13 Ağustos 2013 Salı

Cebimdeki Yolculuk: Marsilya 3

Nerde kalmıştık?
Hımm, sevdiklerimiz ve sevmediklerimizle Marsilya, değil mi?

Yol ve yolculuk bambaşka bir olgudur, bunu hepimiz biliyoruz zaten!
...ve en önemlisi kendi yol tecrübelerimizi kendimizin yaratmasıdır.
Yolculuğu farklı kılan ne çok şey vardır: Sevdiklerinle yolda olmak en güzelidir, dilediğin yerde dilediğin kadar kalmak ve yol halini aceleye getirmemek.

Yol halini aceleye getirmemek! Sırf bu sebepten başkalarıyla yolculuk etmeyi sevmiyorum ben. Tecrübelerimle sabitledim ki, kalabalıkların içinde bunalıyorum ben. Bir şehri ilk kez tanımanın heyecanının yanında, kimi şehirlerin sık sık uğranan tanıdık rahatlığı benim ruhuma iyi geliyor. Kendimi evimde hissetmekten çok, böyle şehirlerde (Sizler için tahmin etmesi zor olmayacaktır herhalde bu şehrin neresi olduğu!) şehrin sakini gibi hissetmek derdime derman oluyor. Ne dertmiş ama değil mi, beni bu kadar gezme sevdalısı yapan?

Geri dönüp soyuma sopuma dikkatlice bakacağım bir ara... Evinden çıkmayı hiç sevmeyen bir ananın böyle gezme tozma sevdalısı bir kızı olsun, şaşılacak şey!

Yine bir dolu lakırtı ettim kendimi tutamayarak.

Marsilya'yı kendime çok yakın bulmadım nihayetinde. Bundan sonra bu şehir benim için Aix en Provence'a giden bir durak olabilir ancak.

Marsilya'dan geriye akılmda ne kalacak şimdiden biliyorum.
-Hakkını yemeyi kesinlikle hak etmeyen devasa limanı ve tekneleri




Mavi denizi ve içinde bir roman kahramanının hapsedildiği hapishanesiyle If Şatosu

-Marsilya'yı Monte Cristo Kontu ile romanının baş köşesine oturtan Alexandre Dumas
-Nefis yemekleri ile Au Vieux Clocher
-Tepesinde kocaman bir varak Meryem Ana heykeli taşıyan, denizcilerin koruyucu kilisesi Notre-Dame de la Garde



Daracık sokaklarda kıvrılarak ilerleyen küçük gezi treni

-hiç sevmediğim ve denizden babam çıksa yerim diyen benim için bile işkenceye dönüşen meşhur balık çorbası bouillabaisse
-göçmen yalnızlığı taşıyan yüzler

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Aix en Provence, seni unutmam ne mümkün!


Akdeniz'in kıyısına eni konu yerleşmiş bir şehre belki de haksızlık ederek ayrılıyorum Marsilya'dan. Bana sunduğu birçok kıyağa rağmen hem de! Oturup düşündüğümde konakladığımız Mercure Oteli'nin bize sunduğu konforu es geçemeyeceğimi anlıyorum. Bir kere sonuna kadar kullanabildiğiniz ve her gün yeniden doldurulan minibar  üstüne kolayca çizgi çekilmeyecek kadar güzel bir hizmet. Bunun için beş kuruş para talep etmiyorlar sizden. Güneşin peşiniz sıra tepenizde dolandığı bir şehir için bulunmaz nimet: zira bizim oğlan ice-tea tüketimiyle bütçemizde kocaman delikler açıyor.
Avrupa'da içeceklerin bu kadar pahalı olması, insanı kesinlikle daha ucuz olan şaraba ve biraya yönlendiriyor bence. Zaten hiç sevmem yemeğime eşlik eden alın alı bir şarabı ya da öğlen yemeğinden önce tadına baktığım buz gibi bir birayı. Kuzey'in yaşı küçük; cebimizdeki deliğe rağmen ice-tea içmesini destekliyoruz.

Yolun başka bir dönemecindeyiz. Bir gece daha kalacağız Marsilya'da ama gün Cezanne'ın şehri Aix en Provence'a gitme vakti. Sanki beklediğim gün bugünmüş gibi hissediyorum. Yoldaki ayak izleri hep ilgimi çekmiştir, artık siz de biliyorsunuz bunu....

Fransa kırsalına yolculuk... Marsilya'dan 26 kilometre ötesine uzanıp, Cezanne'ın tüm hayatını geçirdiği bir şehre ulaşacağız. Nasıl da yakın, bir o kadar imkansız...
Ben doğmadan tam 136 yıl önce doğmuş bir yaşama sadece yirmi altı km ötede duruyor olmak mucize değil mi sizce de?

Buraya gelmeden önce bir kitap almıştım elime. Kitapçı raflarında erişememiştim kitaba da, Nadir Kitap yetişmişti imdadıma. Eski kitapların hepimizin uğradığı o devasa kitapçı raflarında olmaması ne yazık! Kendisi de Cezanne gibi bir ressam olan Emile Bernard, ''Cezanne Üzerine Anılar'' isimli kitabında Marsilya'dan Aix en Provence'a olan yolculuğunu anlatarak başlar yazdıklarına. Cezanne'ı bulmak için Aix en Provence'a ilk gidişinde uzun bir yolu katetmek zorunda kalmıştır, sonraki gidişini ise anlata anlata bitiremez. Artık Marsilya- Aix en Provence arasına elektrikli tren konulmuştur ve yol sadece iki saate inmiştir. 

