11 Mart 2014 Salı

Ah Berkin!


Ah Berkin! Buradan yazmam böyle şeyler ya, acımı yaktın da gittin be çocuk! Gittiğin yer ışıkla dolsun! Allah anana babana sabır versin. 
Affet bizi!

8 Mart 2014 Cumartesi

Passage Jouffroy: Geçmişten bugüne Paris'ten alışveriş manzaraları

Passage Jouffroy, Paris'te en sevdiğim pasajlardan biri. Yıllar önce bu blogta bu pasajları bulmak için ne emekler sarf ettiğimi, ne yollar teptiğimi anlatmıştım. O gün mutlu sonla noktalanmıştı da, ben o zamandan beri her gittiğimde yolumu buralara düşürür olmuştum.
Bu sefer otelimiz zaten Opera Bölgesi'nde, Grand Boulevard'a çok yakın. Hal böyle olunca pasajlar dibimde.

Rutin hayatları içinde caddeleri dolduran kalabalıklar içinde kendimi başka hissediyorum. Şöyle demek lazım aslında, anın tadını çıkarıyorum çünkü burada kalacağım günler kısıtlı ve tadını çıkarmak, kendimi keyfin kollarına bırakmak en doğal hakkım. Geçici bir yolcu!

Passage Jouffroy'dan adımımı attığımda büyülü dünya önüme açılmış oluyor. Bu pasajda bulunan minyatür kahramanların olduğu dükkanlara, maket yapmak için kullanılan minik ağaçların, bebeklerin, kitaplıkların ve bilumum parçaların olduğu dükkanlara bakmak harika. Pasajın içinde Musée Grevin'de bulunuyor. Bana bal mumundan yapılma ünlüler nedense hiç çekici gelmediğimden içeri bugüne kadar girmedim. Tabii meraklıları içeri girip müzeyi gezebilirler. Madam Tussaud bile içeri sokamadı beni bugüne kadar!

Bu pasajın içinde Hotel Chopin var. 1846 yılında pasajla aynı zamanda açılan otel, iki yıldıza sahip. Romantik bir yerleşime sahip olsa da, Paris misafirlerine daha güzel seçenekler de sunuyor.

Pasaja girer girmez ilk durak noktama ilerliyorum.

La Boîte á Joujoux: 41-43 Passage Jouffroy 75009 Paris
Binbir çeşit hayalin içine sığdığı bu dükkanın içine girip, çocukuğuna dönmeyecek bir insan tanımıyorum. Bu kadar iddialıyım. İnsan kafasını nereye çevireceğini, hangi mucize ile karşılaşacağını bilemiyor. Çeşit çeşit renlere boyanmış, üstleri desenlerle süslenmiş sapanlar beylerin hemen ilgisini çekiyor mesela. Ben vitrinlerinde içinde sıralanmış bebeklere, minyatür maket malzemelerine, dekupaj kağıtlarının üstünde dolaşan meleklere, defterlere, kalemlere baylıyorum. Dükkanın renkli kapısı bile içime neşe katıyor. Bu şehirden dostlara hediye almak için en güzel yerlerden biri burası.
Bakın içeride neler var?

Dükkanın bana çok sevimli gelen boyama tahta kapısı

Çocuk olduğum zamanlara geri dönüp, cebimde bir dolu parayla burada olmak vardı!

Bu kalemtıraşlardan burada da var. Yandaki ahşap kutular, çocuk dişlerini saklamak için.

Bebeklerin birkaç tanesi yetmez, hepsini almak lazım.

Defterlerden tabii ki aldım.

Vitrin ve içine yığılmış onca dünya!
Resim yazısı ekle

Burası da dükkanın büyülü kapısı: Girin içeri, bakın neler çıkacak karşınıza!


Hayal satan bu dükkandan çıkıp biraz ilerledikten sonra eski dergilerin satıldığı dükkanın önüne geliyoruz. Bizim pasajın içinde olduğumuz saatlerde dükkan kapalı. O yüzden dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum. 

Librairie Le Petit Roi: 39 Passage Jouffroy, 75009 Paris







Eski dergiler bakıp, Fransızca bilmediğim için tekrar hayıflanıyorum. Neyse artık! Bir şeyler alarak kendimi keyiflendirmek zorundayım. Bu kadar üzüntüyü bünyem kaldırmaz.

