19 Aralık 2013 Perşembe

Vietnam: Gece yarısında mezardan çıkan kemikler...

Heyecan uyandıran bir başlık attım ki uyuyanlar uyansın ve ben gitmeden önce vereceğim dedikoduyu dinlesinler. 

Görüldüğü üzere ben, artık cümle alemin alıştığı üzere Vietnam- Kamboçya gezisinden geldiğimden beri yazacaklarımı bir türlü bitiremedim. Allah'tan yazacağım her bir  şey, hem defterlerimin hem de beynimin bir ucunda duruyor.. Şunu da yazmalısın Özlem bunu da şeklinde her an yazacaklarımı anımsayarak kendime vicdan azabı çektirmeye devam ediyorum.

Vallahi anlatacağım. Ama ne zaman? 
Merak uyandırmak da değil niyetim! Çok işim var ya, sahiden çok işim var. Yetişemiyorum. Her akşam işten geldikten sonra oturup yazacağım diyorum, oğlanın ödevleri bitip yatırana kadar saat neredeyse on bir oluyor. Sonra koltuğa serileyim, iki dakika kendime geleyim derken, kendim değil ama uykum geliyor. Evet, uykusuzluğa dayanamıyorum. Yılbaşı gecelerinde plan yapmaktan ısrarla kaçınıyorum çünkü planlarım en fazla saat on iki sularına kadar sürebiliyor. 

Nasıl elmanın sadece tarçınla karışıp elmalı kurabiyenin içine harç olmak için yaratıldığına inanıyorsam, insan evlatlarının da en fazla gece on ikiye kadar ayakta kalmak için yaratıldığına tüm kalbimle inanıyorum. 

Bu durumda anlaşıldığı üzere geceleri yazamıyorum, ama çok iyi uyuyorum. 

Ben Cuma günü Singapur, oradan da Tayland'a doğru yola koyulmadan önce size küçük bir hikâye anlatacağım. 
Ho Chi Minh City'den Hanoi'ye geldiğimizde söylediğim gibi rehberimiz Tiin'den kurtulmuştuk.
Her hikâyenin nasıl bir anlatıcıya ihtiyacı varsa, Vietnam maceramızın da dile gelmek için Lily'ye ihtiyacı varmış da, biz bunu bilmiyormuşuz. 

Hanoi'deydi galiba, hava çoktan kararmıştı ve biz otelimize dönmeye çalışıyorduk. Şehre girişimizle beraber yoğun bir motosiklet trafiği etrafımızı sardı. Yolun kenarındaki kaldırımlarda yemeklerini yiyen kalabalık, birkaç gündür görmeye alıştığımız tanıdık görüntüleri oluşturmuşlardı. Bir gün önce Lily Vietnam'da kaldırımların yürümek için değil, insanların yaşamlarını sürdürmesi için kullanıldığını anlatmıştı. Kaldırımlar, evlerin yemek odaları gibiydi tıpkı. Göz göz dükkanların önünde küçük tabureler ve masalar vardı. Kaldırımlara konulmuş kocaman tencerelerde yemekler ( özellikle pho- fö çorbası) pişiyor, Lily'nin söylediğine göre de hemen hemen tüm Vietnamlılar buralarda yemeklerini yiyorlardı. (Evde yemek yapmak, sokakta yemekten daha pahalıymış.)



Daha sonra daha fazla şaşıracağımı bilemeden, küçük tezgahların üstündeki pişmiş olarak duran köpeklerin görüntüsüyle kalakaldım. Hani hep duyulan hikâyelerdi bunlar, şaşırmamam gerekirdi. Kaldı ki ne farenin pişmiş görüntüsü iğrendirmişti beni, ne de elma kurtlarının çıtır çerez hali. 

