27 Kasım 2013 Çarşamba

Ho Chi Minh City ya da eski adıyla Saygon! İlk gecemiz bir ziyafetten ibaretti!

Sabah 8.30'da Abu Dhabi Havaalanı'ndan bizi eski adıyla Saygon'a götürecek uçağa bindikten sonra uyudum. Bu saatte kendimi uykuya teslim etmemem gerekiyordu ama uyku beni öylesine şefkatle kucağına aldı ki, söyleyecek fazla sözüm yoktu. Sonra koltuğun arkasındaki ekrandan birkaç romantik komedi seçtim kendime. Sevgililerin kavuştuğu son öpüşme sahnesinde yine yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Romantik komedi ( bu filmlere addedilen ismin çok saçma olduğunu ben de kabul ediyorum) filmler seyreden tüm kadınlarla alay eden kocalara söylüyorum: Sevgili arkadaşlar! Romantik komedi filmleri güzeldir. İnsanın içini mutlulukla doldurur.

Akşam 19.30 sularında şimdiki ismiyle Ho Chi Minh City'ye indik; ama ne iniş. Yeşil pasaportlu arkadaşlar hemen pasaport kontrolünden geçip gittiler. Biz lacivert pasaportlular ise elimizde acentadan alınmış 40$'lık mektuplarla öylece kalıvermiştik. İşin kötü yanı, elimizde mektuplar işe yarıyor mu diye oraya buraya sorarken önümüzde uzanan uzun sıranın da en arkasına düşmüştük.

1.5 saati bulan uzun bir bekleyişin ardından önce bir form doldurduk, sonra 45$ daha verdik. Kişi başı rakamlardan ve tek girişlik vizeden bahsediyorum. Gidecek arkadaşlara bilgisi olsun. Yanınızda fotoğraf götürmeniz de gerekiyor.
Biz yeşil pasaportu olmayan gezginler dışarı çıktığımızda hava kararmıştı. Bekleyiş canımı sıkmış olsa da, beni dışarıda asılı reklam tabelalarında kim bekliyordu dersiniz?


Hemingway! Vietnam en ünlü kahve markasının reklam yüzüydü sevgili Hemingway. Havaalanının hemen dışında sıralanan devasa kolonların üstünde başkaları da vardı elbet; ama benim gözüm ne Balzac'i gördü, ne de Napolyon'u.
Beni kapıda Hemingway karşılamıştı ya, yeter de artardı. Bir anda yeşil pasaportlulara karşı beklediğim nefretim uçup gitmişti. Dönüşte bu kahveyi almaya, İstanbul'a getirmeye, oturup kahvem eşliğinde tadından yenmez yazılar yazmaya karar verdim.
(Romantik komedi filmlerinden hoşlanan bir kadının, Hemingway gibi maço bir adamdan hoşlanmasını anlamayanlara not: Aşk bu, kitabı olmaz!)


Sonra rehberimiz Tiin'le tanıştım. İsmi okunuş olarak öyle bir şey, yazılışını elbette uydurdum. Otobüse bindikten ve Tiin konuşmaya başladıktan sonra anladım ki, Tiin'i dinleyerek fazla bir bilgi sahibi olmak mümkün değil. İngilizce konuşmaya hevesli rehberimizin konuşmasını anlayabilmek için öncelikle İngilizce'yi tümden unutmak gerekiyor.


Tiin yol boyunca bize Saygon'un ne kadar kalabalık bir şehir olduğundan bahsetti. Şehrin içine doğru ilerledikçe sokakları dolduran motosiklet kullanıcıları gerçekten şaşkınlık vericiydi. Bu konuyla ilgili ilk uyarı şöyleydi: Karşıdan karşıya geçmek zorunda kalırsanız, sakın hızlı hareket etmeyin. Motosiklet sürücüsünün sizi görmesi ve size çarpmaması için çok yavaş hareket etmelisiniz.
Daha sonraki günlerden birinde karşıdan karşıya geçmek zorunda kaldığımızda anladım ki, Saygon'da bu işi becerebilmek çok zor bir şey. İnsan ister istemez üstüne gelen binlerce motoru görünce hızla kaçmak istiyor. Sanki kontrolü başkalarının elinde olan bir bilgisayar oyununda tıkılı kalmak gibi bir duyguya kapılıyor insan.

Bundan üç yıl kadar önce Vietnam'da motor kullanırken kask takmak zorunlu hale gelmiş; lakin başlarına taktıkları kaskların bedeli 2$'ı geçmiyormuş. Bu yüzden kaskların görünümlerinin dışında üstlendikleri faydalı bir görevleri yok. Üstlerinde bindikleri motosikletler de çoğunlukla 400$ değerinde Çin malı motosikletlermiş.

Daha sonraki günlerde inip bindiğimiz otobüsler boyunca pirinç tarlaları, bu tarlalarının üstlerine sanki serpiştirilerek atılmış gibi duran mezar taşları gördük. Şehir merkezlerinde ise yol boyu yeme-içme yerleri ve bolca motosiklet tamircileri...

