24 Haziran 2014 Salı

İskoçya Notları: Edinburgh hazırlıkları!

Seyahatimize az bir zaman kaldı. Önüme defterimi açmamdan, orada burada dağınık duran notları toparlamamdan, otel-uçak çıktılarını dökmemden anlıyorum bunu. Bir de işten-güçten çok sıkıldım. Kim ne derse desin, İstanbul yoruyor insanı. Bu şehirde çalışıyor olmak zor geliyor bana. Trafiği bile başka bir kenara koydum artık! En çok yoran, yıldıran İstanbul'un hoyrat insanları!

Çek git diyeceksiniz buralardan! Olmuyor! Ben de diyorum kocaya, dinlemiyor!
Şimdilik burada yaşamaya devam! Sızlanmamak gerektiğini bilerek, ama sızlanarak!

Tatil hayalinin içine fırlatıp atmak gerek bünyeyi. Hiç olmadı, kitapların dünyasına sığınmak.
Birkaç gün önce blogdan dost arkadaşlarımdan biri instagramdan okumakta olduğum kitaplardan biriyle ilgili, ''nasıl?'' dedi.
İlk cildindeydim okuduğum kitabın. Uzun zamandır okumayı düşündüğüm, nedense her seferinde kararsızlıkla bir süre elimde tuttuğum, akabinde de rafa geri bıraktığım kitaplardan biriydi. Bunun sebeplerinden biri bir dolu ciltten oluşmasıydı sanırım. Okumaktan korkmamama rağmen, bir türlü kitapla beraber kasaya kadar yürüyecek cesareti bulamamıştım.

Benden önce Alexander McCall Smith'le Kuzey tanıştı. İş Bankası Yayınları'nda çıkan bütün çocuk kitaplarını okudu: Çikolata Para Macerası, Patlayan Balonlar Macerası hemen aklıma gelen kitaplardan birkaçı...
Bizim yolculuk rotası İskoçya tarafları. Edinburgh'dan başlayacak, trenle Liverpool'a gidecek, hemen Liverpool'un yakınlarındaki Manchester'a gidecek, oradan da Oxford'da geçeceğiz. Oğlumun beynini yıkama çalışmalarına başladım bile!

Sonra ver elini Londra!
Selçuk Londra'yı özlemiş. Amacımız Edinburgh'u görmek olsa da, çaktırmadan hep gezinin o kısmını kısaltmaya çalıştı. Ben Edinburgh için farklı hissediyorum. Daha gitmeden orayı çok seveceğimi ve döndükten sonra pastoral bir İskoçya seyahati için planlar yapacağımı şimdiden hissediyorum. Aklımda olan bir kaç planı ne yazık ki bu seyahatte yapamayacağız. Bunlardan bir tanesi Fort Williams'dan kalkan buharlı Jacobite Treni'ne binemeyecek olmamız. Ne yazık ki Edinburgh'da geçireceğimiz kısa zaman en az iki günde gerçekleşecek bu tren seyahatine katılamamamızın temel sebebi.
Harry Potter filmlerini bizim aile gibi hayranlıkla seyredenler,  trenin okula giderken üstünden geçtiği köprüyü hemen anımsayacaktır. Bu tren ve üstünden geçilecek köprü başka bir seyahatin gidiş bileti olacak anlaşılan :)




Alexander McCall'un yazımızla olan ilgisi ise kendisinin İskoçyalı bir yazar olmasından kaynaklanıyor. ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisinden bahsediyorum.
İnstagram'da bana kitabı soran arkadaşıma şöyle bir şeyler yazdım: Dondurma gibi, hafif ve insanı iyi hissettiriyor. Sahiden kitap bana çok iyi geldi. Ama tarif edemeyeceğim garip bir hal de var üstünde. Edinburgh'da İskoçya Sokağı'nda 44 numaralı apartmanda yaşayan bir grup insanın yaşamlarının anlatıldığı kitap basit bir dille kaleme alınmış. Okuduğum iki cilt boyunca Edinburgh yaşantısı ile ilgili geniş bir bilgi bulamasam da, İskoç halkını dürüstlüğü her nasılsa kitabın sayfalarından yaşadığımız dünyaya akıyor. Tarif etmesi zor bir naiflik var yaşamların her birinde. Belki de bu yüzden benim insanların yozluğundan ve kabalığından şiddetle bunaldığım şu günlerde kitap bana kendimi çok iyi hissettirdi. Öyle ki hâlâ tam olarak tanımlamayı başaramadığım kitabın iki cildini daha aldım; en çok da küçük Bertie'yi merak ederek.