Ama köpek başka bir şeydi ya! 
Gezdirdiği turist kafilelerinin bakışlarına ve belli ki cümlelerine alışkın Lily ne bir kızgınlık gösterdi söylediklerimize ne de alınganlık. Her zamanki gibi gülümsedi. 
''Köpek eti yemek, kötü şansı uzaklaştırır kişiden ve aileden dedi. O yüzden yemek lazım. Zaten köpek eti çok kokar. O yüzden evlerimizde pişirmeyiz hiç, yan mahallede bir evde bile pişse kokusundan hemen köpek piştiği belli olur dedi. 
Ah köpek mi, diye ekledi. Bizim için köpek kapıdaki tavuktan farksızdır. Nasıl tavuğu pişirip yiyorsak, köpeği de vakti gelince pişiririz dedi. 

Gece yarısında mezardan çıkan kemikler...

Sonra gün ışığında başka bir gün yolumuza devam ederken, pirinç tarlalarının ortasındaki mezarları merak edip sorduk. 



Eskiden evin büyükleri öldükleri zaman tarlalarına gömülürlermiş. Böylelikle ev ahalisi aile büyüklerinin ya da sevdiklerinin gömülü olduğu tarlaları bırakıp, başka yerlere göç etmezlermiş. 
Mesela dedi Lily, birkaç yıl önce babam öldüğünde biz de böyle yaptık. Babamı kendi tarlamızın ortasına gömdük. Babamın ölümünden beş yıl sonra da annem her zaman yaptığı gibi mahallemizdeki falcıya gitti. (Fortune teller) Babamın mezarını tam olarak ne zaman açacağımızı öğrenmek istiyordu. 

Hikâyenin burasında otobüsün içinde sineklerin bile vızıldamayı kestiğini tahmin ediyorsunuzdur herhalde. 
Nasıl yani diye bağrındık tabii hemen? Babanın mezarını neden açtınız ki? 
Offf, bu bir gelenektir dedi. Açmak zorundayız. Yoksa kötü şanstan kurtulamayız. 

Özellikle erkek kardeşimin yapması gereken bir şeydi bu! Tabii aile fertleri olarak bizim de yanında gitmemiz gerekiyordu. Falcının bize söylediği gibi sabaha karşı üçte annem, ben ve erkek kardeşim yanımıza saf alkol olarak babamın mezarına gittik. Geleneklerimizin söylediği gibi babamın mezarını açtık çünkü her bir kemiğini çıkartıp alkolle temizledikten sonra bir kutuya koyup tekrar gömmemiz gerekiyordu.
Kendinizi düşünebiliyor musunuz? 
Gecenin bir yarısı elinizde kazma, kürek, alkol ve bir bezle babanızın mezarının başındasınız.

Neyse ki Lily ve ailesi şanslıymış çünkü falcı babasının mezarı için açılması gereken doğru zamanı söylemiş. Babası ilaç kullandığı için mezarın açılması gereken üç seneden fazla beklemişler. Zaman zaman hasta ve ilaç kullanan insanlar öldükten sonra hemen çürümüyorlarmış ve o zaman kemiklerden kalan etleri sıyırmak gerekiyormuş.

Hoş olmuyor tabii, dedi.
Biz de sustuk.
Halimize şükrettik. 
Köpeğin çektiği de neymiş ki?
Mezarda bile rahat yok insana burada!

14 Aralık 2013 Cumartesi

Hayatın içinden notlar...

Cumartesi akşamının rehaveti içindeyim. Hafta sonu da olsa, günün keyfi akşamın bu saatlerinde geliyor benim yanıma. Şimdi böyle keyifle yazıyorum ya, bu yazdıklarım ancak 12 saat sonra düşecek beni izleyenlerin sayfasına. Blogumu güncellediğimden beri böyle bir sıkıntım var. Bu durum da benim keyfimi çokça kaçırıyor. Sanki istediklerimi istediğim an paylaşamıyormuşum gibi hissediyorum.

Varsa bu konuyla ilgili bir bildiğiniz, hemen yazın ne olur :)

Tatilin Hanoi kısmına geldik. Anlatsam oradan başlayacağım anlatmaya ya, hafta içi iş saatlerimden çalarak bunu yapmayı planlıyorum. Şimdilik yazdıklarım günün getirdiklerinden ibaret.

