31 Ocak 2014 Cuma

Ocak ayında neler yaptım?

Yeni yıl kararı gibi bir şey bu da, belki uygulayabilirim belki de sadece rezil olmakla kalırım. Her yıl sona erdiğinde kendi kendime diyorum ki, ''hadi blog için bu sene ne yaptıklarını toparlayan bir yazı yaz!'' Ne yazıkki bu dileğim ve isteğim, havada asılı kalıyor.
Heyhat, bu kadar dağınık bir kafayla tüm senede geri gidip yaptıklarımı toparlamak ne mümkün!

Şimdi Ocak ayı sona ererken ben bu isteğimi uygulamaya çalışacağım. Ocak ayının dökümünü yapacağım kendime. Bakalım ben bu ay neler yapmışım?

1) Murakami'nin koşmak ile ilgili olan kitabı ''Koşuyorum, Yazıyorum'' sanırım Aralık ayı sonunda çıktı. Çünkü ben yeni yılı Dubai'de kutlamak üzere bavulumun fermuarını çekerken, kitabı sırtçantamın içine atmıştım bile. Bana ilham verecek olan kitapları okumayı seven fani blog yazarınız, hem yazmaktan hem de koşmaktan bahseden bu kitabı çok severek okudu, bilesiniz! Murakami'nin maraton koşucusu olduğunu ve maraton koşabilmek için çok disiplinli olarak çalışmak gerektiğini biliyordum ya, yazarın kendi kaleminden yaşadıklarını okumak çok güzeldi. İnsan sevdiği yazarların hayatlarını, günlük rutinlerini bilmek istiyor. Ya da sadece ben bilmek istiyorum! Benden yazarın bu kitabına meraklı okurlar için tam not! Nefisti!


2) Yeni yıl gelmeden önce uzaklara gitmek için bavulumuzu hazırlamıştık. Bu seferki bavul üç kişilikti. Mecburen iki bavulla gittik. İstanbul'dan önce Dubai'ye uçtuk. Arkadaşlarımızla hasret giderdik. Bavulumuzun kapağını azıcık ucundan açıverdik. Bir gece arkadaşlarımızda kalıp, dinlendikten sonra onlarla beraber yola düştük. Önce Singapur Havayolları ile birkaç gün kalmak için Singapur'a gittik. Oradan başka bir uçağa atlayıp Bangkok'a geçtik. Aman Allahım, Bangkok ne kadar değişmişti öyle. Görünce gözlerime inanamadım. Tuk tuk bile yoktu sokaklarda. Onun yerine İstanbul'un trafiğini mumla aratan bir trafik. Birkaç gün Bangkok'da kalıp, yaşları 7 ile 9 arasında değişen üç çocuğu ayak masajına alıştırdıktan sonra Phuket'e geçtik. Pkuhet mi? Bu adanın her gidenin anlata anlata bitiremediği o güzeller güzeli ada olduğuna inanmam için çok çabalamam gerektiğini düşündüm. Bir kere gelmiştik. İtiraf ediyorum: Adayı tanımak için çocuklarla çok fazla şansımız olmadı ama Phuket'i daha iyi tanımak için bir kez daha adaya gideceğime inanmıyorum.
3) Singapur ağzımı açıkta bırakan bir ülke oldu. Ülkedeki düzene, temizliğe, otellere, alışveriş merkezlerine, gökdelenlerine, ünlü Orchard Caddesi'ne hayran olmamak mümkün değil. Singapur'da gördüğüm lüks mağazaları dünyanın başka bir yerinde görür müyüm bilmiyorum. Herkesin aklından geçen sorunun cevabı, tabii ki alışveriş falan yapamadım. Nerdeeee?
4) Amma velakin Singapur'un şu çok ünlü otelinin en üst katında kahvaltı ettim. Madem kalamıyorum, o zaman kahvaltı ederim ben de! (Marina Bay Sands-Singapur)


5) Singapur'da çocuklar eğlensinler diye, Night Safari'ye gidip hayvanları gördük. Onca saat sırada beklememize değmeyen bir aktiviteydi.
6) Bir de Sentosa Adası ve oyun parkı muhabbeti var. Amerika'daki oyun parklarına gidip, oralarda tema parklarında gezindiyseniz, buraya para harcamanıza hiç gerek yok. Herkes giidn diyecek biliyorum ama, benden söylemesi. Hem çok pahalı, hem de çok basit!
7) Allahım, neler yapmışım ben böyle? Anlatacak çok şey var ama atlamadan yeni yıla Dubai'de arkadaşlarımla girdiğimi de söyleyeyim. Bu notta 2013'den 2014'e geçiş olarak tarih sayfalarındaki yerini alsın. 




