25 Ekim 2013 Cuma

Dünyanın diğer ucu neresi ki?


Kuzey'in elinde en sevdiğim kitap! Çocuklukta sürdüğüm rotaların peşine şimdi onun takılıyor olması zaman zaman çocukluğuma taşıyor beni. En güzel yolculuklardan biri olsa gerek çocukluk! Bazen geriye dönüp hayal etmeye çalışıyorum; serin yazlar kaplıyor etrafımı. Anneannemin bahçeye cepheden bakan kocaman balkonu, balkonun içine arsızca uzanmaktan utanmayan erik ağacı, halıyla kaplı serin zemin...

Öğlen vakti olmuş, balkonun sokağı en güzel yerine kurulmuş masa çoktan yemeklerle donatılmış. Bizim masanın en sık ağırlanan konuğu taze fasulye, zeytinyağlı ve çalı olanından. Annemden daha güzel kimse zeytinyağlı fasulye yapamaz. Tencerenin içinde bile asker sırasıyla durur annemin fasulyeleri; zaten annemin süsü yoktur hiç. Belki çocukluğumun geçtiği yazlarda borcam olmamasından, belki de annemin miladına borcam doğmadığından annemin küçük tencerelerinde geliyor sofraya yemeğimiz.
Ohhhh nefis!
Salata da olmazsa olmaz. Tabak tabak yediğimi hatırlıyorum fasulyeden.

Üstüne üstlük şanslı bir çocuğum ben, öğle uykusuna yatırmayan bir annem var. Yemekten sonra yatağa hapsedilen çocuklar yerine, balkonun tenha bir köşesine çekiliyorum hemen. Yastıkların üstüne kuruluyorum, kitabımı elime alıyorum.

En çok Altın Kitaplar'ın ciltli kitaplarını seviyorum. Üzerinde kuşe kağıttan kapaklar var. O zamanlar da öyle düzenliyim ve kitaplarım öyle kıymetli ki, okumaya başlamadan önce uzun uzun kitabın kapağına bakıp, sonra salondaki beyaz konsolun çekmecelerinden birine koyuyorum kapağı. Yırtılmasın diye!

Altın Kitaplarda, Gülten Dayıoğlu kitapları favorim. ''Ölümsüz Ece''yi okurken nefesim kesiliyor. Üç bin yaşındaki Hitit Prensesi Ece'nin Anadolu topraklarında gezintisi, benim de hayali ilk yolculuklarıma denk geliyor. Büyünce anlıyorum Gülten Dayıoğlu'nu neden bu kadar çok sevdiğimi! Çocukluğun uzun yazlarında bile yazarla aramda nasıl bir köprü kurduğumu şimdi anlıyorum.

Bir de Serhat Yayınları var. Klasik çocuk edebiyatıyla sanırım bu yayınevinin yayımladıklarıyla buluşuyorum. Heidi, Polyanna, şimdi adını hatırlayamadığım çilli ikizlerin serüvenleri....

Çocukluk yazlarım geride kaldı şimdi! Evin karşısındaki Rıfat Abimin bakkalı çoktan kepenklerini indirdi. Rıfat Abimin gözlerimin önüne getirmeye çalıştığım imgesi, onunla ve İlker'le beraber gittiğimiz ilk Zülfü Livaneli konseri kadar sisler ardında. Taksim, o ilk hatırladığım Taksim'den başka anlamlar yüklenmiş üstüne... Ey Özgürlük, diye nasıl da çığlık çığlığa bağırıyordu onca kalabalık...
Kızını üniversite mezunu bakkal abisiyle Taksim'e Zülfü Livaneli konserine yollayan babam da yok artık. Yine Altın Kitaplar baskılı iki ciltlik Victor Hugo'nun Sefiller'ini eve getirdiği gün dün gibi aklımda.
''Fazla kalın değil mi bu kitaplar? '' diye gözlerinin içi gülümseyerek sormuştu.
Babam, anneannem, dedem olmadığı gibi, o geniş bahçeli ev de yok artık.
Yerine İstanbul gerçeği apartmanlar sıralandı teker teker...

Ah, nerelere geldim ben?
Yolculuk diyorum ya hani devamlı, bu yollara vurma telaşı beni içimde bir gün başka yerlere götürecek herhalde!