Şimdi fotoğraflarını koyacağım dükkanın içindekiler de insana kendini cennette hissettirir. Bu postta ilk yazdığım dükkanla aynı dükkan olduğunu düşünüyorum. İsimleri aynı gözüküyor çünkü. Daha çok çok yakından tanıdığımız çizgi film karakterlerinin minyatürleri var: Şirinler, Küçük Prens, Temel Reis, Safinaz. 
Fotoğraf çekmeme ne yazıkki izin vermediler. O yüzden dışardan çektiğim birkaç fotoğraf var sadece. Ama yüzünüzü kara çıkartmayarak birkaç parça aldım.





Kitapların üstüne oturmuş Safinaz'a bayıldım. Fiyatını duyunca dudağım uçukladı: 99 Euro
Pasajın sonunda, caddeye çıkmadan hemen önce duvarın kenarına kurulmuş uzun bir tezgah başlıyor. Burada da sanatla ilgili kitaplar satılıyor. Fiyatlar gayet uygun. 



İşte benim Passage Jouffroy'um!

3 Mart 2014 Pazartesi

Paris ritüellerim! Seni sen olduğun için seviyorum Paris!

Paris bende hep aynı hisleri bırakıyor. Uçaktan  inip, damga işini hallettikten sonra Paris rutinlerimi yaşamaya başlıyorum. 
Bavulları beklerken Orly'nin kokulu tuvaletine girmek mesela! Evet ya, tuhaf ama gerçek! Nedense bu tuvalet hep çok fena kokuyor ama Paris'e geldim diyorum! ( Bu arada Paris çok pis bir şehir, metrolar leş gibi kokuyor vs. diyenlere hiç yüz vermiyorum, bu da biline! ''Neye, hangi şehre göre pis arkadaş?'', diye carlarım.) 

...ama işte Orly Havaalanı'ndaki tuvalet ilk hoşgeldin benim için. 
Sonra metro biletlerini dışarıdaki makineden satın almak ve şehre yola çıkış.

Sonraki ritüelim yer altından yeryüzüne çıkarken gerçekleşiyor. Metronun çıkısından açık havaya ilk çıkışımda, bildiğin şükrediyorum Allah'a. ''Yine buradayım.'' diyorum. ''Allahım şükürler olsun.''

Çoğu birbirinin aynı Haussman tarzı Paris binalara bakmak, özlem gidermek. İlerleyen günlerde gezdiğim caddelerde, sokaklarda kendime ev beğeneceğim. Hayal bu ya, seçtiğim evler hep binaların üst katında olacak. Önlerinde akşamları elime bir bardak şarabımı alıp şehri seyretmek için çıkacağım balkonları olacak. Daireyi satın almaya gerek yok, çok pahalı. O kadar para bir daireye bağlanır mı canım? İnsanın ya çok zengin olması lazım, ya da deli. O yüzden biz daireyi kiralayacağız. Haa, bir de dairemiz ya St. Germain'de olacak, ya Marais'de ya da Montparnasse'da.

Üst kattaki dairelerden biri bana uyar!
Uyan Özlem, Paris'tesin. 
Bu arada otele de gelmişsin, bak! 
Bavulu odaya at, hemen dışarı. 

Otelden en yakın bölgeye yürümeye başlıyoruz. Grand Boulevard hemen otelimizin dibi. Oradan Opera Bölgesi, La Fayette'in önü. Buluşmak için en kolay yer. 

Açlıktan ölmek üzereyim. Beni kırmıyorlar, başka bir rutinimi yaşatıyorlar bana. 
''Hadi Leon de Bruxelles'e gidelim!'' 
Ekipte benden daha fazla burayı seven yok. 
Selçuk benim midyemden tadar, genellikle patates kızartması ve yanına kalamar alır. 
Duygu midyeyle ilgili kötü anılara sahip. ''Ben somon alayım'', diyor. 
İlker, midyeyi seviyor ama benim gibi tutturmuyor. 
Sonuçta hepsi benim için Leon de Bruxelles'in kapısından giriyor. 
İlk gece için başarılı bir yemek. Dört geceden birinde midye işini aradan çıkarmış oluyorum. 

Seç bakalım içinden...

