30 Mayıs 2014 Cuma

Yaşamımıza dokunan küçük mutluluklar!


Güzel kitaplar okumak, neşeli filmler izlemek istediğim bir zamandan geçiyorum yine!
Ne zamandır iş yerinden, masamdan kalkıp, canımın istediği yerlere gidemiyorum. Bir uçağa atlayıp ülke sınırını geçmek değil kastettiğim. Kadıköy'ün balık kokan sokaklarında yürümedim mesela nicedir, ya da kahveyle koyulaşan sohbetlerin sigara bulutu gibi dolaştığı kahvecilerin sokağına uğramadım. Aklıma ne zaman Kadıköy düşse, en son ziyaretimde gittiğim Baylan'ı düşünüp, çayımın yanına götürdüğüm milföylü tatlıyı nasıl keyifle yediğimi düşünüyorum.

Menüde uzun uzun cup griyenin üstünde duraklayıp, ''yok ya!'' demem, çocukluk anılarımı başka bir güne taşıma istediğimden olsa gerek. Cup Griye yeseydim, Baylan'ın küçük bahçesine geçer, artık hayatımda yer almayan eski dostlarımı davet ederdim yanıma. Ne çay ne de kahve eşlik edebilirdi o günlerimin unutulmaya yüz tutmuş anılarına. Bugünüm daha hafif tatlar, daha uzak ilişkiler, daha dokunmadan bırakılan öpücüklerle geçip gidiyor.
İz bırakan tartışmaların, nefesimi göğsüme tıkayan kahkahaların cup griyenin iç buran ağdalı lezzetinde tutuklu kalması ne tuhaf.

Yaşamımızın renklerden, tatlardan, dokulardan eksik olmasını istemek niye?

Hayatın kolay olmadığın hepimiz biliyoruz. Ne yazık ki yaşamın kolay ilerlemediği bir ülkede yaşıyoruz. Tabii ki sosyal olaylara tepkimizi vermeli, fikrimizi savunmalı ve düşüncelerimizi paylaşmalıyız. Hepimizin inandığı ve demokrasi de bu demek değil mi zaten?

Ben hayatın tadını küçük lezzetlerde bulan insanlardan çok hoşlanıyor. Böyle insanlar yaşamımı aydınlatıyor ve bana umut aşılıyor. Anne elinin birkaç gün önce evimde ''bilirkişi'' sıfatıyla çayımı harmanlamasından daha güzel ne olabilir? Ya da kargo kolisinin içinden çıkan, başka bir şehirden yola düşen kayısılar?
Bu kış boyunca yakın arkadaşlarımdan biri babasının Manisa'dan yolladığı portakallardan getirdi evime. Her gelen koliyle beraber yüzümüz artık alıştığımız bir para transferi yöntemiyle güldü.
Geçen sefer portakalların içine bebeklikten kalma tek bir patik izlenmişti içinde harçlık niyetine birkaç yüzlükle. Gelecek kış patiğin diğer tekinin geleceğini düşünüyoruz.

Ben çayın yanına konan kitapları da, tatlıları da keyifle izliyorum.
Hepimizin küçük keyiflerde mutluluk bulabilmesi dileğiyle; bol çaylı-kahveli, kitaplı, çiçekli bir hafta sonu diliyorum.
Görsel: Buradan!

27 Mayıs 2014 Salı

Paris'te yaşadığım hayal kırıklığım: La Bague de Kenza

Paris'e her gidişimde ilk defa gidiyormuşum gibi hazırlık yapıyorum.
Ne zaman Paris özlemim depreşse ve göğsüme hafif bir sızı gibi otursa kitaplığımın önünde buluyorum kendimi. Paris ile ilgili bir şeyler okumaya başlıyorum. Olmadı, Woody Allen'dan ''Paris'te Geceyarısı''.

Bazen şehre gidişim yaklaşmış oluyor. O zaman da yeni bir yerler keşfedebilir miyim, bilmediğim bir yerin adını duyup yeni bir yer bulabilir miyim umuduyla sarılıyorum kitaplara.