Ne yapıyorum ben bu aralar?


  • Senenin sonu olduğundan belki de, hızlı akıyor günler bu aralar. Taşındık demiştim herhalde bir yerlerde; ancak yerleşmeye çalışıyoruz hâlâ! Eşyalar yerlerini seçmeye çalışıyorlar evde. Kitaplar aldığımız kitaplıklara sığmadı. Yeni bir kitaplık daha almamız gerekiyor. Şimdilik duvarın kenarında istiflenmiş vaziyette bekliyorlar. En çok çalışma odasına alınacak masayı ve koltuğu bekliyorum. (Aldıklarımız defolu geldiği için iade edildi. Şimdi sil baştan yenilerini bulmamız lazım.)
  • Çalışma odamız için yaptırdığımız perdelerimize bayıldım. Bir de tekli bir okuma koltuğu aldım ki odaya, bu kadar rahat bu kadar alındığı amaca hizmet eden bir obje olamaz. ( Bazen şans insanın yüzüne gülüveriyor işte) Rahat bir okuma koltuğu düşleyenler için Engince'nin bu koltuğunu kesinlikle tavsiye ederim. Pek tabii, almadan önce deneyiniz efenim. 
  • İkea'nın kitaplıkları iyi güzel de, rafların hepsi doğru ayarlanmamış. Kiminin aralıkları uzun, kiminin ki kısa. Delik açılmamış, yeni delik açmak için matkapla delmek gerekiyor. (Ekstra iş! Hani IKEA evimizin her şeyiydi?)
  • Vietnam- Kamboçya tatili süper geldi. Hâlâ depodan keyif yiyorum yani...
  • Bu Cuma uzunca bir tatile çıkıyoruz ki, en güzel yanı Kuzey'in de bizimle birlikte olması.
  • Hobbit, dünyama güneş gibi doğdu. Bu hafta mutlaka izlemek istiyorum. 
  • Nasıl güzel kitaplar okuyorum bu aralar, inanamazsınız. 
  • Jay Parini'nin Son İstasyon adlı kitabına bayıldım. Tolstoy'un ölmeden önceki son yılını anlatıyor. Hem Tolstoy'u anlıyor insan, hem ailesini tanıyor, hem de Bulgakov'un Tolstoy'un hayatındaki yerini öğreniyor. 
  • Tolstoy'un Bulgakov'un hayatındaki yeri daha da büyük tabii!
  • Sadece kitabı okumakta yetmedi, The Last Station adıyla kitabın filmini de izledim. Harikaydı. Kitap okumayı seviyorsanız önce kitabı okuyun, sonra da filmi seyredin derim. Ben bayıldım.
  • Yazı Evi'ne gidiyordum hani, bu sene yaz tatilinden beri hiç gidemedim. Yazacak bir şeyim yoktu sanki. Üstümde çok ağır yükler vardı da, ben taşıyamıyordum. Bu kış Kuzey'e armağan edildi; okul, ödev, oğlumla harcanacak bolca zaman. Bugünlerde biraz daha hafifledi her şey gibi hissediyorum. Nereden başlayacağımı bilemiyordum. Sonra canım arkadaşım Yazı Evi'nde Perşembe günü açılacak ''Renkli Yaş Almak'' derslerine yazdırdım adımıza dedi. İyi ki dedi. Füsun Çetinel'le Marguerite Duras'nın Sevgili'sini okuyoruz. Sonra ''Yazmak'' isimli kitabını...
  • ''Sevgili'' bitince, filmini seyredeyim dedim. Yıllar öncesinden hayal meyal hatırlıyordum ya, seyredince anladım ki yıllar önceki aklımla değil, bugünkü aklımla seyretmem gerekiyormuş.
  • Lale Abla'ya sordum önce, Sevgili'nin filmi nasıl, seyredeyim mi diye? Ah hemen seyret, harikadır, sonra da konuşalım dedi. Haklıymış, siz de seyredin!
  • Marguerite Duras'da kendimi buldum. Olağanüstü bir kadınmış. İhtiyacım olan şey, yazdıklarında gizliymiş meğerse. 
  • Yeni çıkan birkaç gezi kitabı sipariş ettim, onlar da geldiler. Başkalarının yol tecrübelerini okuyorum yavaş yavaş. Gezi Kitapları böyle çoğaldıkça da seviniyorum. 
  • Sonra bir de Gezimanya'da yazıyorum artık. Oraya da beklerim.
  • ''Gündelik Felaket Teorileri'', son zamanlarda okuduğum en çarpıcı kitaplardan biriydi. Sonu hayatım boyunca unutamayacağım ender sonlardan biriydi; bana çok dokundu. Hâlâ aklıma geldikçe içim eziliyor.
  • Carme Riera'nın ''Ruhumun Yarısı'' kitabı, Selçuk'un hediyesi. İsmi ne kadar romantik gözükse de, isminden önce kitabın hikâyesinin bir yerde Albert Camus'ye bağlanması alınmasının asıl sebebi. Bir de kitabın bir tren istasyonunda başlaması. Tren seslerine olan ilgimi herkes biliyor artık zaten, üstüne bir de Camus ve Barselona- Paris arasında seyreden yol hali. Benim için yeme de yanında yat hali! Kitabın sonu bir yere bağlanmasa da, benim için yol manzaralı bir deneyim oldu. 