Böyle bir başlangıç yapıyoruz.

Üstüne kaşar konulmuş bu nefis midyeler İlker'in midesine giriyor.

Buraya özgü bu fasülyelere bayılıyorum. Patates kızartması her zaman harika.

Eh, bu da bir rutin işte! Benim yemeğim...
Leon de Bruxelles için adres: 30 Boulevard des Italiens, 75009 Paris

Kahveler ve tatlı için Paris'te en sevdiğim kafelerden birine gidiyoruz. 
Yumuşacık bir gece. St. Michel'i arkamızda bırakıp, St. Germain'de yürüyoruz yavaş yavaş. Elimi Giber Jeune'ün ikinci el kitap tezgahlarının üstündeki kitaplara sürüyorum yanlarından geçerken. Geniş kaldırımlar ışıl ışıl. Sanki ben de ışıldıyorum. Öyle mutlu hissediyorum kendimi. Sorbonne'un önünden geçiyoruz. 
Bir başka tanıdık düşünce geçiyor aklımın ucundan. Bininci kez aynı hayali kuruyorum. Paris'i bana böyle hissettirdiği için seviyorum. 


Bizden selfie'ler...
Sonra Paris'in en güzel şemsiyelerini satan dükkanın önünden geçiyoruz. Dükkan kapalı, camlı vitrinin arkasında duran şemsiyeler yağmur çektiriyor avuçlarımda atan kalbime. 
Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki en sevdiğim kafeye giriyoruz. Saatlerce oturuyoruz, kahveler, çaylar içiyoruz. Nefis bir tatlıya çatalımızı daldırıyoruz. 





Her gelişimizde gelip uzun uzun oturduğumuz Le Rostand bu sefer arkadaşlarımızla sohbet ettiğimiz, kahkahalar attığımız, hani nerdeyse edebi sohbetlere girişeceğimiz bir yer olacak. Gertrude Stein'in evi buradan sadece beş dakikalık yürüme mesafesinde. Duygu'ya açıyorum sırrımı; belki bu sefer değil ama bir sonrakinde mutlaka uğrayacağımız bir durak olacak. 

Le Rostand
6 place Edmond Rostand, 75006 Paris


2 Mart 2014 Pazar

Paris'te nerede kaldık?


Odadan da, otelden de, şehirden de ayrılıyorum ya size bugünlük kısa atıştırmalık yazımda kaldığımız otelden bahsedeyim. Olur mu?

Her seferinde ayrı bir bölge! Koca kişisi ile aldığımız karar budur. Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra olay mahalline geri dönen suçluların aksine aynı otele gitmiyoruz bir daha. Paris'e bize anlatacağı bilinmedik bir yönü için yeni şanslar tanıyoruz.
Şaşırt bizi Paris!

Opera Bölgesi. Rue Lamartine, 10 numara.
Orly Havalimanı'ndan otelimize gelirken metroda sohbete dalıyoruz. Elimizdeki metro haritasına bakmak yerine basit bir karar veriyoruz. Chatelet'de inelim, nasılsa oradan aktarma vardır!
Chatelet, Paris'te ana istasyonlardan biri, bir hattan başka bir hatta giden uzun bir yürüyüşü göze alıyorsanız, gideceğiniz yere mutlaka ulaşırsınız.


İstasyonda uzun uzun yürümek canımı sıkmıyor. Daha Paris'te gün ışığına merhaba demedim ya, metronun tanıdık pisliği bile güzel geliyor gözüme. Tanıdık bir sima görmek gibi bir şey, Chatelet beni Paris'te olduğuma ikna ediyor.

Ben aval aval etrafa bakınırken Selçuk, Gare de Nord'dan gitmemiz daha mantıklıymış aslında diyor. Bu durumda fazladan bir aktarma yapacağız.

İnmemiz gereken istasyon Cadet. Otelimiz bu istasyona yakın.
Selçuk elindeki bavulu sürüklüyor. Telefonlarımıza stay.com adlı uygulamayı yüklediğimizden beri yola çıkmak daha da kolay. Oteli görüyorum.
Kapıdan içeri girer girmez raflara yerleştirilmiş eski basım kitapları görüp, telefonuma sarılıyorum.
''Bir odaya yerleşseydik önce!'' diye bir ses ulaşıyor kulaklarıma uzaklardan.