Kuzey diyordum, elimde en sevdiğim kitap: 80 Günde Devrialem.
'' Jules Verne, ne güzel yazmış!'' diyor.
Evet, diyorum.

10 Ekim 2013 Perşembe

Okumazsanız küserim: Romantik komedi kıvamında bir yazı bu!

BİR FİLM- BİR GEZİ

Şöyle yazmıştım gitmeden önce defterimin köşesine: ''Unutma, Salı günleri Gordes'da pazar kuruluyormuş. Tezgahlar, Franny'nin restoranının önünü ve küçük sevimli çeşmeyi kapattığından,  buraları kaçırabilirsin. Dikkat et ve unutma!'' 
Londra'da yatırım danışmanlığı yapan Max Skinner'a amcasından bir şarap bağı ve şato miras kalır. Üzüm bağlarının içindeki bu şato Luberon Bölgesi'ndedir. İşi parayla uğraşmak olan Max, tam bir Londralıdır. Hayatı çok çalışma, stres ve her erkeğin hayali her gün değişen kadınlardan ibarettir. Pek tabii, bu durumdan çok memnundur. 
Bu kadar hızlı bir yaşantının içinde şimdi bu ev işi de nereden çıkmıştır?

Ey sevgili okur, gönlünde çok gezme isteği barındıran ve Fransa aşığı olan bu blogun sahibi yıllardır böyle bir talih kuşunu beklemesine rağmen, bu kuş gelip onun başına konmaz da gider bu zengin İngiliz Max'ın başına konar. 

Bu durumda, Max Fransa'ya gidecek, evin ve üzüm bağlarının durumuna bakacak ve en kısa zamanda burayı satıp, parayı da cebine indirecektir. 
Filmin sonunu eminim hepiniz biliyorsunuzdur zaten! Bilmeyenler ve romantik komedilerden hoşlananlar bir zahmet izleyiversinler. 

Bana gelince... 
2006 yılı yapımı bu filmi izlediğimden beri, adı bile fısıltı gibi olan Provence'ı gezmeyi hayal ettim durdum. Zaten bir zamandır da gezdiğim yerleri adım adım yazıp, anlatıyorum sizlere. Bu şatoyla ve üzüm bağıyla ilgili anlatacak çok hikâyem yok sizlere. Toplasan geriye bir yol ve film hikâyesi kalır.
İçinde aşk, üzüm, şarap var.

Filmde geçen yerlerin başında şato ve bağ geliyor. Luberon Bölgesi'ndeki şato Gordes Kasabasına çok yakın. Yol üstünde küçük bir tabela üstünde Chateau Canorgue yazısını mutlaka görürsünüz. 
Ne yazık ki özel mülk olduğu için ve ev üzüm bağının sahibine ait olduğu için evin içini gezmeye izin yok. Kocaman bir demir kapının arkasında saklanan evi görebilmek için dışarıdan bakışlar fırlatmak gerekiyor.
Bir filmin bir köşesinden içeri girmeye benziyor bu duygu: bana bu kadarı bile yetti de arttı. 
Filmi seyredenler varsa, filmde Franny'nin çalıştığı restoranı, Max'ın elinde şarapla Franny'yi beklediği çeşmeyi hatırlayacaksınız mutlaka. Merak ediyorsanız Gordes'a yolunuz düşecek sizinde! 
Genel olarak tüm film ekibi de yine yakınlardaki Bonnieux kasabasında konaklamış.

Biz ailece çıktığımız bu yolculukta ( kocama zorla seyrettirdiğim romantik komedilerden sonra, dokuz yaşındaki oğlumu da bu yol hikâyelerinin içine zorla çekiyorum) şatoya gitmeden önce Gordes kasabasına uğradık.

Gordes'a varmamıza çok az kaldı. An itibariyle günün sürprizinden habersiziz.

İşte geldik. Şimdi arabayı bırakmak için bir park yeri lazım bize.

Her yer taştan örülmüş demiş miydim size?

