31 Ağustos 2014 Pazar

İskoçya Notları: Edinburgh'da ne yemeli?

Edinburgh'da ne yemeli sorusunu kime sorarsanız sorun size verecekleri cevap, ''Haggis!'' olacaktır.

Pek tabii, biz de Edinburgh'a kadar gitmişken Haggis'i denemeden dönmedik. ''Biz'' derken, ailemizin yemek denemek konusunda açık görüşlü olan tek kişisinden bahsediyorum: Ben!

Haggis'i nerede yiyeceğimizi resepsiyonda çalışan güler yüzlü kızdan öğrendik. Royal Mile üzerindeki yan yollar üstünde küçük bir restorandı gittiğimiz yer: Stac Polly.
Şehirde iki şubesi olan bu restoranın St. Mary Sokağı'nda olanına gittik. İskoç yemekleriyle ünlü bir yerdi. Küçük kapısından içeri girdik. Garson tarafından oturtulmayı bekledik. Önceden rezervasyonumuz olmadığı için restoranın ön kısımları rezerve edilmişti. Bu yüzden arkara tarafa oturtulduk fakar arka tarafta güzeldi. Değişik bir yemek yiyeceğimiz düşünülürse restoranın dekorasyonu hoşumuza gitti.


Selçuk ve bana birer kadeh şarap söyleyerek başladık. Ne yazık ki menüde Kuzey'e uygun bir yemek yoktu. Buraya gelmeden önce, onu daha sonra yerdirmek konusunda karar vermiştik. Ben cesur davranarak ve verdiğim kararın arkasında durarak ''haggis'' sipariş ettim. Sonuçta İstanbul'da da kokoreç yiyen bir insan olarak ne kadar kötü bir durumla karşı karşıya kalabilirdim ki?

Haggis ne derseniz?
Her tarafta ayrı ayrı bilgiler yazmasına rağmen genel olarak koyun ya da kuzunun  karaciğer, kalp, akciğer gibi organlarının kaynatılarak yapıldığı bir yemekten bahsediyoruz. Daha sonra kıyma haline getirilen bu karışım yağlarından ayırılıyormuş ve yulafla karıştırılıyormuş. Benim tabağıma gelen püre şeklinde kahverengi bir karışımdı. Tabağımın diğer kenarında da havuçtan ve patatesten yapılma bir püreler vardı. Etin tadı biraz yoğun geldi. Masadaki diğer arkadaşlar da buraya kadar gelmişken cahil kalmayalım diyerek yemeğimin tadına baktılar. Herkes yediğine göre pek fena sayılmaz değil mi?

İşte meşhur Haggis'im!


Benim kişisel fikrimse, karışımın sakatat kısmının yoğun olması. Bu sebepten yemeğimi direk ağzıma atmaktansa, ekmeğimi bandıra bandıra yemeyi tercih ettim. Üstüne de şarabımı kafama diktim. Yemek bittiğinde karnım tıka basa doymuştu. Haggis'in doyurucu bir yemek olduğu fikrine sonuna kadar katılıyorum yani!

İstanbul'da kokoreç, işkembe vb. sakatatları yiyen arkadaşların hepsi haggisi de rahatlıkla yerler.
Selçuk yemek seçeneğini tavuktan yana kullandı. O da yemeğini çok beğendi. Bizim hiç acıkmayan oğlumuzda, masaya gelen ekmeği ve tereyağını görünce üstüne tuz dökerek beş dilim falan yedi. :)
Haggis yemek isteyenlere duyurulur!

26 Ağustos 2014 Salı

İskoçya Notları: Edinburgh Kalesi'ne gidelim mi?

EDİNBURGH KALESİ

Aslına bakacak olursak kale gezmekten pek haz etmeyenlerdenim. O kadar çok kale gezdim ki, artık hepsi bana aynı geliyor. Kalelerden ziyade, kalelerin içine kurulan şehirleri gezmekten hoşlanıyorum. Yüksek taş duvarlar boyunca dar sokak aralarını gezmek, bu sokakların kuytusuna yerleşmiş kafelerde soluklanmak, büyük alışveriş merkezlerinin yerleşemediği parke taşlı sokakların üstündeki küçük dükkanları varlığımla sevindirmekten keyif alıyorum.

Hırvatistan kıyıları boyunca yaptığımız bir yolculuk sırasında bu keyfimi yeterince tatmin etmiş, elimi soğuk duvarlara dokundurarak yolculuk yaptığımız tüm kale şehirlerine izimi bırakmıştım. İnsanoğlunun böyle bir derdi var herhalde; kendinden bir parçayı bir yerlere bıraktığını düşünüp, sırtına boy boy anı yüklenip geri gelmek...

