açılışında minik bir zil sesi ile kendini duyuran rüzgârın kapı zilinden dışarı çıkarmıştım onu. Bildik bir Paris kafesinin içine götürdüm. Garsona kendime bir kahve, ona da kendini hep bir parçası gibi hissettiği çayından söyledim.

Hem bir yazardı arkadaşım, hem de beş kızdan oluşan bir ailenin küçük kızı. Çoktan büyümüş, okumuş, evlenmiş, anne olmuştu. Biraz bencil olsa, tam mesai ile çalışan bir yazar olur, sizlerde onun kitaplarını severek okurdunuz. Biliyorum! 

Demli çayları severdi benim arkadaşım. Kısıtlı zamanlarda yazı yazmaya, kendini ara ara bulduğu dar zamanlarda anlatmaya alışmıştı. Bir poşetin ucunda sallanan bir çayın müptelası olmasa da, benim Paris'imde geziniyordu. Demini tam almamış çaya itiraz etmedi. Poşet çayını, benim kahvemin tüm keyfine ortak etti.



Ben onu benim şehrime gözlerim ışıl ışıl uğurlamıştım. Seveceği tüm hikâyeler kulağında tıpkı bir küpe gibi asılıydı. 
Çok soğuk bir Paris havası karşıladı onu. Üstelik sevmek için gittiği bu şehirde ağırlaması gereken bir yoldaşı vardı. 
Eyfel'e çıktı soğuk bir kış gününde. Şehre ilk gelenlerin uzun kuyruklar oluşturduğu sırada saatlerce bekledi. Yukarı çıktığında gözlerinin önünde sevmenin mümkün olmadığı gri bir Paris uzanıyordu.

Dönerken bir kağıda şöyle yazmıştı: Özlem'in Paris'ini aradım bu şehirde, bulamadım. Başka birinin Paris'ini aramakla ne büyük hata yaptım. Yine şehir açmadı bana kendini, yine sarmadı, sarmalamadı beni. Ellerim boş, İstanbul'a geri dönüyorum şimdi.