Geçen hafta hiç ilgimin olmadığı tekstil alanında Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Keşke sizin Paris'te yapılan fuarlarınız senede beş kereye çıkartılsa!

Bir önceki gidişimizden önce kitaplığımdan yine bir kitap çektim: Elizabeth Bard ve Lunch in Paris.

Elizabeth Bard'ın Fransız eşiyle beraber Paris'te yaptıkları keşiflerin yer aldığı bir kitap. Paris'ten, Paris'te yeme içmeden, bir Fransızın yemeğe karşı duruşundan bahseden eğlenceli bir kitap.
Ben de Elizabeth Bard'ın gittiği birkaç yeri not aldım, anlattığı yemeklere bakarak bizim damak tadımıza hangi restoranların uyacağının hafif bir muhasebesini yaptım ve listeme birkaç isim ekledim.

Fuara gitmeler, sokaklarda aylak aylak yürümeler, kahve içmek için sık sık keyif yapmalar falan derken listemdeki yerlerden ancak bir tanesine gitme şansımız oldu.
Marais yakınlarında olmamız ve seçtiğim kafeye yürüme mesafesinde bulunmamız da, hadi şu kafeye bir gidelim dememize sebep oldu.

Bir önceki gün, resepsiyondaki çalışanın sorduğum adrese şöyle bir bakıp, burası Paris'in en ünlü Cezayir tatlıları yapan kafesiymiş dememe, dudağını bükerek, ''Hay Allah! Hiç duymamıştım, ben de bir deneyeyim o zaman''' demesini bir işaret olarak almalıymışım oysa!

Elizabeth Bard'ın mutlaka gidin dediği kafenin ismi: La Bague de Kenza!
Paris'te birçok yerde şubesi bulunuyor. Biz en güzelinin  Rue de Rivoli'ye yakın olacağını düşünerek oraya gittik. Bu kadar çok övgü almasından dolayı hiç tereddütsüz girdik.
Selçuk sonradan, ''Ben anlamıştım zaten buranın iyi olmadığını ama sen çok istedin diye girdim!'' dedi tabii.
Karanlık bir dekorasyona sahip pastanenin girişinde tatlılar sıralanmıştı. Cezayir tatlılarıyla ilgili bilgim yerlerde süründüğü için, ''Hadi bi deneyelim!'' dedim.




İkimiz de kendimize ufak birer tatlı seçtik, iki de çay söyledik.



İnternette gezinirken Elizabeth Bard'ın arkada pastanenin salonu var, çayınızı ve tatlınızı orada yersiniz dediği yerin, topu topu dört beş metrekare olduğunu, içeride mezdeke müziklerinin usul usul çaldığını bilseydim herhalde gelmeden önce bir kez daha düşünürdüm.
''Bir Cezayir pastanesinde ne bekliyordun?'' diye soranlara, ''Ne bileyim? Her şeyi de bilemem ya!'' diye cevap veriyorum.

Şimdi bizim mis gibi baklavalarımız, kadayıflarımız, tulumba tatlılarımız varken, ağdası az kuru Cezayir tatlıları neden yiyeyim?

Çıkarılan ders 1: Her tavsiye sana uymuyormuş demek şekerim! Tecrübe böyle kazanılıyor.
Çıkarılan ders 2: İnsanoğlu yediği kazıklara üzülmemek için bunları tecrübe diye adlandırıyor.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Yine Julia Child'ın kollarına bıraktım kendimi!

Bahçedeki zeytin ağacı çiçeklendi. Elbet, bir zeytin ağacını ilk görüşüm değil; ama bahçedeki yerini aldığı günden beri her gün yanına gidiyorum. İnce dallarına ve solgun yapraklarına dokunmaktan çok, gövdesine sürüyorum elimi. Hemen hemen aynı yaşta olduğumuzu düşünüyorum. Bir zeytin ağacına göre çok genç, insanoğluna göre orta yaşı devirmek üzere.
'' Sen benden daha gençsin!'' diyorum. 