   Hayatımda gördüğüm en sevimli kasabalardan biriydi. Her tarafı taşlarla örülü bir Ortaçağ Kasabası gibiydi. Tüm o taştan kalkanına rağmen, ben bu kasabanın kalbindeki yumuşaklığı hissedebildim. Çünkü bana, eşime ve oğluma çok güzel bir hediye sundu. 
Şöyle yazmıştım gitmeden önce defterimin köşesine: ''Unutma, Salı günleri Gordes'da pazar kuruluyormuş. Tezgahlar, Franny'nin restoranının önünü ve küçük sevimli çeşmeyi kapattığından,  buraları kaçırabilirsin. Dikkat et ve unutma!'' 
Unuttum, biliyor musunuz? 
Kuzey'in sınavına girdiği okulu kazandığı haberi gelince tam pazar yerinin ortasında, bizim dilimiz tutuldu, damağımız kurudu. Bugün Temmuz'un 8'i dedim Kuzey'e ve sen ilk golünü attın hayata.
Şimdi uzakta kalan o taş kasabada, Gordes'da şöyle poz verdi bana.

Sınavı kazandı haberini alan Kuzey'in zafer anı!

Sonra fotoğrafta gördüğünüz binanın boşluğundan parke taşlı sokaklara attık kendimizi: öce birer dondurma alarak tabii :)
Burada pazar yerinde alışveriş yaptık. Bol bol lavanta balı :)




İçimizdeki heyecana ve sevince yenik düşyüğümüz için bir müddet kasabanın içinde gezindik durduk. Bu anlamda Gordes hem teşekkür için, hem de keyif almak için bir kez gidilmeyi hak ediyor.
Sonra da Canorgue Şatosu'na doğru kırsal alanda kısa bir yolculuğa çıktık.

Görsel: Şuradan

Görsel: Şuradan










Şatonun içine giremedik ama satış mağazasına girip, buraya kadar gelmenin hatırana şaraplarımızı aldık.
Hani filmde de iki çeşit şarap var ya, biz ikisinden de aldık. Hem ucuzundan hem pahalı olanından. Tavsiyem şu ki, ucuzu beş para etmez. Fotoğraftaki Amerikalı kuzenin içtiği CP marka ise içilmeyi bekliyor.

Daha sonra buradan çıkıp, film ekibinin kaldığı Bonnieux kasabasında gezindik. Bu kadar yakınına gelmişken Lacoste'u görmeden dönmedik.
En sonunda da filmde görüp hayran olduğum eski filmlerin oynatıldığı havuzun kenarına gitmek istedik. Bunun için arabanın yönünü Cucuron'a çevirdik. Hiçbir zaman eski filmler oynatılmamış o havuzun başında. Gitmeden de biliyordum ya, bana çok iyi geldi o havuz başı...
Gidin, görün ve bir çay için derim...


9 Ekim 2013 Çarşamba

AVİGNON: LUBERON MASALI

Bu sene ne çok festivale, ne çok kalabalığa tanıklık ettim.Gündüzü de güzel Avignon'un, gecesi de! 


Hem lavanta kokusunu içimize çekmek istiyoruz yolculuğumuz sırasında, hem de Avignon'da her sene yapılan festivali kaçırmamak. Daha önce de dediğim gibi bu tarihlerde burada olmamızın yegane sebebi bu!

Avignon, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi'ne dahil olan şehirlerden biri. Bunu da sonuna kadar hak ediyor. Toskana'yı gezerken de aynı duyguları yaşadığımı anımsıyor. Şehirden uzaklaştıkça insanın karşısına çıkan tüm küçük köyler ve kasabalar aynı şarkıyı söylüyor insana: Huzur.
Masamda açık duran defterime şöyle yazmışım Temmuz ayında gezdiğim topraklarda:
'' Allahım, tam bir festival şehri burası! Sokaklardan müzik yayılıyor kulaklarıma!''

Otelimiz Papalık Sarayı'nın hemen yanında; bu da demek oluyor ki Avignon'un tam merkezindeyiz. Papalık Sarayı'nın önünde artık görüp de kanıksamadığım kocaman bir meydan: Place de I' Horloge Meydanda dolaşan kalabalık, sokak şarkıcıları, kafeler, sevimli gezi treni...