8) Kitap ve kitapçı meraklıları için Dubai'de olduğu gibi, Singapur'da da müthiş bir Kinokuniya var. Ben, Takashimaya Shopping Centre içinde bulunana gittim. Orchard Road üstünde. Carlos Ruiz Zafon'un Marina isimli kitabını aldım. Çok güzel bir kitaptı. Herkese tavsiye ederim.


9) Ocak ayının başarılardan biri de okulun ilk yarısını bitirmiş olmamız. Biraz daha devam etseydi, ne Kuzey ne de ben daha fazla dayanamayacaktık. Ödevlere, okul muhabbetine on beş gün ara verdik. Tatili yatarak ve oyun oynayarak geçirmesi için oğlumu destekliyorum. Görüldüğü üzere ben de birkaç gündür bloga yazı yazacak ve hatta kitap okuyacak zaman buluyorum.
10) Ocak ayının sonuna geldiğim şu günlerde hâlâ Yeşim Hoca'nın verdiği ''altı dakika'' egzersizlerini yapıyor olmam da başka bir başarı hikâyesi :=)
11) Peki, hâlâ spor da yapıyorum. Nolacak benim bu ayki başarılı performansım?
12) Marina'dan sonra Carlos Ruiz Zafon okumanın dayanılmaz cazibesine kapılmayı sürdürdüm. The Watcher in the Shadows isimli kitabını da bitirdim. Hani her şehrin, her coğrafyanın bir yazarı var ya, Carlos Ruiz Zafon'da bence müthiş bir İspanyol yazar ve Barselona'yı yazmak ona çok yakışıyor. Gel gör ki, Marina Barselona'da geçiyordu ama elimdeki bu kitap önce Paris'te geçiyor, sonra Normandiya'ya doğru uzanıyor. 


13) Nedim Gürsel'in kitabı çıktı. Ocak ayının güzelliklerinden biri de buydu bence. Elimdeki her şeyi bir kenara bırakıp, hemen okumaya başladım. Bildiğim, tanıdığım, anlattığı şehirlerde gezmekten bitap düştüğüm, üstüne üstlük anlattığı her öyküye aşık olduğum bir Nedim Gürsel kitabı değildi. Ne yapayım, bana öyle geldi. Eskisi gibi yaz Nedim Gürsel!



14) Aynı sektörde çalıştığım sektörel dergi EvdeModa dergisine Paris ile ilgili bir yazı yazdım. Çok güzel oldu. Yazarken yine Paris'e gitmişim gibi geldi. Paris'e olan aşkım depreşti. Neyseki Şubat ayı atraksiyonları içinde bir Paris gezisi var.
15) Bahçemize portakal, limon, mandalina ve greyfurt ağaçları diktik. Tam anlamıyla ağaç diyemeyiz ya olsun, birkaç seneye kadar büyüyüp ağaç olacaklar.
16) Margaret Mazzantini'nin yeni çıkan kitabını aldım. İncecik bir şey! Elime aldığım gibi bitti. Lale Abla'nın tavsiyesiyle okuduğum, ''Sen Dünyaya Gelmeden'' den etkilendiğim gibi etkilenmedim. Üstelik Doğan Yayınları'na yüz sayfalık bir kitabı 15TL'ye sattıkları için çok sinir oldum. 


17) İş Sanat'ta Luisa Sobral dinletisine gittim. Portekizli sanatçının sıcaklığına, sesine, şarkılarına hayran oldum. İyi ki gitmişim, dedim. Şimdi evde durmadan konser sonrası aldığım cdleri dinliyorum. 



29 Ocak 2014 Çarşamba

Dünyada cennetten bir köşe varmış sahiden!

Halong Bay'e gitmiştik. Bir çoğunuz buranın adını Ayşe Arman'ın Vietnam gezisi ile ilgili yazılarından duymuştur. ''Cennet'', diyordu Halong Bay için. Abartmamış inanın.

Biz Halong Bay'e gittiğimizde yağmur çisil çisil yağıyordu. Otobüsün camına başımı yaslamış, öylece düşünüyordum. Böyle zamanlarda insan ne düşünür ki? Hiçbir şey!

