31 Temmuz 2013 Çarşamba

Cebimdeki Yolculuk: Marsilya 1

   Marsilya'ya gideceğiz diye çıktık yola. Tabii artık çok geziyoruz ya, yolculuklara çıkarken daha rahatız. Nerde o bilmediği bir yere gitmeden önce ıncık cıncık şehrin her şeyini internetten, kitaplardan araştıran, okuyan, öğrenen Özlem? 

   Elbette yine araştırıyorum internetten! Daha çok mutlaka görülmesi gereken yerler, yenmeden dönülmemesi gereken yemekler, ardında iz bırakmış yazar ya da sanatçılar araştırma alanımın içinde yer alıyor. Diğer yanda bekleyen havaalanından nasıl şehre giderim, otobüs mü tren mi gibi basit sorunları ruhumun meyline teslim ediyorum. Ruhumun meyil eden tarafı ise her zaman trenden yana oluyor.

     Böyle oluyor da ne oluyor peki? Papaz her zaman aynı pilavı yemiyor. İşte Marsilya'da da başıma gelenlerin hepsi, bu bulamadığım papazın yüzünden geliyor.

    Marsilya Havaalanına indiğimizde de terslikler öne bavulların gecikmesiyle başlıyor. Şükür ki, şimdiye kadar hiç valiz kaybı yaşamadık ama bavul beklerken havaalanında helalinden bir saat kaybediyoruz. Daha havaalanından ayrılmadan acıkan Kuzey'i doyurmak için çıkışta Burger King'de atıştırıyoruz. (Utançla itiraf ediyorum!)

    Çıkışta şehre gitmek için otobüs bileti alan ahaliyi takip etmeyip, her zamanki gibi trene yöneliyorum ve biletlerimizi alıyorum. Tren bileti otobüsten daha ucuz! Bilmediğim tek ayrıntı trene binebilmek için, tren istasyonu ile havaalanı arasında ring seferi yapan otobüsü yakalamak!
   Lanet otobüsü bir saat bekliyoruz ve yanlışlıkla başka otobüse biniyoruz. Bindiğimiz yanlış otobüsün içinde, burnumun dibine kadar tıka basa bavullarla beraber gide gide havaalanının otoparkına gidince gülme krizine tutuluyorum. Kendimi öldürmek istemem biz havaalanı otoparkına doğru yolculuk yaparken, asıl otobüsü kaçırmış olmamızı anladığım dakikalara denk geliyor. Bu hissin aniden gelip yerleşmesini, etrafımda geçen karga ve kılavuz muhabbetleri de tetiklemiş olabilir. Bir saatlik fazladan bir zaman kaybının ardından tren istasyonuna gittiğimizde, tren istasyonunun terkedilmiş olduğunu görüyoruz.

Şimdi Marsilya'ya gidecek olan arkadaşlarıma altın değerinde tavsiye: Trene binmeyin arkadaşlar! Trenle olan sevdanızı uzun, güzel yollara saklayın. Havaalanından çıktıktan sonra uzun kuyruğun arkasına takılıp, biletinizi alın ve sizi Marsilya'ya götürecek otobüse atın kendinizi!!!

Trene binmek tek koşul altında anlamlı: Havaalanından Aix en Provence tarafına gidecekseniz.

    Tatil ruhu güzel. İnsanı hep sakin kılıyor. Bizim ailemizde böyle küçük aksiliklere sinirlenecek tek kişi benim ama başımıza gelen durumdan ben sorumlu olduğum için sesimi çıkartmıyorum. 
    Marsilya'da tren istasyonunda trenden indiğimizde artık mutluyum. Üç kişilik ailemizin kıyafetlerini de tek bavula sığdırdığımız için, Kuzey'le ben elimizi kolumuzu sallayarak yürürken bavulu çekme görevini Selçuk'a bırakıyorum. Canım isterse oğlana bile bırakırım, kızdırmasın beni. 

Herhalde bavulu da ben taşımayacağım, zaten tüm tatil planını yapıyorum!
Limanın önü... Sokak çalgıcılarını Avrupa'nın her yerinde görmek mümkün.

Hemen yan tarafta İf Şatosu'na giden tekneler kalkıyor.


Şehrin her bir meydanında Dali'ye selam yollayan heykeller var.
    İstasyondan denize doğru  bir yol tutturuyoruz. Otelimiz aşağıda. Ara sokaklardan ilerlerken kendimi daha önceden tanıdığımı düşündüğüm sokak aralarında buluyorum. Bildik küçük kahvehaneler ve masalarda miskin miskin oturan erkek yoğunluklu bir nüfus. Cezayir ya da Fas'a gitsem bundan farklı bir şeyle karşılaşmazdım diye düşünüyorum. 
...ama şehre daha yeni geldik, hemen bir hükümde bulunmamak gerek.