Resepsiyondan görüntüler...




Resepsiyon görevlisini gözüm görmüyor. Otelin resepsiyonu girdiğimiz kapının hemen köşesinde küçücük bir yer. İşte otelle ilgili bir ipucu: Otelin odalarının çok küçük olduğunu tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

Her seferinde ayrı br bölge, her seferinde farklı bir otel! Selçuk'la aldığımız karar bu! Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra kaza mahalline geri dönen suçlular gibi geri dönmüyoruz aynı yere. Paris'e bize göstereceği farklı bir yüzü için şans tanıyoruz.

Bavulumuzla beraber asansöre binip altıncı kattaki odamıza çıkıyoruz. Asansörün kapısı açılıp dışarı çıktığımızda kitap rafları ile dolu dar bir koridorda buluyoruz kendimizi. Duvar kağıdı ile kaplı kapının üzerinde zorlukla görünen kapıyı ve kilidi buluyoruz.
Hoşgeldik!

Oda kapımız! Altıncı kat, 601 numara.


Paris'te bir çatı katındayız yine. Dokuz yıl önceki ilk çatı katı maceramdan sonra ikinci kez. Halimden son derece memnunum, ben bu hali çok seviyorum.
Paris'te çatı katları bana bu şehre ilk gelişimi, Mavi Kirazlar serisinde çatı katındaki gençlik bunalımlarını yaşayan o tatlı karakteri, pencereden bakınca göreceğimi bildiğim gri şehri hatırlatıyor. Eskiden bu minik çatı katı odalarının hizmetçi odaları olarak kullanıldığını ise çoktan unuttum: o mesele başka bir yüzyıla ait.

Şimdiye kadar kaldığım oteller içindeki en küçük oda sıralamasında hâlâ Venedik'te San Marco yakınlarında kaldığımız otel odası ilk sırada. Temennim bu rekorun kırılmaması yönünde :)
Odanın büyük olmasına gerek yok, yatağı rahat, banyosu temiz ve sevimli olsun yeter diyenlerdenseniz, bu oteli tavsiye ederim.
Hotel Les Plumes'ün her odası başka bir Fransız yazara ayrılmış. Bizim şansımıza George Sand ile Alfred de Musset'nin anısına düzenlenmiş oda düşüyor. Çok yakın zamanda George Sand ile ilgili bir kitap okuduğumdan bu durumu şans olarak görüyorum. Paris bana yine gülümsüyor.

İşte dört gecemizi geçirdiğimiz otel odamız.

Karşınızda Gerorge Sand!

Pek romantikler değil mi?

Ben Alfred'in olduğu yastığı alıyorum, George'lu yastık koca kişisine kalıyor.

Yatağın başucundan sarkan şapkadan yapılma bu lambaya bayılıyorum.

Adres: Hotel les Plumes- Rue Lamartine, 10 Paris

1 Mart 2014 Cumartesi

Şubat ayında ne oldu?

Mart'ın ayının ilk gününe geldik. Böylece 2014 yılının Şubar ayı tarih sayfalarındaki yerini aldı. Peki ben geçtiğimiz Şubat ayında ne yaptım?

  • Ailece sanatsal etkinliklerimize elimizden geldiği kadar devam ediyoruz. Cats Müzikali geldi, gidiyor derken, gönlüm ayağımıza kadar gelmiş olan bu müzikali seyretmemeye razı gelmedi. Oğlanı da alarak, son gün öğleden sonra soluğu müzikalde aldık. Kuzey ilk perde çok sıkıldı. ''İkinci yarıyı izlemesem olur mu?'' sorusu cevapsız kaldı. Allah'tan ikinci perdede heyecan arttı da, Kuzey Cats Müzikalinden iyi anılarla ayrıldı. Koca kişisi, ''Beklediğim kadar iyi değilmiş!'' dedi. Benim merak eden dostlar olacak olursa, çok keyifli birkaç saat geçirdiğimi söyleyebilirim. 