Pek afilli bir yerdeyiz hani. Meşhur St. Benezet Köprüsü, Avignon'un tüm şehri sarmalayan duvarlarının hemen arkasında, otelin çok yakınında.
Şehre girmeden önce arabayı par etmek için park yerini ararken uzaktan görüyorum köprüyü. Rhone Nehri'nin üstüne kurulmuş taş bir yapı. Bir yakayı diğer yakaya birleştirmiyor artık. Yine burası da Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi'nde olmasına rağmen, bana pek de sevimli gelmiyor. Bu taş yapının üstüne çıkmak için para istemelerine sinir oluyorum ve kendi küçük protestomu yapıyorum. 
Papalık Sarayı'nı  ya da başka bir yapıyı gezmek için bilet kesmelerini anlıyorum da, bir köprünün üstüne çıkmak için para istemeleri çok saçma geliyor bana.

Pek meşhur bir Fransız çocuk şarkısında ( Sur le Pont d'Avignon) adı geçen köprünün ezgisini bir kenara bırakıp, kendi yurdumdan bir ezgi ile devam ediyorum yola!
 ''Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli!'' 

Dün gezdiğim Aix en Provence sokaklarında lavanta balı değil de, ruhumu rölantiye alan başka bir şey satın aldım galiba. Avignon'da telaşsız etrafta dolaşan, yerlerde yatan ve yüzlerinde huzurlu bir ifadeyle gitarlarının tellerine dokunan insanları görünce kafenin birinde bir sandalyeye çökmek ve yerimden kalkmamayı istiyorum. 

Papalık Sarayı ve önünde uzanan kocaman meydan odanın penceresinden gözüküyor. Gece yağan yağmurla birlikte, parke taşların üzerini gasp eden ıslaklığa ve sessizliğe hayran oluyorum. Hani şu gezginin yanında taşıdığı oğlu olmasa, atacak kendini sokaklara! 

Bu sene ne çok festivale, ne çok kalabalığa tanıklık ettim.
Gündüzü de güzel Avignon'un, gecesi de! 
İlk defa burada Turizm Ofisi'ne giremiyorum. Kapının önünde uzanan sıra o kadar uzun ki, değil beklerken düşünürken bile günlerimi heba ediyormuşum gibi hissediyorum. 
Elimizde ne varsa yola onunla devam etmekten yanayım. Zaten küçük bir şehir burası, mutlaka aradığımız bir kapıya denk geliriz. 






Her akşam bir gösteri var. Şehrin dört bir yanına yayılmış tiyatro oyunlarını izlemek mümkün. Ne yazık ki, Fransızca bilmiyoruz. Bu da bize her köşe başında kahve içmekten başka şans bırakmıyor. :)
Üstümüze yerleşen atalet duygusundan nasıl da memnunuz. Gece meydanın hemen ortasındaki küçük dönme dolaba teslim ediyor oğlan kendini: niyeti kendine bir arkadaş bulmaktan öte değil aslında.
Şehrin dar sokak aralarında dolaşmak ise benim romantizm anlayışımın tam da üstüne denk geliyor. 










Avignon tarihi binalarından ve anlattığı hikâyelerden çok Luberon Bölgesi'nin havaya yaydığı lavanta rehavetiyle iz bırakıyor Temmuz 2013'de bende.

8 Ekim 2013 Salı

Kısa kısa Aix en Provence!

11 maddede Aix en Provence!