Bir de İskoçya turu hazırlıkları içinde Edinburgh'da gezmeyi tasarladığım ''Writers' Museum'' var. İskoçyalı meşhur yazarların eşyalarını görebileceğimiz bu müze gitmeyi çok istiyorum. Müzede eşyalarının bulunduğunu okuduğum R. L. Stevenson'un Dr. Jenkyll ve Mr. Hide isimli kitabını hem Kuzey için hem de kendim için aldım.




Şimdilik bizden haberler bu kadar! Edinburgh'la ilgili acil öneriler için buradayız ve bekleriz.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Paris'te etaminci buldum!

İlkokul öğretmenim erkekti.
Sertti.
O zamanlar belki de bütün öğretmenler öyleydi.
Uzun boyluydu.
Kara tahtanın hemen yanındaki masada oturur, tahtaya kaldırdığı öğrencilere sorular sorardı.
Hatırladığım kadarıyla sinirlendiği öğrencilere tebeşir fırlattığı olmuştu.
Çoğunlukla aynı öğrencileri döverdi.

...ama inanın sevgiyle anıyorum kendisini.
Olmadık yerlerde anısı çıkıyor karşıma. İlkokul hayatım boyunca beraber geçirdiğimiz beş yıldan çok, okula ilk başladığım günü hatırlıyorum.
Üstündeki takım elbisesini, kadife kumaşından ziyade bana rengiyle yumuşaklık hissi veren ceketini.
Her öğretmenler gününde bahçeden koparıp, götürdüğüm kimisi bitli gülleri anımsıyorum.

En çok, kitap okuma alışkanlığını bana kazandırdığı için seviyorum kendisini. Yuvarlayarak bir kurdele ile bağladığı ve hediye ettiği masal kitaplarını hâlâ saklıyorum. Zannediyorum kitap hediye almanın hazzını öğretmeninle yaşadım ben. Her evimize geldiğinde getirdiği küçük hediyeleri, her karne gününde karnemin yanına eklediği dolma kalemleri unutmam mümkün değil.

Kağıt, kalem, kitap...
Benim ruhumu büyüten şeyler oldu.

Bir tek!
Bir tek, hiç el işi yaptırmadığı için kızardım kendisine.
Pirinçleri ya da makarnaları boyamazdık biz hiç.
Ya da el işi kağıtlarını elimizdeki kalemlerle minik minik koparıp yapıştırmadık resim niyetine.
Sanırım çoğu zaman resim dersinde matematik yapardık.
Yan komşunun kızının hep elişi ödevi olurdu. Kıskanırdım.







Etamin de yapmadım ben!
Ama etamini çok sevdim. Bana hep çok naif geldi etamin yapmak...
Yapamasam da, Paris'te hep anlatıp durduğum pasajlarda etamin satan dükkanlar keşfettim.
Paylaşmasam olmazdı!
Adres: La Bonheur des Dames
          The Passage Verdeau: 8. Passage Verdeau- 75009 Paris
          Metro: Grands Boulevards

2 Haziran 2014 Pazartesi

Elimde kesif bir sardunya kokusu!

Geçenlerde çiçek alışverişine çıktım. Elim kolum dolu eve geldim. Bu yaz etrafımın çiçeklerle dolu bir yaz olmasını umut ediyorum; sebebim bu! 

Çiçeklerin etrafında hangisini alsam diye dolaşırken bir çok çiçeğe elimi dokundurdum. Dokunmak olmazsa olmazım: Kitaplara dokunuyorum mesela, bulunduğu raftan çıkarmayacak olsam bile elimi kitapların sırtlarında gezdiriyorum. Sonra uzaktan gördüğüm ve daha önce hayalini kurduğum binalara, kumsalda ayağıma dokunan taşlara dokunuyorum. Tezgahta kıpkırmızı duran kirazları ellememek için zor tutuyorum kendimi. Amelie filmindeki Amelie Poulain gibi markette elimi fasulye çuvalının içine daldırmak istiyorum, ya da Starbucks'ta durmaktan kokusu kaçmış kahve tanelerinin içine.



Çiçeklere de böyle dokundum işte! Sonunda ellerim küçükken tanıştığım çiçeklerin üstünde kaldı: Sardunyalar...