Camın arkasından yol boyunca gözlerimize ulaşan manzara ülkenin tüm fakirliğini gözler önüne seriyordu zaten. Çekirge, karafatma, elma kurdu, yılan daha da ötesi köpek yiyen bir halktan bahsediyoruz. Oturduğumuz yerden ahkam kesmek kolay tabii ki. Canları çok istediğinden akla gelmeyecek bu hayvanları yediklerini düşünmek insanın kendini kandırmasından başka bir şey değil! Yıllarca savaşmışlar, toprak altında bir metreyi bulmayan sığınaklarda yaşamışlar, aç kalmışlar ve ne bulurlarsa onu yemişler. Bunlar benim düşüncelerim elbet, kimseyi bağlamaz.


Köpek yemenin içime dokunan acıklı kısmının ötesinde, yedikleri diğer şeylerin hiçbiri ne midemi bulandırdı, ne de şaşırttı beni.

Arkamızda bıraktığımız küçük liman!
Halong Bay ise Tanrı'nın Vietnamlılara bir armağanı sanki. Denize yakın yaşıyor olmanın verdiği tanıdıklıkla, Güney Çin Denizi'ne yaklaşır yaklaşmaz burun deliklerimin titrediklerini hissettim.

Hâlâ bir belirsizlik içinde arabada yolculuk ediyoruz. Yağan yağmurun naifliği beni yanıltıyor olsa gerek çünkü buraya kadar gelmemize rağmen tekneye binebilme ihtimalimiz zayıf. Fırtına yüzünden Hoi An'a gidemedik ama buraya kadar gelmişken denizin üstünde bir gecemi geçiremezsem üzüleceğimi biliyorum.

Cennetin tam kıyısındayım ne de olsa!




Bizi konaklayacağımız tekneye götürecek olan küçük teknenin olduğu limanın kenarına kurulmuş kafenin içinde bekleşiyoruz. Kader anını bekliyoruz. Kafe derme çatma bir yer: sevimsiz, soğuk!
Lily'den beklediğimiz haber geliyor sonunda. Tekneye bineceğiz ve Halong Bay'de bir gece konaklayacağız.

Rutin Vietnam kanunlarından biri gereği can yeleklerimizi üzerimize geçiriyoruz. Tekneye binme izni çıktı ya, bu sefer açıkta sıralanmış tekneler içinde gözlerimle en güzel tekneyi seçmeye çalışıyorum. Üzerinde yeşil bitkilerin olduğu bir tekneyi gözüme kestiriyorum. Açıktaki teknelerin içinde en güzeli bu tekne. Dileklerim bir kez daha gerçekleşiyor ve bizi taşıyan minik tekne bu büyük teknenin kenarına yanaşıyor.

Teknenin restoran olarak kullanılan üst katına çıktığımızda görevlilerden biri bize tekne ve tekne kuralları ile ilgili uzun açıklamalarda bulunuyor. Huzuru bozan bir ses gibi algılıyorum görevlinin sesini. Aklımdan geçen tek şey şu: Birazdan aşağı kamaramıza ineceğim, üstümdeki monttan kurtulup rahat bir kıyafete kavuşacağım ve sonra tekrar buraya çıkıp yağmaya devam eden yağmurun tadını çıkarmak için camın kenarındaki yerimi alacağım.

Tekneyi de, kamaramızı da çok beğeniyorum. Güneşin kendini göstermesine duacıyım ya, yine de her şey  çok güzel!
Yola çıktığımızdan beri o kadar hızlı hareket ediyoruz ki, kendimizi dinlemek için fırsat bulamadık. Ben Halong Bay'de teknenin içinde tam da şu anda oturup keyifle bir çay içmek istiyorum. Hepsi bu!

''İstanbul'da bir bayramı bırakıp geldim buraya. Sakince uzanan Güney Çin Denizi üzerinde bir noktaya indirgenmiş olarak teknenin güvertesinde oturuyorum. Bu an'a dair düşünülecek hiçbir şey yok. Denizden gökyüzüne doğru irili ufaklı yükselen kireç taşı oluşumları tarifi zor bir görüntü oluşturuyor. Küçük tepeciklerin üstü paletten alınıp, bolca sürülmüş bir yeşille ağaçlandırılmış gibi. Belki tuhaf ama, altında denizin olmadığı bir Kapadokya hayali canlanıyor gözümün önünde.''
Tekneye, denizin ortasında olmaya, hafif hafif çiseleyen yağmura ve kalabalığın içinde bulabileceğime inandığım yalnızlığa seviniyorum. Hava biraz daha güzel olsaydı, denize bile girerdim. Birkaç saat önce burada olabilme ihtimalim bile yoktu. Yağan yağmura inat, emekten ve kano gezintisinden sonra arkadaşlarım denize girecek. Ben çayımı alıp keyif yapmayı tercih edeceğim.