Üstündeki sarı sarı tomurcuklar gün geçtikçe çoğaldı. Çoğalan o sarı noktaların hepsinin zeytin olacağını zannettim ilk önce. Bizim ağaçtan hem yeşil, hem siyah, hem de zeytinyağı çıkar dedim etrafa. Pek tabii, hepsi güldüler. Şimdi minik minik çiçeklendi tomurcuklar. Üstüne kuşlar kondukça, rüzgâr estikçe dökülüyorlar. Üstünde zeytin olacak çiçek kalmaz diye korkuyorum. 

Oturduğum yerden kendimi ağacı seyrederken buluyorum.

Zamanı zeytin ağacının çiçeğinde gün gün geçiriyorum.


Barselona seyahatinden beri zeytin ağacının yavaşlığına inat, hızla tüketiyorum günleri. 
Defterime yazdıklarıma bakıyorum, biraz buraya yazıyorum. Gündem ciğerimi derinden yakarken, susuyorum!

Ne zaman canım sıkılsa, kitaplıktan Fransa ile ilgili bir şeyler alıyorum. Yazın yapılacak bir seyahatin alt yapısını hazırlayıp, otelleri seçerken Paris geçiyor aklımdan.

''Yoksa benim Paris'im mi geldi ne?''

''Tüh!'', diyor Selçuk dün öğleden sonra. 
''Bu sefer Paris'te ya Ritz'de kalırdık, ya da Hotel Crillon'da diyordum ama tadilata girmiş ikisi de, artık açıldığı zaman gideriz!''

''Biz de zaten hep buralarda kalırdık, açıldığı zaman gideriz artık!'' diyorum. 
Otellerin olduğu sayfalarda gezinmek bile bir şeydir, biraz daha mızıldanırsam sesimi bir duyan olur. 

Elimde Julia'mın kitabı, ben zaten Paris'te geziniyorum. 
Hayatını ve sahip olduklarını böyle seven bir insan olmak ne güzel!
Julia'nın gülüşü, kocasına duyduğu derin sevgi, yemek yerken aldığı keyif kitabın sayfalarından sıyrılıp, neredeyse elle tutulur bir hal alıyor.

Mayıs ayını kitaplarla da olsa biraz Toskana'da biraz da Paris'te geçiriyorum. 
Zeytin ağacının bana ulaşmayan zayıf gölgesinde huzuru yakalıyorum.


23 Mayıs 2014 Cuma

BARSELONA 8- Hadi sizi Raval'da eski bir esnaf lokantasına götüreyim!

Cennet Mahkumu, Carlos Ruiz Zafon'un çok beğendiğim serisinin üçüncü kitabıydı. Kitabı İngilizcesinden okumaya başladığım günlerde, kitapçı raflarında kitabın Türkçeye de çevrildiğini görüp çok mutlu oldum. Böylece koca kişisiyle birlikte eş zamanlı olarak kitabı okuma şansımız oldu.

Kendi başıma kitabı okurken şöyle dedim Selçuk'a: Kitapta adı geçen bir restoran var. Restorandan daha çok Raval'ın arka taraflarında hâlâ varlığını sürdüren bir esnaf lokantası aslında. Ve ben buraya gitmek istiyorum. 

Bir çok çift gibi bizim de anlaşamadığımız, aynı fikri paylaşmadığımız bir çok alan var; lakin ikimizde de iflah olmak bir gezme tutkusu ve kitaplarla ilgili saatlerce konuşabilme yetisi mevcut. Yemeğin peşinden değil de, mekanların ve kahramanların peşinden sürüklenip gidiyoruz. Kitapta adı geçen bu mekana gitme arzusunu Selçuk da benim kadar merakla karşıladı.
Ben yine de rahat durmadım ve son cümlemi söyledim: ''Bir de lokantadaki krem karamel, Fermin'e kadın memelerini anımsatıyor!''

Gerçek şu ki: Selçuk krem karamel sevmez, ben ise krem karameli tatlıların içinde tek geçerim. 