Şimdi Dubai- Tayland- Singapur seyahati için heyecanlanıyorum.

7 Aralık 2013 Cumartesi

Saygon Gezisi Biterken: Saygon'a veda.

Can Tho'dan ve Mekong Nehri'nde yapılan bir geziden havaalanına dönmeden önce, Ho Chi Minh City'ye yani eski adıyla Saygon'a uğruyoruz. Eksik kalan çok şey var biliyorum ama bu şehrin hakkını bu saatten sonra ne yaparsak yapalım veremeyeceğimizin de farkındayım.

Gelmeden önce doldurduğum Saygon'da yapılacaklar listesinin altını dolduran her madde, yazıldığı şekliyle duruyor.

  • Cu Chi Tünelleri'ne gidilecek.
  • Notre Dame de Saigon Kilisesi'ni unutma!
  • Postaneyi gezmeden ve Kuzey'e oradan bir kart atmadan gelme!
  • Başkanlık Sarayı!!!
  • Savaş Müzesi (War Museum)

Benim liste öylece defterimin arasında yatıyor. Herhalde başka bir zamanı bekliyor üzerine işaret konsun diye. Hayır, "Kuzey'e kart atmadan gelme!" yazmışım. Hızla harekete geçmem gerek.
Cu Chi Tünelleri aklımda kalıyor. Şehrin 70 kilometre uzağında bulunan, savaş sırasında Viet Kong'lu gerillaların içinde yaşamlarını sürdürdüğü bu tünellere gitmemiz imkansız gözüküyor. Gitsek dahi, benim bu tünellerin içine girmem imkan dahilinde değil. Yine de Vietnam'a ve özellikle Saygon'a gelmişken, tünellerin bu kadar yakınına kadar ulaşmışken gidememek, şu gezgin ruhuma yakışmıyor. İçimden kendimi ayıplıyorum.

Vietnamlılar, bizim Amerikan filmlerden öğrendiğimiz üzere 1965-1973 yılları arasında sekiz yıl sürmüş bu savaşa Vietnam Savaşı demiyorlar. Hemen düzeltiyorlar: Onların lügatında sekiz milyon sivilin canını alan, yaraları bir türlü tam anlamıyla iyileşemeyen savaşın adı Amerikan Savaşı. Amerikan Politikalarını şimdi daha iyi öğrendik ya, yine de sormadan edemiyor insan kardeşim ne işiniz varmış buraya diye?
Pek tabii, komünizmin önünü kesmek için dökülmüş bunca kan. 