Şehirle ilgili öğrenilmesi gereken öyle çok şey vardı ki... Otobüs pek de kısa olmayan bir yolculuğun üstüne Indochina (26 Truong Dinh Street- District 3, Ho Chie Minh City, Vietnam) restoranda masanın etrafına sıralandık hemen. Ortaya gelen yemeklerin hepsini bayılarak yedim.
Vietnam'daki ilk gecemizde soframızda neler vardı peki?








Vietnam'ın meşhur yerel birasının tadına bakarak başladık yemeğe! Seyahat boyunca 333 sıklıkla yemek masalarımızı şenlendirdi.

Bizim için hazırlanmış menü, damak tadımıza çok uygundu. Kendi adıma konuşmam gerekirse masanın üstündekiler benim için bir ziyafet sayılırdı. 
Keyifle mideme indirdiğim bu roll'ları şimdi bulsam yine yerim :)

Balla tatlandırılmış biftekler... Leziz!


Otun iyisi kötüsü olmaz diyeceğim. Tek bir istisna ile: Kişniş! Kendisinden nefret ettim.

Tavuk işte :)


Beyine benzeyen garip sebzeler dışında bu tabak harikaydı.

Ben masayı dolduran yemekleri, 333 biramla götürürken karnını masaya gelen ekmek ve tereyağı ile doyuran arkadaşlar da vardı tabii ki. Bknz: Selçuk ve Cengiz :

26 Kasım 2013 Salı

Vietnam- Kamboçya'ya doğru!

Beni unutmadınız umarım! Evet, hâlâ yaşıyorum. Günler biraz telaşla geçip gidiyor gözümün önünden ama olsun. Harika bir bayram tatilini geride bıraktım. Üstüne ev taşıdım. Şimdilik tüm hayatımızla beraber eşyalar da havada süzülüyorlarmış gibi gelse de, kalp atışlarım normale döndü. Geride muhteşem bir Vietnam- Kamboçya gezisi, önümde ise ayın 20'si itibariyle yollara düşülecek bir Singapur- Bangkok- Phuket gezisi var.

Geçen sene görmeden duramadığım Paris'ime gidip gelmiş, ondan sonra da yazacak hiçbir şeyim kalmamış gibi elimde kalem kağıt öylece kalakalmıştım. Yazamıyordum. Kurumuştum deyim yerindeyse. Tabii sizin bilmediğiniz kafamda yıllardan beri hayalini kurduğum bir Paris Kitabı hayalim vardı benim. Yeşim Hoca'nın yanına uğruyordum haftada bir gün. Paris yazılarımı yazıyor, sesim titreyerek ve kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarparak yazdıklarımı okuyor ve Yeşim Hoca'nın gözlerinin içine bakıp öylece kalıveriyordum karşısında. Gözüne ışık tutulmuş tilki gibiydim. Gözümü bile kırpmadan gözlerimi Yeşim Hoca'nın önündeki kağıda ve karalamalara dikiyordum. (Hâlâ değişen bir şey yok! ) Nasıl yaptığını bilmediğim şekilde hep yaranın olduğu yere dokunuyordu Yeşim Hoca; Allah'tan işini çok iyi biliyordu da, yarayı acıtmadan temizliyor, kalbime daha önceden duymadığım bir duanın uzaktan duyulan sözlerini fısıldıyor ve beni evime yolluyordu. Yazılarımda kayıp bir Özlem'den bahsediyordu ya, hiç açık açık sormada bana! Aradığım şeyin ne olduğunu bilmediğim bir gün buldum Yeşim Hoca'nın bana buldurtmaya çalıştığı şeyi!

İşte o kafamdaki kitabı yazamadığım günlerden birinde şöyle dedi Yeşim Hoca bana: Yaşadıkların demleniyor şu an, bekle biraz daha.

Yeşim Hoca ile konuştuğumuz mevsimin üzerinden birkaç mevsim geçti. Hayalim onu sakladığım yerde aynen duruyor.

Ben yine demleniyorum.

Çok konuşmayı alışkanlık haline getirdim galiba. Baksanıza, yazacaklarıma başlıyor ve sonra ummadığım bir yerde buluyorum kendimi.

Vietnam- Kamboçya gezisi bitti. Geziye beraber gittiğimiz kalabalık grupla dönüşte oturduk yemek yedik, rakı içtik. Benim her zaman keyifle hatırlayacağım güzel bir yolculuk oldu. Pek tabii, her gezginin içinde taşıdığı adını koyamadığım bir eksik parça yerini bulmak için dolanıp duruyor puzzle'ın üstünde. Aklım hep çekilemeyen muhteşem fotoğrafta, gidilemeyen birkaç kayıp rotada.

Şimdi gelelim artık geride kalan şu muhteşem yolculuğa:

Atatürk Havalimanından başlayan yolculuğumuzda ilk durak Abu Dhabi Havaalanıydı. Uzun bir bekleyişten sonra Ho Chi Minh City için Etihad Havayolları ile Vietnam'a doğru yola çıktık.








Sabah olmuş çoktan. Şimdi peşinde olduğumuz rotaya bizi taşıyacak uçağa binme vakti!