Kuzey'i de alıp düştük yola. Raval, Barselona'nın diğer bölgelerine göre biraz daha karanlık. Denk geldiğim bazı yazılarda, turistik bölgelerin dışında buralarda gezinirken dikkatli olunması öneriliyor. Biz yol boyunca herhangi bir sıkıntı ile karşılaşmadık.

Hadi sizi Raval'da eski bir esnaf lokantasına götüreyim!


Ballandıra ballandıra anlatıp, ön girişini yaptığım bu kitap mekanının adı: Can Lluis


Kaldığımız evden çok da uzun sürmeyen bir yürüyüşle Raval Bölgesi'ndeki lokantaya geliyor ve kapının önünde dikiliyoruz. Seyahatlerde Kuzey'in ilgisini ayakta tutmak için çeşitli oyunlar uyduruyoruz. Bunlardan Kuzey tarafından en çok rağbet göreni eline tutuşturduğum bir haritada işaretlediğim noktaları bulmak. Bunun için her seferinde önceden oturup çalışmam gerekiyor; ama gözlerinde parlayan dedektif ışığı ve araştırma heyecanı tüm yorgunluğumu unutturuyor. 
Her seyahate çıkışımızda, ''Harita var mı peki?'' diye soruyor. Paris'te Hemingway'in evlerini bulmaya çalışması, Barselona'da Ruiz Zafon'un kitabında geçen yerleri araması, Aix-en-Provence'da Cezanne'ın isminin baş harflerinin çakılı olduğu kaldırım taşlarını takip etmesi peşine düştüğümüz maceralardan birkaçı...

Büyüdükçe telefondan yol izlemeyi de öğrenmeye başladı. Çocukla seyahat eden ailelere bizim küçük oyunumuzu şiddetle tavsiye ederim!

Dediğim gibi kapının önünde Kuzey'le birlikte dikiliyoruz. Lokanta 19.00'da açılacak. Orta yaşı çoktan devirmiş göbekli garson içerden bize gülümsüyor. Belli ki birkaç dakika önceden içeri girsek, bizi kabul edecek. Cama asılı menüden yemek beğenmeye çalışıyoruz. Kuzey'le biz muhtemelen bir yemeği paylaşacağız. Deniz ürünleriyle arası iyi olmayan Selçuk da kendine bir şey bulmaya çalışıyor. Aklı yemeğin üstüne yenecek krem karamel de!


Lokanta küçük! İstanbul'da kenar mahallerde karşımıza çıkan lokantalarda gözümüze çarpan masalar-sandalyeler, üstlerinde beyaz örtüler. Sıcak bir atmosfer; nerdeyse önce çorbayla başlayıp, yemeğin yanına cacık söyleyeceğim. Daniel ve Fermin'in buraya gelip dertleştikleri akşamı kitabı okurken hayal etmiştim. Tanıdık birkaç simaya daha rastlamışlar, selamlaşıp, kısa sohbetler etmişlerdi. Fermin'in anlattığı hikâye, Franco döneminde yaşanan acılarla bezeliydi. Üstüne çokça gözyaşı sinmiş, dinlemeye değer bir hikâyeydi. 


Tam aynı yerde durmuyor ama ben lise yıllarımla ilgili bir öykünün geçmişe dönük izlerini bugüne taşımaya kalksam; Kadıköy'de Gold Kafe'de oturur, Baylan'ın arka bahçesinde anlatırdım hikayemi. Burası da roman mekanı olmayı kesinlikle hak eden bir yer. 


İki kadeh şarap söylüyoruz. Kuzey'le bana paylaşmak üzere deniz mahsulleri tabağı, Selçuk'a biftek.




 Gecenin finalini krem karamelle yapıyoruz. Çok daha güzel krem karameller yediğimi düşünsem de, bir şehri gezerken kişiliği olmayan güzel restoranlara gitmektense, üstüne koyabileceğim bir anıyla ayrılabileceğim yerlerde olmaktan daha mutlu olduğumu bir kez daha fark ediyorum.