Cu Chi Tünelleri'ne gidemeyeceğimizi usulca kabul edip, Saygon'un bana sunmayı kabul ettiği yerlere çeviriyorum bakışlarımı. Vietnam hâlâ komünizmle yönetilen bir ülke. Saygon şehrinin adının değiştirilecek yerine ismi verilen Ho Chi Minh (Ho Amca'nın şehri) ise ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu. Tüm ülkede Ho Amca'ya inanılmaz bir saygı gösteriliyor.

Otobüsümüz ilk önce Başkanlık Sarayı'nın önüne yanaşıyor. Trafik yavaş yavaş hızlanmaya başlamış. Motosiklet trafiği sokakları neredeyse bütünüyle ele geçirmek üzere. Demir parmaklıklı geniş kapının önünde otobüsten iniyoruz. İçeri girmemizin imkanı yok. İçeri girip girmemenin mümkün olup olmadığını bilmiyorum ama, fotoğraf çekilmesinin yasak olduğunu birçok blogda önceden okumama rağmen, rehberimiz Tiin fotoğraf çekebileceğimizi, bunun sorun yaratmayacağını söylüyor. Tiin'in İngilizcesine tam alışmışken ondana ayrılıyor olmak çok üzücü.
Başkanlık Sarayı'nın kapısında, Caddebostan'da Vakko'nun önünde fotoğraf çektiren Balkan turistler gibi diziliyoruz. Başkanlık Sarayı'nın içini görsem de bir şey farketmeyecek ya, hırs yapıyorum işte.



Başkanlık Sarayı'nın önünde bir poz fotoğraf çektirmenin bedeli: Paha biçilemez. Yukarıdaki listenin bir maddesine çentik atmış oluyorum böylece. 

Buradan otobüse binerek Savaş Kalıntıları Müzesi'ne gidiyoruz. (War Remnants Museum)
Bir gezgin için en kötü şey, görmek istediği yerleri hızlı bir şekilde görmek zorunda olması. Her kafadan ayrı bir ses çıkmasını ayrı bir yere koyacak olursak, (ki bu seyahati paylaştığım her arkadaşım çok uyumlu ve iyi niyetliydi) bir program dahilinde hareket etmek zor oluyor. Ya da ben öyle hissediyorum. Elini kolunu sallayarak gezme ihtimali sanki insanın elinden alınıyormuş gibi geliyor bana. Savaş kalıntıları Müzesi'nin önüne geldiğimizde kapının önünde bir müddet durup, etrafıma bakındım. Binanın önünü kaplayan geniş alanda savaş sırasında Amerikan Ordusu'nun kullandığı savaş uçakları, tanklar, toplar duruyordu. Ne tuhaf ki savaşın üstünden çok zaman geçmemesine rağmen, bugün turistlerin dışında Vietnamlılar bile fotoğraf çektiriyordu. 

Üç kat halinde sergilenen savaş kalıntılarını üst kattan başlayarak gezmeyi uygun gördük biz. Hızlı adımlarla binanın üst katına çıktık.




Savaş muhabiri Robert Capa'yı Hemingway ile birlikte katıldıkları savaşlardan hatırlayanalar mutlaka olacaktır.  O da bu savaş sırasında hayatını kaybediyor.




Rehber, savaş sırasında kullanılan 'orange agent', portakal ajanı isimli kimyasalın kullanıldığı andan itibaren beş nesli etkilediğini söylüyor. İki nesli geride bıraktık diyor. Hâlâ önlerinde acıyla karşı karşıya kalacak üç nesil daha var.




Müzeden sonra meşhur Postane binasına gidiyoruz. Fransız sömürgeciliğinin izlerini taşıyan yapılardan bir tanesi de Postane. Notre Dame de Saigon Kilisesi ise Paris'te bulunan Notre Dame Katedrali'nin daha küçük bir versiyonu. Gittiğimizde kilise kapalı olduğu için sadece dışardan fotoğrafını çekebildik.