Şimdi biz Marsilya Tren İstasyonu'ndan kiraladığımız bir arabanın içindeyiz. Kısa bir yolculuk yapacağız. Emile Bernard'ın içinde taşıdığı kadar büyük bir heyecanı taşımıyoruz içimizde... Bizimki 21. yüzyılın gel geç heveslerinden biri. Her şeyi hemen tüketmeye hazır bir zamanın çocuklarıyız ne yazık ki. Kuzey'i başka bir hayatın içine sokabilmek için, önündeki yola onun görebileceği küçük şekerlemeler bırakıyorum. 

Önceden hazırlayıp, üstüne bilmeceler yerleştirdiğim bir haritayı eline tutuşturuyorum. Aix en Provence'da izini sürmesi gereken evler, okullar, kiliseler ve kafeler var. 

Emile Bernard, 'Ustam' dediği Cezanne'ı bulmak için çıkmıştı yola. Marsilya şimdiki kadar kalabalık değildi o zamanlar. Yolda karşısına çıkanları yolundan çeviriyor, bu şehirden az ötede başka bir şehirde yaşayan büyük ressamı soruyordu. Cezanne'ı kime sorarsa sorsun, aldığı cevap hep aynı oluyordu. Ya hayır diyordu karşısına çıkanlar, ya da olumsuz anlamda başlarını iki yana sallıyorlardı. 

Bernard, Aix en Provence'a vardığında da değişen pek bir şey olmadı. Cezanne' ı tanıyan kimse yoktu kendi yaşadığı şehirde. Birkaç denemeden sonra karamsarlığa kapıldı. Sonradan Pazar günleri Cezanne'la beraber birlikte gidecekleri kilisenin yanında gördüğü bir adam, Belediye kayıtlarına bakmasını akıl verdi de, Emile Bernard'ın aklı başına geldi. 

Cezanne'ın evinin adresi kayıtlarda yazılıydı. 

Bugün Cezanne'ı hepimiz tanıyoruz. Şimdi biz Paul Cezanne'ın peşinden Aix en Provence'a gidiyoruz. 

11 Ağustos 2013 Pazar

Cebimdeki Yolculuk: Marsilya 2

MARSİLYA'DA BİR KÖŞE BAŞI: Au Vieux Clocher


Kimi güzel anlar vardır; ister bir yere not edin, ister etmeyin siz yaşadığınız sürece var olmaya devam ederler. Marsilya'da aradığımı bulamasam da, gölgesi büyük bir ağacın hayali hiç çıkmıyor aklımdan.


Üstelik defterimin köşelerinden birine, gölgesi paylaştığım güne dair birkaç satır düşmüşüm: Yeryüzünün hangi köşesi olursa olsun, sevdiklerin yanındaysa mutluluğu hep yanında taşıyorsun demektir.

Marsilya şimdi benim aklımda kırmızı plastik sandalyelerin iki geniş binanın köşesini tuttuğu yerden ibaret! Tıklım tıklım bir köşe burası. İki sevimli bistro yan yana kurulmuşlar. Bir tanesi ağzımın suyunu daha fazla akıtıyor ya, herkesin istediği olsun diyorum. Ben ne olsa yerim zaten!


Kırmızı plastik sandalyeli bistro-kafe karışımı yere oturuyoruz.


Binalar o kadar eski ki, sinemaseverleri İtalya ya da Fransa'nın köylerine kadar götüren film karelerini hatırlatıyor bana. Yıllara meydan okuyan binanın ahşap kapısından içeri girip, bilmediğim hayatlara konuk olma hissi uyandırıyor. Öyle birden bire, hiç beklenmedik bir anda kapının tokmağını vurmak ve içeri buyur edilmeyi ummak... Böyle çok film izledim, çok kitap okuduğum ben.

Buralara da bir film, birkaç kitap, sayılarını unuttuğum onca hayal sürüklemedi mi beni?

Garson kızların hiçbiri İngilizce bilmiyor; gülümseyerek sipariş alıyorlar. Fransa sınırları için zor bir şey aslında gülümseyen garson bulmak... Belki de bize burayı sevdiren ağacın gölgesinden çok, yüzlere yerleşmiş gülümsemeler. Sonra yemeklerimiz geldiğinde Marsilya'da bulunabilecek en iyi pizzacıyı bulduğumuzu düşünüp, kendimizi kutluyoruz.






Onca yorgunluğun ve sıcağın üstüne, adamakıllı acıkmış olarak bu basit sandalyelere oturunca saatlerden yürüdüğümüzün farkına varıyoruz. Hava nasıl da sıcak!
Plastikten oldum olası haz etmem. Nerdeyse sırf bu sebepten bu keyifli mekanı ve kalbimde Marsilya ile ilgili yer etmiş en güzel anıyı kaçıracağımı farkediyorum.


Bence;
Marsilya'da muhteşem pizzalar ve salatalar yapan bu küçük restaurantı kesinlikle atlamamak lazım. 
Burası Marsilya'da mutlaka gidilmesi gereken restaurantlar içinden bence başı çekiyor! 

Adres: 12 places des augustines, 13002 Marseille, Fransa