    Yıllar önce eşiyle beraber gezmeyi çok seven bir abimizin Marsilya'ya gelip, aynı günün akşamında bulduğu ilk uçakla Paris'e dönüşü geliyor aklıma. Geldiği gibi hemen kafamdan kovalıyorum bu düşünceyi. Yok artık, haklı falan olamaz!

     Marsilya ile ilgili ilk izlenimin bu düşüncelerden ibaret. Ne yazık ki kaldığımız iki günün sonunda da şehirle ilgili düşüncelerim değişmiyor.

    Marsilya hem Paris'ten sonra gelen en büyük şehir, hem de Akdeniz'e kıyısı olan en  büyük şehir. Yine de benim gönlümde hiç güzel izler bırakmıyor. Geniş bulvarlar üstüne, Paris'ten tanıdık olduğum Hausmann tarzı binalar döşenmiş olmasına rağmen, ana cadde üzerindeki binalar bakımsız, pencereleri kirden, isten ve terkedilmiş olmaktan hüzünlü... Heybetli çınar ağaçlarının altında göçmen halkın açtığı tezgahlar var. Yerlere açılmış naylon tezgahların üstünde çeşit çeşit takılar, sahtenin acıklı duruşunu üstlerinde taşıyan ünlü markalı çantalar, hasırdan şapkalar...

    Tezgahlardaki kadınlar daha çok Afrika ülkelerinden göç etmişler, başlarında  hafifçe doladıkları renkli örtüler, üstlerinde etnik desenlerle cıvıl cıvıl elbiseler ve ayaklarında sandaletler var. Bir de çoktan kaybettikleri umudun derin çizgileri.

    Temmuz'un başları ve hava çok sıcak. Muhtemelen biz buradan ayrıldıktan sonra şehri daha da sıcak günler etkisi altına alacak. Sıcağın verdiği yorgunluk sokakta gördüğüm herkesin yüzüne yansımış. Tam yazlık havasında bir şehir Marsilya: Bir kot, bir atlet, bir de parmak arası terlikler.
    Rastgele girdiğimiz bir sokak arasında duvarlardaki yön gösteren resimlere bayılıyoruz.








    Liman çok canlı. Sayısını tahmin edemediğim binlerce tekne yan yana dizilmişler. Alabildiğince uzanan sahil boyunca restoranlar, bistrolar... Beni sık aralıklarla Paris yollarına düşüren bohem kafelerden hiçbirini bulamıyorum bu şehirde.

Nerede benim kafelerim? Fransa'nın en büyük 2. şehrinde aradığım Fransız ruhunu bulamıyorum.

Marsilya benim için kocaman puntolarla yazılmış bir ''göçmen kenti'' kimliği kazanıyor. Belki de bundan olsa gerek şehir bana denizine, tuzuna ve güneşine rağmen umudunu kaybetmiş gibi geliyor. Kahve keyfini unutan bir şehirden tüm beklentilerimi kaybediyorum birden...

30 Temmuz 2013 Salı

Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim.

Şöyle diyorum kendime: ''Kışın soğuğunda kendine verdiğin sözleri unutma! Yazı özlemle beklemiştin. Şimdi baharın yorgunluğu, yazın sıcağı derken sızlanmaya başladın yine!''

Özlediğim bahar çoktan geldi geçti, yazı yaşıyoruz. Kızgınlığım özlenen günleri beklerken zamanın bu kadar ağır ilerleyip, tatil denen o tadından yenilmez meredin hemen maziye karışmasından!

Tatil çoktan bitti. Üstümde hâlâ yorgun bir tembellik! Tembellik yorgun mu olur demeyin, vallahi olur! Çalışmaya tembel olduğun günlerdir benim lügatımda öyle günler; o günlerde kitap okursun, müzik dinlersin, gölgesinde tembellik yapabileceğin bir ağacın altında küçük yudumlarla çay içersin. Hayat böyle tembelliklerle doluysa, şahanedir, şahane!

Benim durumumsa şudur: işe gitmesem, uyusam, hava da çok mu sıcak sanki, off ya çok sıkıldım...

Tatil dönüşü sendromundayım uzun lafın kısası!



Bu sene Temmuz başlarında Marsilya'dan başlayacak bir yolculuk yapmaya karar vermiştik. Niyetimiz bir araba kiralamak ve ailece arabaya doluşup yollara düşmekti.
Marsilya'ya gidip, yine Marsilya'dan dönseydik güzergahımız biraz daha değişik olacaktı ama THY'nin gidiş- dönüşlük promosyon biletlerini vaktinde karar veremediğimiz için kaçırdık gitti.