5 Aralık 2013 Perşembe

Mekong Nehri'nden kareler!

Nehrin üzerinden fotoğraf makinemin kadrajına düşenler!




















Can Tho ve Mekong Nehri'nde gezinti: Bölüm 2

CAN THO'DAN AYRILIYORUZ

İlk günün sonunda öğlen yemeğinden sonra tekrar teknemize bindik. Tekneye binmek ve inmek alışkanlık haline gelmişti artık. Biraz daha Mekong Nehri üzerinde yolculuk yaptıktan sonra kıyıya yanaşarak bizi yolda bekleyen otobüsümüze geldik. Şimdi Can Tho şehrine doğru yola çıkma zamanıydı.
Saygon'da da Mekong Nehri üzerinde yaptığımız gezi sırasında da yoksulluğa tanık olmuştuk elbet. Şimdi gece günün sonuna yavaş yavaş biterken, otobüsle geçtiğimiz yol üzerinde yaşam daha da zorlaşmıştı sanki. Otobüsün camından yansıyan bir kaç kere sizlere:






Geldiğimiz yer, Can Tho, sayfiye gibi bir yerdi. Nehrin kenarına sere serpe yayılmış bir otel olan Victoria Oteli'nde konakladık. İsmi gibi otelin içi ve tarzı da Victorya dönemi mimarisinden izler taşıyordu. Akşam yemeğinden önce masaj yaptırmakta kararlıydım. Uzaktaki doğu ülkelerine geleli bir gün olmuştu ve ben hâlâ masaj yaptıramamıştım!!! Ben buraya gelene kadar İstanbul'da aylarca sadece bu hayalle yaşamıştım. Oteli de odalarını da çok sevdim. Yarın ayrılacaktık otelden ayrılmasına ya, hani zaman olsa birkaç gün burada konaklamaktan acayip keyif alırdım. Mevsimin muson olmasından dolayı mı bilmiyorum ama otelin içi çok kalabalık değildi. Bu da otele güzel bir sessizlik, tarifsiz bir keyif katıyordu.






Peki burada akşam yemeğinde ne yedik? Genel hatlarıyla bakacak olursak güzel bir yemekti. Kola bildiğimiz kolaydı. Dünyanın her yerinde bu evrensel tadı bulmak enteresan; üstelik Amerika'nın Vietnam üzerinde yarattığı yıkıcı etkileri düşülecek olursak, bu kadar yakın bir geçmişten uzanıp, komünizmle yönetilen bir ülkede masalarımıza konuk olması incelenmesi gereken bir konu!





Yukarıdaki fotoğrafta gördükleriniz cips aslında. Yıllar önce Çinli bir arkadaşım evinde ikram etmişti bize, benden heves edip alıp evde yapmıştım. Real Marketlerde satılıyor. Aslında mika gibi bir şey! Kızgın yağa attığınızda pişerken büyüyor ve harika oluyor. Karides cipsleri hazır!


Tanrı bazı şeyleri benim için yaratmış. Parmaklarımı yerim valla, dikkat edeyim.

Çorba lezzetli olmasına rağmen içinde az miktarda kişniş barındırıyor. Bu da benim çorbamı yememem için geçerli sebep! Selçuk beni şaşırtıyor ve benim çorbamı da yiyor. 

Çorbamı yiyen Selçuk'a diğer yemeklerden fazla yiyemediği için dondurmamı vermek durumunda kalıyorum. 
Allah'tan her yemeğin yanında tuzsuz ve yağsız pirinç var da, Selçuk oturup yiyor. Söylediğine göre kola ve lapa pirinç birbirine tamamlıyormuş.

Odaya çıkıp da masanın üstündeki küçük kitapçığı ve ''gecko'' denilen minik kertenkelelerle ilgili uyarıyı görene kadar tavanda öylece duran kertenkeleleri fark etmemiştim açıkçası.