  • Şehrin içine gündüz gözüyle girseniz ve bir gün bu minik şehri yaşamanız için yeterli olsa da, mutlaka bir gece kalın. Biz çocukla beraber bir otel daha değiştirmek istemediğimizden gece Marsilya'ya döndük ne yazık ki! Gecesini yaşamadığım Aix en Provence benim için bir nebze eksik kaldı.
  • Cezanne'ın baba evi Jas de Bouffon'u, atölyesini ve sık sık giderek tablolarını yaptığı Bibemus Ocaklar'ını görmek için önceden rezervasyon yapmayı unutmayın. Yoksa açıkta kalabilirsiniz, haberiniz olsun. 
  • Turizm ofisinden Cezanne haritanızı hiç çekinmeden isteyin. Böylece Cezanne'ın doğduğu ya da yaşadığı evleri, arkadaşlarıyla dertleştiği kahveleri ya da okuduğu okulu görebilirsiniz.
  • Şehri Cezanne'ın sizin için bıraktığı izleri takip ederek adım adım gezin.
  • Sabah kahvenizi yeşil tentesinin altında oturarak Les Deux Garcons'da için. Cezanne ve Emile Zola ile ilgili bir cümleyi seyahat defterinize eklemeyi unutmayın. Şehrin yaydığı huzur içinde nasıl da edebi cümleler kurabildiğinizi görüp, şaşırın!
  • Ya da bırakın düşünmeyi: yol arkadaşınıza sarılın yeter!
  • Pazarın kurulduğu bir güne denk geldiyseniz eğer, yerel halk gibi alışveriş yapın. ''Navette'' denilen kurabiyelerin tadına bakmayı atlamayın. 
  • Lavanta balı arkadaşlarınıza ve eve getirebileceğiniz en güzel hediye bence!
  • Öğle yemeği için mutlaka La Pizza'ya uğrayın. Fransa'dasınız biliyorum ama bu kadar güzel İtalyan yemeklerine de karşı koymak mümkün değil.
  • Madem yemekten bahsettim. Akşam keyfini es geçmeyin. Muhtemelen bir sürü yeri gezdiniz, Cezanne'ın peşinde koşuşturup durdunuz; şimdi çay zamanı! Hotel de Ville Meydanı'na ( La Place de I'Hotel de Ville) gidiyorsunuz ve meydana kurulmuş eski kitap satan tezgahlarından yayılan kitap kokusunu içinize çekerek çayınızı yudumluyorsunuz. 
  • Aix en Provence masalı burada sona eriyor; şimdi başka hayallere dalma zamanı!

3 Ekim 2013 Perşembe

Cezanne'ın Atölyesi!

 ''Sonunda karşı duvarın dibinde evin dar kapısını görüyorum. İster inanın, ister inanmayın ben bu kapıyı açarak çok girdim bu bahçenin içine. Cezanne ve Emile Bernard bu yolu çok kez yürüdüler birlikte. Ben onların görmedikleri meraklı bir ruhtum  yalnızca. O yüzden evin giriş kapısının hemen yanındaki büyük taşın altında evin anahtarının olduğunu biliyorum. Bu sırrı Kuzey'e de fısıldıyorum. Heyecanlanıyor birden. Gücü yetse gözüne çarpan büyük taşı kaldıracak, anahtarı alacak.''


Aix en Provence'ı ve şehirde Cezanne'ın bize yaşattıklarını toparlıyorum artık! Malum bayramın gelmesine az kaldı: Gezilecek başka şehirler, tanışılacak başka kültürler ve daha da önemlisi kurulacak çok hayal var!

Bibemus Madenleri'ni gezemiyoruz: Yanılmıyorsam madenin olduğu bölgede çıkan bir yangın nedeniyle bölge ziyaretçilere kapatılmış.
Yemeğimizi yedikten sonra, Cezanne'ın stüdyosunu görmek üzere yola düşüyoruz. Ekip tamam: Önde Selçuk yürüyor. Görevi evin reisi olarak ailemize öncülük etmek, attığı büyük adımlarla önümüzden yürüyerek yürüyüşümüzü hızlandırmak ve evin kalan iki üyesinin cıvıtmasına imkan vermemek!


Cezanne bu yolu her gün yürüyerek gidiyormuş. O zaman biz de onun yaşadıklarını yaşamalı ve onun yolunu takip etmeliyiz.
Allahım, nasıl sıcak bir hava... Güneş gözünü bir an olsun ayırmıyor üstümüzden. Ortasından trafiğin aktığı bir yolun kenarından yürüyoruz. Elimizde su şişesi, sinirden gülmeye başlıyoruz. Kuzey neredeyse  vazgeçmek üzere! Kahkahaları sokakları çınlatıyor.
''Merak etme! Birazdan orada olacağız.'' diyorum. Kendim bile umudumu kaybetmek üzereyim. Aslında yürüdüğümüz yol iki kilometrenin üstünde değil. Sıcak asfalt boyunca ilerlerken aklımda yanından geçtiğim ağaçları, dar ve tepeye doğru uzan kaldırımları, yolun sonuna doğru görünen tek tük evleri ve geride bıraktığımız şehri kelimelerimle birbirine bağlıyorum. Aklım Aix en Provence ile ilgili yazacaklarımla her yerde, her iklimde buluşuyor. Yazdıklarıma hep buralarda yaşamış birileri eşlik ediyor.







Aix en Provence'ı beni konuk ettiği tek bir günle seviyorum ve hep izini kalbimde taşıyacağımı biliyorum.

