6 Temmuz 2014 Pazar

Pazar sabahı güncesi: Aynı Yıldızın Altında....




Konusunu bilmeden aldığım kitaplardan biriydi John Green'in kitabı. D&R'da en çok satanların içinde devamlı gözüme çarpıp duruyordu. Kitap almak konusunda sınır tanımadığım zaten aşikar, bu kitabı internetten yaptığım bir alışveriş esnasında sepetin içine atıverdim. 

Son birkaç haftadır Alexander McCall Smith'in İş Bankası Yayınları'nın yayımladığı ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisini okuyordum. Yakın zamanda kısa bir Edinburgh seyahati var. Böyle olunca niyet ettim bu seriden bir kitabı okumaya. İlk kitapta ne olduğunu anlamadım, kitabı sevip sevmediğime karar bile veremedim; kitapla ilgili hissettiğim yegane his, beni bunaltan şu dönemde bana çok iyi geldiği ve beni rahatlattığıydı. 44 Numaralı apartman sakinlerinin hikâyeleri anlatılıyordu ve insanların dürüstlüğü ve ön yargısızlığı hayalini kurduğum dünyanın giriş bileti gibiydi. İlk kitabı bitirdikten sonra yukarıda anlatmaya çalıştığım şeyi kendime sordum: Sevdim mi ben bu kitabı?
Bu soruyu sorduğumda iş yerimde masamın arkasında oturuyor ve sıkılan canımın sebebini bulmaya çalışıyordum. İnsanların mutlu olmak için neye ihtiyacı var? 
Sonra masamdan kalktım, çantamı koluma takıp arabaya atladım. yirmi dakika içinde Kadıköy'ün beni büyüleyen ve çocukluğumu anımsatan kalabalığının içine dalmıştım. İş Bankası Yayınları'na girdim ve serinin ikinci kitabını satın aldım. ''Kahve Öyküleri''ni alıp, Cafer Erol'a bir çay içmek için giderken kendimi rahatlamış ve sakin hissediyordum. 

Ben böyle kitabı sorgularken serinin üçüncü ve dördüncü kitaplarını da İdefix'te sipariş edip okudum. 
Sıradaki diğer iki kitabı da yarın kargo kapıma getirecek. Demek ki ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisini sevdim ben. Yine de kitaptan kopamamamın yegane sebebinin serinin en küçük kahramanı Bertie olduğunu söylemem gerekiyor. Üstün zekalı altı yaşındaki bu küçük kahramana sevdalandım diyebilirim ve büyüme evresinden uzak duramıyorum. 

Serinin ilk dört kitabı bitip de, ne okuyacağım diye düşünürken sehpanın üzerinde yığılı duran John Green'in ''Aynı Yıldızın Altında'' isimli kitabını aldım. İlk birkaç sayfa içinde de konuya girmiş bulunduk. Kitabın ortalarında IG'ye bir fotoğraf koyup, ne yapsam acaba dedim. Kitabı okumaya devam mı, tamam mı? 
Yazının buradan sonrası ''spoiler'' içerir mi bilemem, kitabı okumayı ya da filme gitmeyi düşünenler yazıyı okumaya burada bırakabilirler; yine de zannederim ki bu kitaba benim gibi hiç bilmeden başlayanlar yoktur. Kanserli çocukların konu edildiği bir kitabın sonunun ne olacağı da pekala başından bellidir. Niyetim hasta insanların yaşamlarının çok kısa süreceğini söylemek ya da kesin yargılarda bulunmak değil. Fakat bir hastalık sürecinin ne kadar zorlayıcı olduğunu da hepimiz biliyoruz. 

Ağzımda lafı böyle eveleyip geveliyorum çünkü kanserli iki genç çocuğun hastalıkla ilgili başka kişilerin yaptıkları yorumlara karşı düşündükleri ve yorumları beni sessiz kalmaya zorluyor. 
Dün akşam gece saat 2.30 da kitabımı bitirdim. Kuzey yanı başımda uyuyordu. Tüm gün öylesine yorulmuştu ki, vücudu hafif hafif titriyordu. Gözümden yaşların dökülmesine engele olamıyordum. İki kez kalkıp yüzümü yıkadım. Burnumu boşalttım. Kitabı bırakıp, yarın bitirmem de elbette seçeneklerim arasındaydı ama çoktan başlamış olan yeni güne kitabın sonunun getireceği ertelenmiş hüzünle başlamak istemiyordum.
En son böyle gece yarısında ağlayarak bitirdiğim kitap, Erdal Öz'ün ''Gülünün Solduğu Akşam'' kitabıydı. Lise yıllarımdaydım. Kitabı bitirdikten sonra sabaha kadar ağlamaya devam etmiştim. 

Kitabı okumayı yarıda kesmeyip, sonuna kadar geldiğim ve bana sorulacak olursa çok zor bir hastalığın içinde insan olmayı bırakmayıp, tm güzelliklerini görmeye çalışarak yaşamaya çalışan Hazel Grace ve Augustus'un anlamlı hikâyesini okuduğum için mutluyum. Her şeyi anladığımızı düşünüp, her konu hakkında fikir sahibi olduğumuzu düşünsek de, hayatta bilmediğimiz ve bilmemeyi yürekten istediğimiz onlarca acı var. 

Bence yazarın yazdığı kitap, hasta ailelerin çocuklarına, yaşamlarına ve ailelerin kalplerinde taşıdığı ''metin olma'' durumuna son derece soğukkanlı bir şekilde ışık tutmuş. Göz yaşlarımı, hıçkırıklarımı tutamamama rağmen, kitabı son derecE trajik ya da acıklı diye nitelendiremeyeceğim. 
Bana sahip olduğum her şeye şükretmem için unuttuğum bir kapıyı araladığım için iyi ki okumuşum diyorum bu kitabı.

P.S.1: Filme gitmeyi kesinlikle düşünmüyorum. 
P.S.2: Herkese sağlık dolu bir ömür diliyorum.