Akşam yemeği, günün yorgunluğu, masaj ve ardından sıcacık bir çay derken kendimi Can Tho'nun sessizliğinde kendimi keyifli bir uykuya, kertenkeleleri de Selçuk'a emanet ettim.

Sabah uyandığımda başka bir Mekong Nehri gezisine gideceğimizden haberdar değildim. 😠 Tüm Vietnam gezisini nehrin üzerinde geçireceğiz galiba şeklinde bir konuşma balonu kafamın üzerinde dolaşmaya başladı.

Her yer sessiz. Vietnam muson mevsiminde...

Otelimizin bahçesi! Belki bir gün yine karşılaşırız.

Vakit tamam, seni terk ediyorum!

Otelimizden Mekong Nehri'ne son bakışımız. Kertenkelelerle yolumuz burada ayrılıyor.
Mekong Nehri üzerinde tekrar gezecek, Can Tho şehrinin kıyılarında gezinecek, uzakdoğuya daha önce gidenlerin tanıklık etmiş oldukları gibi ''Yüzen Market'' (Floating Market) denilen nehir üzerindeki pazarı görecektik. 

Nehrin üzerinde tekneleriyle dolaşan halkın mallarını bu şekilde satmaları çok ilginç bir görüntü
oluşturuyor gerçekten.

Can Tho'dan demir almanın vakti biz farkını varmadan geliyor.
Mekong üzerinde nasıl bir hayat var?











Tekneye servis :)

Çocuklar insanın içini eziyor ister istemez...




Uzun süren bir yolculuk oluyor sanki... Vakti gerektiği gibi anlara bölemiyorum buralarda... Zaman bazen çok yavaş ilerliyor, bazen de çok hızlı. 
Yüzen Pazar'da gezintimizi bitirdikten sonra tekrar karaya çıkıyoruz. Ağaçlarla dolu bir bahçenin içinden geçip, halkın yaşadığı bir evi görmek için ilerliyoruz. Evin mizansen olduğu aşikar. İçi o kadar pis ki, her ne olursa olsun, hiçbir kadının bu pislik içinde yaşayacağına inanamam. ( Daha sonraki günlerde nehrin kenarına kurulu yaşamın gerçekleriyle karşı karşıya kalınca ilk intibanın her zaman doğruyu yansıtmadığını düşünmeye başlıyorum.) Burada yaşam alıştığımızın çok dışında!



Sonrasında maymun köprüsü denilen bir köprünün üstünden geçiyoruz. Çocukken köylerde iki tarafından bir yere dayanmış kalasların üzerinden o kadar çok geçmişliğim var ki. Az sonra organik muz kakalayacaklar bize!!!


Maymun köprüsü!
Mecburen eğleniyoruz. Sırada bir atraksiyon daha var. Pirinç tarlasına gideceğiz. Yol çamur mu çamur! Çoğumuzun ayağında buraya uymayan saçma sapan ayakkabılar. Mesela benim ayağımda incecik bir sandalet. Yol boyunca düşenler, çamura bulananlar...




Düşene gülmek adetten!  Elin Vietnamlısına maskara olduk ya, yapacak bir şey yok!
Çamur tarlasına yapılan ziyaretin ardından başladığımız noktaya geri dönüyoruz. Bazı arkadaşlarımız için burada yemek zili çalıyor. Izgarada nefis fare ve kurbağa eti var.




Yemekten sonra tekrar teknemize biniyoruz. Bir pazar yerini ziyaret ettikten sonra yola düşeceğiz tekrar.







Pazar yerinden otobüsle yemek yemek üzere ayrılıyoruz.




Aslında buradan (Can Tho) havaalanına gidecek ve Hoi An'a kalkan bir uçağa atlayacaktık; lakin peşimizde dolanıp duran bir fırtına var. Hoi An'a kalkacak uçakların tümü iptal. Biz de Hanoi'ye doğru yola koyuluyoruz.