Sanki düşündüklerimi yukarıda duyup, dinleyen ve her dileğimi yerine getiren biri var. Yemeğe oturduğumuz zaman hepsi birbirinden lezzetli yemekler geliyor masaya. Deniz ürünleri olduktan sonra mutluluğuma diyecek yok; lakin olur olmaz her şeye kişniş katmasalar nasıl güzel olur. Ne zaman ağzıma şu otun tadı gelse, kalıveriyorum öyle. Sabun ısırmak ve onu yutmaya çalışmak gibi bir şey kişniş yemek. Vietnam'da hiç yapmadığım ve yapılmasından hoşlanmadığım bir şey yapıyorum: Birkaç kez yemeğimi ağzımdan peçeteye çıkarıyorum. Üzgünüm ama benim için kişnişin yenir yutulur bir yanı yok.

Tabakta tek başına görünen şey, yengeç dolması. Kendiminkini yedikten sonra, Selçuk'un tabağındakini de yiyorum.
Biraz sonra küçük kanolara binerek denizin ortasındaki balıkçı kasabasını görmeye gideceğiz. Yazmaktan çok fotoğraflarla göstermeye çalışacağım oraları da.
Çiseleyen yağmurun tadına bakmak için teknesinin üst katına çıkıyoruz.



Aşağıdaki son fotoğraftada mutlu sona ulaşmış beni görmektesiniz. Allah kimseyi çaysız bırakmasın!


Benimle Halong Bay'e hangi kitap gitmiş, bilin bakalım?


28 Ocak 2014 Salı

Marquez hayatıma nasıl girdi?



Selçuk'la tanıştığımız zaman o üniversitede öğrenciydi. Ben de üniversite sınavına hazırlanıyordum. Kuzeninle aynı apartmanda, yan yana dairelerde oturuyorlardı. O dairede oturuyor olması da bir sürü olasılığın bir araya gelmesinden oluşuyor. Güzel bir hikâye aslında; yeri gelirse bir gün burada onu da anlatırım.

Selçuk'la -biz lise yıllarında buna çıkmak diyorduk- ilk çıktığımız gün Taksim'de kitap fuarına gittik. Aslında fuarın önünde uzayan giden kuyruğun bir yerlerinde buluştuk. Soğukta yüzümüzde kocaman gülümsemelerle mutlu mesut bekledik. O günden ne zaman bahsetsek Selçuk, üstündeki lacivert-beyaz çizgili kolej montumu anlatarak hep beni utandırır. Levis'in meşhur montlarından bahsediyorum. Keşke o montla bir fotoğrafım olsa da burada paylaşabilsem.

O ilk günden sonra çoğu zaman Taksim'de buluştuk. McDonalds'da yemek yer, sonra Galatasaray Lisesi'nin karşısındaki pasaja girer, sahaflardan kitap toplar, saatlerce gezinirdik. Bugün hâlâ o pasajda sahaflar var mıdır, bilmiyorum.
Selçuk Can Yayınlarının kitaplarını gördü mü dayanamaz hemen alırdı. Kendimle ilgili bir anım yok ne yazık ki! Sahi ben ne alır, ne okurdum o zamanlar? İnanın pek emin değilim. Herhalde ders kitapları okuyor, boş zamanlarımda da aşık aşık geziniyordum. Baksanıza kendimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum!

Sahafın rafında Latin Amerikalı bir yazar mı var, o kitap mutlaka alınırdı. Tahmin edersiniz ki en sevdiği yazar Marquez'di. Selçuk Marquez'i yalayıp yutup, Marquez hakkında methiyeler düzerken; ben ağzı açık ayran budalası gibi onu dinlerdim.
Ben de büyüyecek, ileride bir gün ben de Marquez'i okuyacaktım.
Bu kadar aşıkken ve kitaplar konusunda kendime güvenim tamken, zaten okumamam mümkün olamazdı.