Bizim evde toprakla oynama işi babama aitti. Küçükyalı'da denizin kokusunun oturduğumuz yere kadar ulaştığı bahçeli bir evde büyüdüm. Anneannemin evinde. Yıllar içinde evin konumu açısından değişen bir şey olmadı. Ev yine aynı sokakta, aynı yerinde duruyor. Eski ev yıkıldı, yerine kaç kat olduğunu saymadığım bir apartman dikildi. Bana geçmişi anımsatacak sıra sıra bahçeli evlerden hiçbiri kalmadı o sokakta. Denizin kokusu, artık olmayan bahçeye de, apartmanın ilk katındaki annemin evine de ulaşmıyor; zira deniz evimizden git gide uzaklaştı. Şimdi deniz, babam yaşarken durmadan isimlerini tekrarlattığım adalara yakın. Belki zaman içinde adalarla da birleşecek...


Neyse, benim asıl anlatacağım bu değildi zaten! 


Babam her akşam işten gelir, daha üstündeki takım elbiseyi çıkarmadan, ayağında kösele ayakkabılarla bahçe sulama işine girişirdi. Annem çok kızardı bu işe, sinirlenir, bağrınıp dururdu: Bari üstündekileri çıkarsaydın!
Takmazdı babam, bildiğini okurdu. Annem ısrarla söylenmelerine devam ederse de, okkalı bir küfrü basardı. Annem susardı. 
Bu konuda demokratik bir söylem geliştirmeyeceğim. Babamı çok severdim ve hâlâ çok seviyorum. Üstelik hiç anlamamamıza rağmen! Elinde hortumla, üstünde toprağa bulanmış paçaları hafiften kıvrık elbisesiyle,  bahçeyi sulaması dün gibi aklımda. Üstelik başka bir kıyafetle bahçe sulanamazmış gibi geliyor bana.
Fasulye ekerdi babam, domates, maydanoz, roka... Tereyi ondan başka kimse yemezdi. Kuyunun etrafını mesken tutmuş naneleri çoğu zaman hırsla yolduğunu hatırlarım. Her zaman hadlerini aşardı naneler; hiçbir zaman sınırlarını bilmez, kendilerine ayrılan yerin ötesine geçip, bahçenin çiçekler için ayrılan yerine kaymaya çalışırlardı. Nanelerin hemen yakınında küçük bir yer de benim için ayrılmıştı. İstediğim çiçeği ekerdim oraya. Daha çok sardunyalar düşerdi payıma. Babam sararan yaprakları nasıl koparmam gerektiği gösterirdi. Çiçekler diri diri durup, boyunlarını bükmedikleri zaman mutlu olurdum. Hele yeni filizlenmekte olan bir dalı görmeyeyim, dünyalar benim olurdu.


O zamanlar sardunyaların elime bulaşan kokusunu hiç sevmezdim. İnsanın burnuna hoş gelen tanıdık kokulardan değildi. Küçük bahçeme ne zaman elimi soksam, sonrasında mutlaka koşup ellerimi yıkardım. 

Çiçekçiden eve dönerken sardunyalar aldım: Beyaz, pembe, kırmızı sardunyalar, bir de ilk defa gördüğüm yaprakları tırtıklı sardunyalar...
Birazını bahçeye ektim, birazını saksılara...
Ellerimi üstelerinde gezdirdim, sararan yapraklarını tek tek kopardım. Kuzey'i çağırdım yanıma, sardunyaların kuruyan ya da sararan yapraklarını nasıl kopartacağını gösterdim. Küçük ellerini görünce kendi çocuk ellerimi hatırladım. 
Biraz oyalandı verdiğim işle, elleri toprağa bulandı diye huylandı. 
''Ellerimin topraklanmasını sevmiyorum!'' dedi. 
''Toprağa bulanmak güzeldir.'' dedim. ''İyi gelir insana!''



Biz oyalanırken, Selçuk geldi bahçe tarafından. Hortumu aldı eline, dün ektiğimiz domatesleri suladı nasıl sulayacağını bilmeden.
''Ayakkabıların kirleniyor'' dedim. ''Bahçe terliklerini giyseydin!''
 ''Olsun!'' dedi.


Kuzey ellerinin çocukluğum ve babam koktuğunu bilmeden gitti, ellerini yıkadı. 
Ben elimde sardunya kokusuyla yemeğe, bol maydanozlu salatanın olduğu masaya oturdum.