Seyahat, içinde kendinizi taşıdığınız bir yolculuk!
Yenilen yemekler, içilen şaraplar ya da gidilen yolların hepsi güzel bir sohbete ya da kahkahaya sebep oluyorsa, doğru yerdeyiz demektir.



20 Mayıs 2014 Salı

BARSELONA 7- Barselona'nın Saklı Kalmış Hazinesi: Plaza de San Felipe Neri


İstanbul'da neyin eksikliğini hissediyorsun diye bir soru sorsalardı bana, meydanlar derdim: Sürpriz, küçük meydanlar!



Etrafını saran binaların alt katına kurulmuş kafeler: Bir bakışı paylaşan liseli öğrenciler, eve gitmeden önce yakın bir arkadaşla yapılan kısa sohbetler, işte karşılaştığımız sıkıntıları unutturan bir kahve içimi ferah nefesler...

Barselona'da bolca oturup, soluklandığım meydanları yakında sıralayacağım size. Ama öncelikle benden sonda şehre uğrayan tüm arkadaşlarıma ''mutlaka gidin!'' dediğim küçük bir meydandan bahsetmek istiyorum
Hep bahsettiğim, okuduğum Rüzgârın Gölgesi kitabında anlatılıyor bu küçük meydan.









Plaza de San Felipe Neri, Barri Gotic denilen Eski Şehrin sınırları içinde gizlenmiş. Kitapta altını çizip, ''Buraya gideceğim ben!'' demeseydim büyük ihtimalle önünden geçtiğim sokağın sonuna kadar yürümez, bu meydanı ve taşıdığı izleri fark etmeden kendi şehrime geri dönerdim. 

Her şehre doymak için kaç kez gitmek gerekiyor acaba?

Plaza de San Felipe Neri, Barselona'da gözlerden gizlenmeyi başarmış, sessiz meydanlardan biri. Bu seyahatimde beni en çok etkileyen yer!

Gotik Bölge'nin dar sokakları arasında keşfedilmeyi bekleyen Plaza de San Felipe Neri, aslında Barselona Katedrali'nin hemen arkasında.





Meydanda 18.yüzyılın ortalarında yapılan San Felipe Neri Kilisesi bulunuyor. Kilisenin cephesine asılı aydınlatmalar geceleri meydanı Ortaçağ'a taşıyor, sabahın ilk ışıklarıyla beraber de yaşadığımız yüzyıla geri getiriyor.

Hâlâ yaşamayı sürdüren başka bir gerçek daha var: İspanya İç Savaşı sırasında atılan kurşunların deliklerini üstünde taşıyan kilise duvarları.

P.S Woody Allen bu meydanı ''Vicky, Cristina, Barselona'' filminde bir kafeye mekan olarak kullanmış. Şimdilik bu meydanda bir kafe yok. Bu gizli köşe tam olmasını istediğim gibi sessiz, dingin ve halinden oldukça memnun!

12 Mayıs 2014 Pazartesi

''Toskana Güneşi''nin altında...


Yeni açılan alışveriş merkezi Akasya'daki D&R'ı çok beğendim. Yolumuz buraya düştükçe,-Kidzania sebebiyle sıklıkla düşüyor- D&R'a giriyor ve oğlum arkadaşlarıyla eğlenirken kitapçıda bol bol vakit geçiriyorum. Başka alışveriş merkezlerindeki zayıf kitap raflarına inat, burada aradığım birçok kitabı kolaylıkla bulabiliyorum. 

Frances Mayes'in ''Toskana Güneşi'' isimli kitabını ise kitapçıda ilk gören ne yazık ki ben olmadım. Hangi kitapları okumayı sevdiğimi benden daha iyi bilen kocam, kitabı elime tutuşturdu. Her zaman en iyi kitabı bulmakla övünür zaten!

Daha önce gezdiğim gördüğüm, büyüsünden kurtulamadığım yerleri anlatması açısından kitap benim için bulunmaz nimet. Yapacak çok işimin olmasından, birden fazla işe el atmamdan dolayı kitap olması gerekenden daha uzun süredir elimde. Zannediyorum evren tarafından sindire sindire okumam uygun görüldü.