Selçuk'un dilinden düşürmediği ve karşına çıkan herkese tavsiye ettiği kitap tahmin edeceğiniz gibi ''Yüzyıllık Yalnızlık''tı.
Bir gün dayanamadım aldım kitabı elime. Kitabın yarısına geldiğimde, kim kimdir, hangi baba kimin babasıdır, hangi çocuk kimin oğludur şeklinde soruları kendime sorup duruyor, durmadan önceden okuduğum sayfalara geri dönüyor ama aradığım soruları bir türlü bulamıyordum. Üstüne üstlük şu uykusuzluk hastalığı da iyiden iyiye sinirlerimi bozuyordu.
Sevgilimin yüz karası olarak tarih sayfaları arasındaki yerimi aldım tabii. Marquez'i bu kadar sevmesine ve etrafında sevdiği adamın anlamayan tek kadın olmama rağmen benimle evlendi.
Aşk işte! Umarım pişman değildir.

Sonra aradan uzun çok uzun yıllar geçti. Ben Marquez okumak için kendime tekrar şans verdim.
( Marquez'e de şans vermiş olabilirdim değil mi? Olgunluk işte!) Ama hep başka kitaplarını aldım elime. Yüzyıllık Yalnızlık yanına yaklaşmaya cesaret edemediğim bir anı olarak kitaplığımızda durdu. Geçenlerde kitapçıda Can Yayınları'nın yeni basım Yüzyıllık Yalnızlık'ını gördük. Evet, Selçuk ve ben!
Tabii aldık hemen. Çünkü ben bu aralar bir daha Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyacağım.

Çok önemli not: Ben bu yazıya Carlos Ruiz Zafon ve Barselona'dan bahsetmek için başladım. Allam, sadede bile gelemedim. 

25 Ocak 2014 Cumartesi

Kitaplığımda Paris'le ilgili neler var?

Gün geçmiyor ki bu güzel şehir aklıma düşmesin! 
Kapısından içeri başımı uzattığım her kitapçıdan bu şehirle ilgili anılar toparlayarak çıkıyorum dışarı: çoğu zaman kitaplar, defterler, kalemler, kitap ayraçları...
Alacak listem devamlı uzuyor gidiyor. Bavulum içinde peynirlere ve şaraplara da yer açmam gerekiyor. 

Bakalım kitaplığımda bavuluma sığdırıp, buralara kadar taşıdığım neler varmış? 


Paris'i mekan tutan tüm hikâyelere bayılıyorum. Evimde oturduğum zamanlarda, romanın kahramanlarının gezindiği sokaklarda dolaşmak gibisi yok.


Tam da yürümekten bahsetmişken, işte o konuyla ilgili güzel bir kitap. Ben Paris'te her mevsimde gezmeyi seviyorum. Kışın soğuğunda gezmenin zorluğunu yadsıyacak değilim; o zamanı da Paris kafelerinin keyfini çıkarma zamanı olarak değerlendiriyorum. Başka bir deyişle: Kış, Paris için seyir zamanı!


Paris'ten gelenler bir yana, kitapların üstündeki küçük kutunun benim için anlamı büyük! Hediye edildiği tarihten beri saklar dururum bu kutuyu.  Noel Riley Fitch'in yazdığı Hemingway'in yaşadığı, yediği, gezindiği yerleri anlatan kitabı büyük bir zevkle keşfe çıktım. Bir ara Paris'te Hemingway'in peşinden nerelere gittiğimi yazsam fena olmaz.
...ve Hemingway'in dilinden Paris yılları.
Şimdi aklıma geldi Hemingway deyince, atlanmadan okunması gereken bir başka kitapta 'Paris'li Eş''

Julia Child ve Paris'inden defalarca bahsettim burada! Paris'e bu gidişimde onun şerefine tekrar Boeuf Bourguignon yemeye kararlıyım. 


Mine Kırıkkanat'ın Paris kitabının yedeği var; biri okunmaktan ve altı çizilmekten bitap, diğeri sırasını bekliyor. Sevdiğim kadınlar listamin başında Mine Kırıkkanat! Nedim Gürsel'i tekrar anlatmayayım burada yeniden. İkisi de Paris demek benim için!