Edinburgh Kalesi de bahsettiğim gibi sevmediğim benzerlerinden biri olacaktı elbet. Toza toprağa karışmış başka bir çağa ait büyük taş bloklar boyunca yürüyecek, tepeden manzaraya bakacak, fotoğraf makinamızın minik hafıza kartının içine yüzlerce fotoğraf sığdıracak, eve dönerken de kaleye girişimizin belgesini anı niyetine saklamak üzere eve getirecektik.

Edinburgh, havası açısından kale gezmek için uygun bir şehir. Güneş insanın kafasını patlatacakmış gibi parlamıyor, aniden güneşin önüne yerleşen bulutlar insanı serinletiyor, üstüne hafiften yağan yağmur da ortama romantik bir hava katıyor. Kale dediğin de böyle gezilir zaten!

Biz de otelimizden çıkıp şöyle yaptık:

Royal Mile üzerinde ara bir sokakta, asgari bir kahvaltının ardından kırmızı kapılı St.Columba Kilisesi’ni geçtik ve kaleye ulaşacağımız sokaktan ilerlemeye başladık. Edinburgh övgüyü hak eden güzel bir şehir. Eskiye ait üstünde ne kadar çizgi varsa, asaletle taşıyor. Güçlü ve mağrur duran taş binalar, parke döşeli sokaklar,  kaldırımlar, geleneksel İskoç kıyafetlerini satan dükkanlar, yollardan geçen klasik arabalar; tarihi bir film için kurgulanmış bir platodan öte, yaşayan bir şehrin kalp atışları duyuluyor şehirde. Bu kenti beğenmemek, bu doğal duruşun içinde ruhuna dinlenecek bir yer bulamamak mümkün değil.


St. Columba Kilise'sinden aşağı inen yol...

Bu kırmızı kapının çekim alanına kapılmamak mümkün mü?

Etrafa bakarak kalenin önüne kadar ulaştık. Herkesin İskoçya’ya gidince mutlaka yapın, yapmadan dönmeyin dediği, Viski Deneyimi’nin (The Scotch Whisky Experience) önünden yüzüne bile bakmadan geçtik. Bir şişe biranın ya da bir kadeh şarabın ötesine geçemeyen bir karı kocayız. Yoksa bir bara oturup, barmene ‘’Barmen! Bana bir viski!’’ demeyi biz de herkes kadar isteriz. Hal böyle olunca milletin girmek için yarıştığı, Edinburgh’da Yapılacak Listesi’nde ön sıralarda yer alan bu maddeyi es geçmiş olduk. İyi de oldu! Böylece kaleyi gördüğümü hatırlıyorum.

Kaleye çıkan yol üstündeyiz; hani şu ''tatlı'' diye tanımlanan bir yokuş burası.
Biletlerimizi önceden almıştık; bilet kuyruğuyla falan uğraşmadık. Gidecek olan herkese de biletlerini önceden almasını tavsiye ederim. Hatırladığım kadarıyla biletler için bir tarih ya da zaman belirlemeye gerek yoktu. Bu da kafasına göre takılan gezgin tipine uyan bir durum. Diğer yandan kaleye girmek için alınan biletler cep yakıyor.


Kale, 12.yy’da sönmüş bir volkanik kayanın üstünde kurulmuş. Günümüze gelene kadar birçok kez kuşatmalara maruz kalmış, kalenin birçok bölümü özellikle Lang Kuşatması sırasında zarar görmüş, yıkılmış. Kalede bugüne kadar zarar görmeden gelen tek yapı: Saint Margaret Şapeli. Bu şapel hem kalede hem de Edinburgh’da 12.yy’dan kalan tek yapı özelliğini taşıyor.

Kalenin önüne gelince karşınıza önce bir avlu çıkıyor. Biz Edinburgh festivalinden birkaç hafta önce Edinburgh’da bulunduk. Açıkçası bunun özellikle böyle olmasını tercih ettik. Festivallerin olduğu zamanlarda bir şehri tanımanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Kentte adım atacak yer kalmıyor, sokaklar insan kalabalığından gezilmiyor, oteller fiyat açısından tavan yapmış oluyor. Üstüne üstlük kafe ve restoranların hiçbirinde yer bulmak mümkün olmuyor. Yer bulduğunda da kötü yemeğe razı olmak durumunda kalıyorsun.