Öyle güzel satırlar karşılıyor ki beni kitabın sayfalarında, okumayı bırakıp rüyaya dalıyorum.
''Festina Tarde'', bir Rönesans kavramı diyor kitabın ilerleyen sayfalarından birinde Frances Mayes. Yavaşça acele etmek, anlamına geliyormuş. Tüm kitabın içinde aradığım bu cümleymiş gibi, Toskana'da ailece bir başka yeri daha görmek için duyduğumuz heyecanı kaybetmeden nasıl köy meydanlarında zamanı durdurmuşuz gibi oturduğumuzu, kimi zaman şarabımızı kimi zamanda çayımızı kahvemizi yudumladığımızı hatırlıyorum.

Altını bol bol çizdiğim, zaman zamanda defterime geçirdiğim paragraflarla içimde yazma, gezdiğim yerlere dönme isteği uyandıran bir yaşam kitabı Toskana Güneşi.

Güneşli günlerde, İtalyan yemekleri ve lezzetli şaraplarla başka bir ülkenin sessiz köylerinde geçen hikâyeyi yavaşça acele etmeden okuyorum.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

BARSELONA 6- Petritxol Sokağı ve churros'cu!

Tüm İspanyol şehirlerini görmemiş olsam da, ''Barselona İspanya'nın en güzel şehri olmalı'', diye düşünüyorum. Yaz aylarında sıcağın insanları kavuracağını, bitkinlik savuran bir yorgunluğun insanı oturduğu yere mıhlayıp, nefesini keseceğini biliyorum. Ama bahar başka! Bahar, bu şehre yakışıyor.

Gelir gelmez birkaç terslikle karşılaşıyoruz. Bizim suçumuz: Birkaç tecrübenin bizi rahatlatmasına izin verip, dikkatsiz davrandığımız için şimdi kiraladığımız evin kapısında bekliyoruz. Telefonun ucundaki gür sesli İspanyol, önce ofisimize gelip, anahtarınızı teslim almanız, bir de depozito bırakmanız gerekiyor diyor. Verdiği adresi harf harf tekrarlatınca da sinirleniyor bana. Sesinin ateşi kulağımı yakıyor. Elimizde bavulla taksiye atlayıp, ofislerine gidiyoruz.

İnternetten birçok kez daire kiralamışlığımız var: Şimdiye kadar hep şirket yetkilileri kapıda bizi bekleyip, anahtarımızı teslim etmişti. La Rambla, üstündeki kalabalıkla bizi kendine doğru çekerken, anahtarın peşinde koşturmak biraz canımı sıkıyor.
Bir dolu maceradan sonra anahtarı alıp tekrar La Rambla'nın hemen paralel caddesindeki eve çıkıyoruz. Ev harika bir sokağın içinde, bu evi kiralamamış olsaydık, muhtemelen bu sokağın içine asla girmeyecektik ve ben burayı görmemiş olacaktım. Dar bir sokağın içindeki apartmanın içi de, daireler de tertemiz. İçerideki tüm eşyalar yeni, yatak rahat, banyo pırıl pırıl. Pencerenin dışındaki ahşap panjurları kapattın mı dışarının tüm sesi kesiliyor. Barselona'da olduğunu unutuyorsun.

Dar sokakta sıralanmış dükkanlar var. Gündüz genellikle kepenkler kapalı. Kepenkler sokak sanatçılarının yuvali olmuş sanki. Çoğu ağzımı açık bırakacak kadar güzel. Barselona'ya gelir gelmez bir kapının üstünde Picasso'nun ''Four Cats'' isimli restoranın menüsü için çizdiği resimle karşılaşıyoruz. 




Akşam olduğundaysa kapalı kepenkler teker teker açılıyor. Karanlık dükkanların hepsi ışıklarını açıyor. Kapıların ardında sakladıkları ne çok güzellikler var. Bizim sokakta uzun zamandır bu sokakta hizmet veren bir churros'çu var. Churros nedir derseniz bizim tulumba tatlısına benzeyen ama daha az şekerli olan bir tatlı. Genellikle sıcak çikolataya bandırılarak yeniliyor. Bu sefer biraz daha dikkat edince çoğu Barselonalının bu tatlıyı kahvelerine batırarak yediklerini gördüm. 
Meşhur churros'cumuz: Granja Dulcinea



Çay, mutlaka!!!!