Enis Batur'suz bir Paris düşünülemez elbet. Paris'in her sokağını, binaların duvarına çivilenmiş her tabelasını anlattı bana teker teker. Hep yazsın istediğim yazarlardan. Feridun Andaç'ın Paris'i peki? Ya Uğur Kökden'in Paris kafeleri? Öyle güzel cümlelerle imzalamış ki Rezzan Ablamın ricasıyla kitabımı sevinçten deliye döndüm. Geçen gün yolda karşılaştım Feridun Andaç'la; kocaman bir "merhaba" çıktı ağzımdan. O da anlamlandıramadığı bu kocaman gülüşlü kadına bir merhaba yolladı.

Hanoi'de ne gördüm? Tek Sütunlu Pagoda efsanesi nedir?


One-Pillar Pagoda- Tek Sütunlu Pagoda



Efsaneye göre çocuğu olmayan İmparator Ly Thai To, sık sık pagodalara giderek Buda'ya kendisine bir çocuk vermesi için dua eder. Bir gece İmparator rüyasında bir gölün ortasında kare şeklinde büyük bir lotusun ortasına oturmuş olan Buda'yı görür. Buda, rüyasında İmparator'a bir erkek çocuk verir.

    Aylar sonra İmparatoriçe krala bir erkek çocuk doğurur. Kral da rüyasında gördüğü şekliyle, Buda'nın oturduğu kare lotus çiçeği şeklinde bir pagoda yaptırmaya karar verir. Pagoda, tıpkı lotus çiçeği gibi! Suyun üzerinde taştan oyulma tek bir sütunun üstünde yükselmektedir.

Pagoda böyle bir havuzun ortasında bulunuyor.


Ahşap kapının kenarındaki taştan süslemeler.

Pagodanın içindeki sunak yeri!

Ahşap kapının süslemeleri...

12 Ocak 2014 Pazar

Ho Chi Minh Kompleksi ve Mozolesi...

Sabah uyandığımda Hanoi'de beni neyin beklediğini bilmiyorum. Bir gece önce tanıştığımız Lily, içimi serin tutmama sebep. Belli ki işini biliyor ve Hanoi'de bizi güzelce gezdirecek. Bu kadar yolu gidip geldikten sonra, Saygon'daki rehberimizden dolayı şehri eksik kalmış hissediyorum. Her ne kadar bir şehri tanımak için bu kadar kısa süreli konaklamalar yeterli olmasa da, içime ukde kalan acı başka gezilerden bildiğim bir acı: Saygon'u yürüyerek gezmedim ve sokak aralarında dolaşmadım!

Güzel bir kahvaltı sonrasında ekip olarak bindiğimiz otobüsten geniş bir meydanın kenarında iniyoruz: Ba Dinh Maydanı.

Ho Chi Minh Mozolesi:

Meydanın bir köşesinde Lily bizi durduruyor. Bulunduğumuz yerden Ho Chi Minh'in mumyalanmış bedeninin bulunduğu Ho Chi Minh Mozolesi'ni rahatlıkla görebiliyoruz. Ne yazık ki, Vietnam'lıların çok saygı duyduğu ve sevdiği bu devlet adamının bedenini göremeyeceğiz. Ünlü devlet adamının bedeni her sene birkaç ay bakıma alınıyormuş ve biz o döneme denk geldik. 
Şimdi masamda oturmuş Ho Chi Minh'in bedeniyle ilgili böyle cümleler kurarken tuhaf hissediyorum kendimi. Açıkçası oturduğum yerden, bedenin bakıma alınmasını daha uygun anlatacak kelimeler de bulamıyorum.






Ho Amca, 19 Mayıs 1890 yılında Nghe An bölgesinde doğmuş, 2 Eylül 1969 yılında da ölmüş. Tüm Vietnamlıların samimi bir saygıyla andıkları Ho Chi Minh, tüm yaşamını Vietnamlıların ulusal bağımsızlıklarını kazanmaları için adamış. Ho Amca öldükten sonra da, Hükümet ulusal kahramanlarının sonsuza dek yaşaması için bu anıt mezarı yapmayı uygun görmüş. 

Şöyle diyor Lily: ''Ne bu anıt mezar, ne de vücudunun mumyalanması Ho Chi Minh'in kendi isteği değildi. Aslında o yakılmayı ve küllerinin tüm Vietnam topraklarına savrulmasını istemişti. Çok uzun yıllardır, çok istemesine rağmen Güney Vietnam'a gidememişti ve Güney Vietnam halkı da Ho Amca'yı görmemişti. Ho Chi Minh'i görmeyen Güney Vietnam'lıları Ho Amca'nın bedeninden mahrum edemezdik.''