Anahtar taşın altında!


Sonunda karşı duvarın dibinde evin dar kapısını görüyorum. İster inanın, ister inanmayın ben bu kapıyı açarak çok girdim bu bahçenin içine. Cezanne ve Emile Bernard bu yolu çok kez yürüdüler birlikte. Ben onların görmedikleri meraklı bir ruhtum yalnızca. O yüzden evin giriş kapısının hemen yanındaki büyük taşın altında evin anahtarının olduğunu biliyorum. Bu sırrı Kuzey'e de fısıldıyorum. Heyecanlanıyor birden. Gücü yetse gözüne çarpan büyük taşı kaldıracak, anahtarı alacak.

Saat 17.00 olmadı daha. Bir soluklanalım önce!
Evin girişinde, soldaki odaya hediyelik eşya dükkanı konuşlanmış. Biletimizi soruyor kasadaki kadın. ''Yukarı stüdyoya çıkabilir misiniz bilmiyorum, rehberimiz çoktan başladı anlatmaya!'' diyor.
Deli mi ne?
Cezanne'ın evinde, üstelik biletimiz varken ve ben bu eve birçok kez gelmişken bize böyle davranmasına sinirleniyorum.
Hadi diyorum, yukarı çıkıyoruz!

Rehber sevimli, genç bir kız! Üstünde Fransız aksanı taşıyan İngilizcesiyle anlatıyor Cezanne'ı, stüdyoyu, odaya dolan ışığı....
Tek bir odanın içinde Cezanne'dan kalma birkaç anıya sonunda tanıklık ediyoruz. Odanın bir yanına yığılmış eşyalara, duvarlara dizilmiş birkaç kap kacağa, Cezanne'ın gözünün değdiği ağaçlara bakıyoruz uzun uzun.

Cezanne yaşamıyor olsa da, ondan geriye pek bir şey kalmamış olsa da, şu hayat garip geliyor bana.
Ağaçlar odayı aydınlığa boğan camı hemen ardında, aynı yeşili kullanarak uzanıyorlar yaşama...

2 Ekim 2013 Çarşamba

Cezanne ve Jas de Bouffon!

İstikamet belli: Şimdi Cezanne'ın şehrin biraz dışındaki büyük baba evine gideceğiz. Bir zamanlar aile yadigarı olan bu bina Cezanne'ın babasının ölümünden sonra satılmış.


Jas de Bouffon'un giriş kapısı!
Jas de Bouffon!

Genç Fransız rehberin anlattığına göre, kelime anlamı olarak Jas, koyun çiftliği demekmiş. Bouffon ise bir ailenin ismiymiş. Aslı Bousson olsa da, zamanla önce konuşma dilinde değişmiş, sonra da kayıtlarda Bouffon halini almış. Son durumda Jas de Bouffon, ''Bouffon'ların koyun çiftliği'' demekmiş.

Cezanne'ın babası hayatına bir şapkacı dükkanında çırak olarak başlamış. Hırslı bir adammış, hep çalışmış, hiç yılmamış. Çırak olarak girdiği iş yerinde bir müddet çalıştıktan sonra, daha iyi şapka yapmayı öğrenmek için kalkmış Paris'e gitmiş. (Paris her zaman iyi fikirdir!)


Döndüğünde aynı iş yerinde çalışmaya devam etmiş ve burada tanıştığı, aynı zamanda işverenlerinin akrabası olan Anne- Elizabeth Aubert ile evlenmiş. Kısa bir vakit geçmiş, çalıştığı iş yerini satın almış, işleri büyütmüş ve bir banka sahibi olmuş.


Böyle yukarı çıkan bir ivme ile devam ediyormuş Baba Cezanne'ın hayatı.
Jas de Bouffon'u satın alması Eylül ayının 15. gününe denk geliyor. Sene 1859!
Ailece bu eve taşınmaları ise 1870 yılını buluyor.

Evin önünde ve arkasında büyük iki bahçe var. Cezanne'ın tablolarından tanıyabileceğiniz havuz aynı yerde duruyor. Eski köy evlerinin bahçelerinde ya da Fransız filmlerinde denk gelebileceğiniz havuzun bir tarafından içeri su giriyor, diğer bir oluktan çıkıyor. Su yeşillenmiş yeşillenmesine ama içinde kırmızı renkli kocaman balıklar yüzüyor. Havuzun kenarındaki yunus balığının bir parçası kırılmış.