  • Baktım ki ev ahalisi böyle etkinliklerden çok memnun, Sevgililer Günü'nü başka bir tiyatro etkinliği ile taçlandırmaya karar verdim. Akşam üstü işten biraz erken çıkıp, Kadıköy'ün kalabalığa daldım. Kadıköy'ü de, içinde barındırdığı kalabalığı da çok seviyorum. Etrafta telaşsızca dolandım; an itibariyle tek başıma olduğumdan hiçbir çingene bana çiçek satmaya kalkmadı. Ellerinde çiçeklerle sağdan sola koşuşturan çiftleri seyrettim biraz Cafe Erol'a oturup. Oturduğum yerde ben çayımı tek başıma yudumlarken, hayatın ne kadar hızlı aktığının farkına vardım. Nerdeyse bir çay daha ısmarlayacaktım ki kendime, koca kişisi geldi. Bize her gün Sevgililer Günü olduğundan çiçek falan almamıştı, hem tiyatroda çiçeği nereye koyacaktık? Tarihi Adapazarı Islama Köftecisi'nde nefis bir ıslama köfte yedik. Yanında piyaz vardı ama soğanı yoktu. Sonra birlikte Cafer Erol'a gittik. Bu sefer birlikte çay keyfi yapmak için. Tiyatro saatimiz çok yaklaşmıştı, hafif hafif çişeleyen yağmurda Haldun Taner'e doğru yollandık. Oyunun ismi Zengin Mutfağı idi. Nefis bir oyun olduğunu ve ağzımız kulaklarımızda salondan ayrıldığımızı bilmem söylememe gerek var mı? Herkese bu oyunu mutlaka izlemelerini öneriyorum. Beğenmeyene bilet paraları iade:)
  • Şubat ayının son oyununu da yazarak tiyatro kısmını bitiriyorum. Bu sefer Şehir Tiyatroları'nın Üsküdar Müsahipzade Celal sahnesinde oynayan Hıdrellez adlı oyunu izlemeye gittik. Bu oyuna da tiyatro kurdu bir arkadaşımızın referansı ile gittiğimizden oyun bizi şaşırtmadı. Çok eğlendim. Oyunla ilgili tek eleştirim üç saat sürmesi olabilir. Sekizde başlayan oyun saat on birde bitti.           

  • Şubat ayı gelmeden bu ayla ilgili beni en çok heyecanlandıran şey Paris'e gidecek olmamdı. Yine bir fuar sebebiyle eş kontenjanından kendimi Paris'te buldum. Daha önceki tecrübelerimden Paris'i soğuk bulmayı bekliyordum ki, şehir bana bir sürpriz yaptı ve güneşli günler hediye etti. Dönerken nerdeyse ağlamak üzereydim ben daha dönmek istemiyorum diye. Belki de paylaştığımız bu kısa günler Paris'i bana sevdiren, o yüzden usul usul bavulumu topladım ve kürkçü dükkanına geri döndüm. 
  • Hımm unutmadan Paris'te de bir fotoğraf sergisine katılarak kendimi aştım. Orada bulunduğumuz süre zarfında sergi sırasından beklemek için en soğuk olan günü seçtim. Hotel de Ville'in önünde tam bir saat bekledim. Bir ara güvenlik görevlisine gidip,''ben turistim ve şehirde geçirecek vaktim kısıtlı, lütfen öne alır mısınız?'' diye sormayı düşünsem de, kocanın suratındaki gülüş beni bu konuşmayı yapmaktan alıkoydu. Bekleyerek zafere ulaştık elbet!

  • Uçakta yanımda Sylvia Plath'ın Sırça Fanus isimli kitabı var. Benim söylememe gerek yok, hepiniz yazarın tek kitabı olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Kitap yayımlandıktan birkaç ay sonra yazar kendi elleriyle yaşamına son veriyor. Benim için ilginç olan bugüne kadar kitabı okumaktan hep kaçınmamdı; ama Sylvia Plath ile olan okum serüvenim hiç de korktuğum gibi olmadı. Bu kadar zamandır kitaplığımda beklemesine rağmen, son birkaç seyahatimde elim hep bu kitaba gidiyor, sonra yol haline uymaz diye geri bırakıyordum. İçimden gelen ses haklıymış. Paris seyahatime ve bana çok iyi geldi Sırça Fanus. Bu kadar korktuğum bir kitabı okuduğum için de mutluyum. 
  • Şimdilik Şubat ayından haberler bu kadar! En kısa zamanda okuduklarım ve Paris anılarımla burada olacağım.