Ho Amca öldükten sonra bedeninin saklandığından kimsenin haberi yokmuş. Hanoi'nin biraz güneyinde bir bölgede, Ho Chi Minh Kompleks'i bitene dek, beden de saklanarak korunmuş. Vietnamlılar, Ho Chi Minh'in bedeninin mumyalandığını ve halkın ziyaretine açılacağını kompleksin açılmasıyla beraber öğrenmişler. 
Bizim giremediğimiz mozoleden içeri kolları ve bacakları örten bir kıyafetle girmek şart. Bedenin yanından tek sıra halinde, bekleme yapmadan geçmek gerekiyormuş. İçeride konuşmak ve fotoğraf çekmek ise kesinlikle yasak.

Lily, Ho Amca'nın tüm yaşamı boyunca gezdiği, yaşadığı ve çalıştığı ülkeleri teker teker anlatıyor bizlere.

Gidecek olanlara kısa bir bilgi:
Açılış saatleri: Pazartesi ve Cuma hariç, haftanın 5 günü
Kasım-Mart arası: Sabah 8.00 ile 11.00 arası 3 saat
Nisan-Ekim arası: Sabah 7.30 ile 10.30 arası 3 saat
Ekim- Kasım- Aralık aylarından birinde her sene bir ay, bedenin bakımı için tüm mozole kapalı.

Ho Chi Minh Mozolesi'nin bulunduğu Da Dinh Meydanı, 2 Eylül 1945 yılında Ho Chi Minh'in ''Vietnam Bağımsızlık Bildirgesi''ni okuduğu tarihi alan. Meydan aynı anda 200.000 kişiyi içine alabilecek kadar büyük.

Başkanlık Sarayı:

Geniş meydanda ilerleyerek içinde Başkanlık Sarayı'nın (Presidential Palace) bulunduğu geniş bahçenin önüne geliyoruz. Lily burada her birimiz için birer bilet alıyor. Yeşillikler içindeki bahçe kapının dışından bile güzel gözüküyor.


Bahçenin içine adım adıp biraz ilerlediğimizde parlak sarı boyalı, güzel bir evle karşılaşıyoruz. Burası Başkanlık Sarayı'ymış. 1901-1906 yılları arasında bu bina Fransız sömürgeciler tarafından, Hindiçini Genel Valisi'nin sarayı olarak inşa edilmiş. Vietnam Hükümeti tarafından burası Ho Chi Minh'in konaklaması için terhis edilmiş ama Ho Amca bu teklifi, burada Vietnam aleyhine kararlar alındığı için reddetmiş. Ho Chi Minh burayı 1945-1969 yılları arasında yirmi dört yıl boyunca çalışma ofisi olarak kullanmış. Bir de yabancı devlet adamlarını ağırlamak için!




Şimdi sırada Ho Chi Minh'in yaşadığı basit ev var.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Altı dakika hayal kurdum!


Yeni yılın ilk gününden beri hayatıma giren ''altı dakika''lar var. Verilen kelime ne olursa olsun, altı dakika içinde aklıma ne gelirse yazmaktan ibaret yapacağım şey! Kendime altı dakika verdim şimdi de! Telefonumun saati altı dakikaya ayarlandı bile!

Hayatta iki şeyden tüm hayatım boyunca keyif aldım: kitap ve seyahat

Keşke diyorum, hayatımı hep gezerek ve kitaplar okuyarak geçirsem! Yaptığım iş bu olsa aslında. Belki bir yayınevini düşleseydim en başından, ya da bir baba yadigarı olsaydı... Kitaplar geçseydi elimden devamlı, yazarlar olsaydı hep etrafımda; aydın olanlarından, başı dik duranlardan... 

Sonra gezmeler olsaydı mesela; kitap tanıtım turları, uçağa binip dört bir yana gitmeyi gerektiren kitap fuarları, soğuk kış ayazı, sarı yapraklarla dolu sonbahar, küçük kapılardan girilen içi dolu kitapçılar, sokak arası kitapçıları...

Kitapçıların hemen yanında küçük kahve dükkanları olsa bir de, o kahve dükkanlarının tam önünde kocaman kocaman ağaçlar, yere düşmüş yapraklar...
...altı dakika çoktan doldu bile!