Bahçenin ön yüzü! Ağaçların arkasında kalan sol köşedeki oda, Cezanne'ın kullandığı atölye...

Rehber gerekli açıklamaları yaptığını düşüiyor olmalı ki, bizleri evin içine alıyor. Kapıyı cebinden çıkardığı kocaman bir anahtarla açıyor. İçeri girdikten hemen sonra da anahtarı kapının girişindeki eski şifonyerin üstüne bırakıyor. Sonradan amlıyorum ki, şifonyer evin içindeki en yeni obje!

Evin içi harap vaziyette. Yukarı çıkan merdivenler sahipsiz duruyor. Tavanlar yılların verdiği bakımsızlıktan lekelenmiş, belli ki evin her yanından içeri yağmur suyu doluyor. 
''Para yok!'', diyor rehber. Amerikan Hükümeti'nden gelecek parayı bekliyorlarmış .

Benim ne kadar Fransa'yı sevdiğimi bilirsiniz! Ama bu durumu anlamakta zorluk çekiyorum. Nice'e, Cannes'a ya da St.Tropez'ye doğru ilerleyince ülkenin güney tarafından nasıl bir zenginlik aktığını görüp şaşırıyorsunuz. Kendi ülkemdeki durumu zaten kabullenmiş vaziyetteyim ama bu? 




Cezanne'ın babaevini görmek için burada bekleşen on kişiyiz. Amerikalı turistler çoğunlukta. Onlar da bu durumu anlamakta zorluk çekiyorlar. Bir şehrin, kentine bu kadar turist çeken bir ressamın evini restore etmek için başka bir ülkeden yardım beklemesi şaşılacak bir şey gibi geliyor. Haa, bir de çok Fransız bir tavır!
Doğal bir savunma mekanizması ile rehbere: Ama ben birkaç ay önce Monet'nin Giverny'deki evine gittim. Orası çok bakımlı ve çok güzeldi. Aynı şeyi Cezanne'ın evi için neden yapmıyorsunuz diye soruyorum.
Rehber gayet rahat cevap veriyor: Oranın parasını da Amerikalılar verdi.

Merdivenlerin solunda uzanan holü geçtikten sonra geniş bir odaya giriyoruz. Tahta sıraların üstüne minik ilkokul öğrencileri gibi sıralanıyoruz. Neyse ki aramızda bir ilkokul öğrencisi var zaten!
Işıklar kapanıyor ve odanın eski duvarları üstüne düşen Cezanne'ın tablolarını izliyoruz. Kimileri eskiden bu odanın duvarlarında asılıymış. Kim bilir şimdi neredeler?

Cezanne tüm hayatı boyunca resim yapmış ve yaşadığı sürede yaptığı resimlerden sadece 17 tanesini satabilmiş. O resimlerin hepsi bu evin bodrumunda dururmuş. Ölümünden sonra kendi gibi aynı ismi taşıyan oğlu Paul hemen hemen tüm resimlerini satmış. Şimdi tabloların %80'i ülke dışında, çoğunlukla Amerikadaymış.

Belki de Fransızlar bu yüzden Amerikalılara sesleniyorlar: ''Madem tüm tabloları satın aldınız, şimdi de gelin ressamın evini yaptırın. Para kazanma sırası biz de!''

Cezanne'ın en üst katta atölye olarak kullandığı odaya çıkartılmadığımızı söylemeye gerek yok sanırım. Güvenlik açısından uygun bulmuyorlarmış konukları yukarı çıkartmayı. Rehberin söylediğine göre zaten odanın içinde de Cezanne'a ait hiç eşya yokmuş. Bahçeden Cezanne'ın atölye olarak kullandığı odaya bakıyoruz. Evin genelindeki pencere yapısı yok:  Cezanne dar pencereleri çıkartmış ve odanın cephesini ışık alsın diye boydan boya camla kaplamış.


Ön kapısından girdiğimizin evin arkaya açılan kapısından bahçeye çıkıyoruz. Elimizde Cezanne'ın bu bahçede yaptığı tabloların resimleri...

Bahçe, ağaçlar, Cezanne'dan geriye kalanlar...