Biraz ahlayıp uflasam da biz de rotamızı değiştirdik.
Marsilya'ya gidecek, orada üç gece kalacaktık. Son geceki konaklamamız esnasında da Aix en Provence'a günü birlik bir yolculuk yapacaktık.

Aix en Provence'da hiç kalmadık ama şehrin kendisine hayran kaldık bilesiniz. 
Şimdiye kadar yazdıklarımı okuyup, benim tatil anlayışımı kendi tatillerine yakın bulan arkadaşlarım varsa, burada kesinlikle bir gecenizi geçirin derim. 

Marsilya'dan çıktıktan sonra ise arabamızı Avignon'a sürdük. İki gecemizi de burada geçirecektik.
Masal gibiydi Provence denen bölge kasabalarında gezmek. Avignon'da konakladığımız süre boyunca Luberon Bölgesi diye adlandırılan bölgedeki kasabaları gezdik. Civarda bulunan bir dolu kasaba arasında seçimler yaparken Russell Crowe ile Marion Cotillard'ın başrollerini oynadığı, Ridley Scott'un yönetmenliğini yaptığı ''İyi Bir Yıl'' filminin geçtiği yerlerde dolaştık durdu.

Lavanta tarlaları bu yollarda araba sürerken yol arkadaşımdı. Temmuz'un başında yola düşmemizin asıl sebebi de buydu zaten: Lavanta tarlalarını görmek istiyorsak Haziran sonu, Temmuz başında Provence'da olmamız gerekiyordu. Bu tarihler aynı zamanda Avignon'da her sene gerçekleşen festivalin tarihiyle de aynı! Şehri kalabalık görmenin dışında, Avignon gece gündüz şarkılar söylüyordu tüm konuklarına...

Köyleri, kasabaları, Van Gogh'un adımlarını miras bıraktığı yerleri, Cezanne'ın evini, atölyesini görmenin peşinde dolaştık durduk. Hayal ettiklerimizi ve planladıklarımızı tam anlamıyla gerçekleştiremedik. Sahip olduğumuz zaman öyle hızlı ilerliyordu ki, yaptıklarımız-gördüklerimiz yanımıza kâr kaldı ama yüreğimizde bir dolu hayalle geri döndük.

Peşi sıra birbirine eklediğimiz hayallerimiz biraz fazla geldi; vakit uçtu gitti.

İki gecemizi Avignon'da geçirdikten sonra yine bize yol göründü. Bu sefer Fransızların şu dillere destan Riviera'sı için yollara düştük. Nice ayrılan süre ise sadece iki gündü.
Bakalım bu tatilde biz ne yaptık?

25 Temmuz 2013 Perşembe

Ben ne zaman bu dünyaya geri döneceğim?

Sanırım her yeni günle beraber başka şeylere öfkelenmemden böyle içime kapanmam...
Artık öfkeyi de bir kenara bıraktım ya; o da başka bir konu...
Ne yazmaya değer, ne de anlatmaya...

Artık umudumu kestim yaşadığım memleketin gidişinden, her gün birbirinin ardından yumurtlanan cümlelerden.

Kadın denilen adem evladından sebeple konuşulacak ne kadar çok mevzu varmış meğerse; konuşulanların hepsini toplasan mantığa uygun tek bir cümle kuramazsın ya, neyse!!!

Eh, gördüğünüz gibi araya boşluklar verdiğim üstteki küçük paragrafımda bir sürü ''üç noktalar'' ve ''ünlemler var.
Uzun lafın kısası, bilesiniz: ''Umudumu kaybettim, hükümsüzdür.''


Herkese merhaba,
Bir müddet facebook ahalisinden de, blog aleminden de uzaktım. Hiç yazasım yoktu. Ne buraya, ne de huzuru bulduğum, güya deftere sıkıştırdığımı zannettiğim kendi küçük dünyama...

Gezmek ruhumun tek ilacı; gezdim o yüzden elimden geldiğinde. İşyeri olarak hep birlikte iki haftalık bir tatile çıktık. Tatil denilen şey, ne güzel şey! Sırf insanın içine yerleşen sevinç yeter. Üstüne bir de üste geçirilen kısa bir şort, atlet, ayaklara yerleşen parmak arası terlikler, kafaya oturan hasır bir şapka... Bir de içi buzla doldurulmuş limonata varsa, yaz başlamış demektir.

Şimdi yazarken anlıyorum ki, anlatacak ne çok şeyim var aslında.
Kraliçe'nin doğumgünü niyetine gittiğim soğuk, çılgın ve samimi Amsterdam,
Milano'nun kıyısına saklanıp, yönünü kendisine çevirecekleri kucaklamaya hazır Bergamo,
İlk defa ayak basıp, çok beğendiğim Provence,
Cezanne'ın izini bıraktığı o güzel şehir,
Thassos'un sığ kıyıları....


Bakalım dilim ne zaman çözülecek?