Hımmm! Afiyet olsun! Yorgunluğa çok iyi geliyor.


5 Mayıs 2014 Pazartesi

Masamın üstünde ne var?

Masamın üstünde ne var ya da masamın üstünde ne yok?

Çalışma masam yeni! Daha önüne oturup gerçekten hakkını verecek kadar çalışamamış olsam da, yakın zamanda evimize geldiğinden beri onunla uzun saatler geçirmeyi hayal ediyorum. 
Hayallerim daha çok, artık çalışmayıp evimde oturup keyif çatabileceğim zamana gelip dayanıyor. 
Sen çalışmadan yapamazsın diyor etrafımdakiler! 
Bunun büyük bir yalan olduğunu onlar da ben de biliyorum! 
Neden çalışmadan yapamayayım ki?

Bu küçük adamı hep sevdim! O da benimle oturmayı çok seviyor olmalı, hep masamda bana bakıyor.
Sabahları yine aynı saatte kalkıp yürüyüş yapabilirim mesela.
Sonra biraz daha uzun bir kahvaltı ederim. Gazetelerde okunacak bir şey kalmadığı kararımdan vazgeçmez, onun yerine dergi karıştırabilirim bu sefer keyif çayımı yudumlarken.

Bir türlü kitap almaktan vazgeçemediğim için, masam okunmamış kitaplarla dolu!
Sonra çok sevdiğim, içinde kitaplarımın ve okuma koltuğumun olduğu bu odaya çıkarım. 
Çalışma zamanım gelmiş olur; kahvenin kokusu odayı doldurmuşken defterimi açarım önüme, neler yazmışım bugünlerde diye şöyle bir göz atarım. 
Evet, yazdığım bir yazıyı toparlamam gerekiyordu, ona bakarım. Bloga bir yazı yazarım. 
Zamanın nasıl geçtiğini fark edemem. Allahım ne çabuk öğlen oldu böyle diye hayıflanırım.
Defterin sırası gelsin diye sabırsızlanıyorum! 
Bahçeye çıkarım biraz. Ne zamandır tomurcuk halinde durup, beni meraktan çatlatan güllere bakarım. Güzellikleri karşısında şaşırırım. Milyonuncu kez filmlerde görüp çok özendiğim Viktorya dönemi kadınları gibi gül makasıyla birkaç gülü kesip, evdeki vazoya yerleştirsem mi düşünürüm; kıyamam. 
''Çiçek dalında güzel'', diye mırıldanırım.
Paris'te görüp aldığım kutunun içine yolculuklarımızdan kalan biletlerimizi koyuyorum.

Hafif bir şeyler atıştırırım. Evin tüm yükünü kocamın sırtına yüklediğim için mutlu olurum. Düşünecek pek bir şey kalmamıştır bana, sevinirim.
Hep okunmamışlar olacak değil ya masamda, bunlar da bitenler!
Akşama ne yemek pişirsek sorusu takılır aklıma; aman daha çok var akşama der, unuturum. 
Kitabımı alırım elime.
Biraz okurum, kapı çalar. 
Çene çalmak için gelen arkadaşımla otururum. 
Belki aynı filmi seyretmeyi çeker canımız, kim bilir?
Vizyona ne çok film girmiştir bu aralar...
Hiç farkında olmadan tüm film festivallerini, tiyatro oyunlarını, etkinlikleri takip etmeye başlarım. 
Saatler daha yavaş ilerliyordur sanki...

Bekleyenler, bekleyenler...
Sonra an gelir, hayalim gerçeğe döner. Karışık masamla karşı karşıya kalırım:)


Masam karışık olsa da, ben hayal kurmaktan vazgeçmem. Küçük dünyamı elime alır, ağzıma lezzetli bir çikolata atarım.