Esplanade denilen bu avlu festival sırasında burada gösteri yapacak ‘Edinburgh Military Tattoo’ için hazırlanıyordu. Meydana tıpkı bir stadyum gibi sandalyeler yerleştirilmişti. Esplanade Avlusu’nu geçip ilk kapıya doğru ilerledik. Bu kapının önünde herkes teker teker fotoğraf çektiriyordu. 


Kalenin önündeki Esplanade Avlusu ve Military Tattoo Gösterisi... Görsel: Şuradan
İlerlediğimiz kapıya Gate House deniliyordu. Bu kapı üstteki resimde görülen kapı. Kapının iki tarafında bronzdan yapılma heykeller vardı. İki heykelde hepimizin filmlerden tanıdığı iki kahramana aitti. Sanırım Braveheart’ı seyreden herkes için Mel Gibson’un canlandırdığı William Wallace gerçek bir kahramandır. Kapının diğer tarafında ise İskoçya’nın bağımsızlığını ilan eden kral olarak tanıdığımız kral, Robert The Bruce heykeli vardı. İki kahramanı da arkamızda bırakarak kendi kahramanlık hikayemizi yazmak üzere ikinci kapıya doğru parke taşlı yol boyunca yürüdük.


Gate House'dan içeri girerken kapının sağındaki bronz heykel William Wallace'a ait.

Kapının sol tarafında başında tacıyla duran bronz heykelse İngiltere Kralı, Robert The Bruce.


Gate House'un önündeki meşalelerden biri.
İlk kapı savunmadan çok, estetik açılardan düşünülüp sonradan kaleye eklenmiş olan bir kapıydı. Önüne geldiğimiz Porcullis Gate ise savunma amaçlı yapılmış, görüntüsü ile de bunu insana hissettiren bir girişti.



Bizim Edinburgh'da bulunduğumuz zaman şehrin en güzel zamanlarından biriydi. Hafif serin bir havada seyahat etmenin keyfini yaşadık ama şehrin tüm turistik yükünü üstünde taşıyan Edinburgh Kalesi gibi yapılar çok kalabalıktı. Öyle ki kalenin giriş kapısını önünden yığılı insan kalabalığı olmadan fotoğraflamak mümkün değildi.



Bu kapıdan da geçtikten sonra resmen kalenin içine girmiş bulunduk. Yan yana sıralanmış topların bulunduğu yamaca geldik: Argyle Battery.



Bu yamaçtan görünen Edinburgh manzarasını seyrettik. Seyretmeye değer bir manzaraydı. Topların bittiği yerin az ilerisinde bir kordonla kapatılmış başka bir top gözüküyordu: Mons Meg. 1449 yılında yapılmış olan bu dev top, insan başından daha büyük taşları fırlatmak için savaşlarda kullanılıyormuş. Yapıldığı yıl düşünülecek olursa, topun menzilinin 2 mil olması gerçekten şaşırtıcı. 1861 yılında ilk atıldığı günden beri devam eden bir geleneği var bu savaş topunun: Pazar günleri hariç her gün saat öğlen 13.00’de Edinburgh’lulara selam vermek.








Biz de saat 13.00 olduğunda Saint Margaret Şapeli’ne sırtımıza vererek bu gösteriyi izledik.



Topların olduğu bölgeden geçerken, ilerde gözüken kafeyi gözüme kestirmiştim. Kahve keyfim için burada bir mola vermek tabii ki kaçınılmazdı.  Kahve de tatlı da yemekler de çok güzeldi.


Irn Bru ve patates kızartması.


Kalenin içinde gezilecek çok yer vardı. Karnımızın hafiften doyurup biraz dinlendikten sonra kalenin arka tarafına yürüdük. Burada da başka manzaralar vardı. Bir etrafta gezinirken hafiften bir yağmur başladı. Rüzgâr hafifçe sesini kalenin içinde yükseltmeye başladı.



Bir sonraki durağımız İskoç askerlerinin günümüze değin giydikleri kıyafetlerin, kullandıkları savaş aletlerinin ve madalyalarının sergilendiği yer oldu. Benim çok ilgimi çekmese de bizimkilerin dikkatle inceledikleri bir salon oldu  burası.





Kaleyi gez gez bitmiyordu. Etrafa yayılmış insanlar bir o tarafa bir bu tarafa giderek kalenin altını üstüne getiriyordu. Açıkcası dikkatim artık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Biraz ileride uzanıp giden merkezde bir yerde oturup keyif yapmak, defterime birkaç satır karalamak ve Edinburgh havasını içime çekmek istiyordum. Muhtemelen kaleye bir daha çıkma ve gezinme şansım olmayacaktı. Önüme sunulmuş şanslardan birini de çayın yanına tatlı niyetine yiyip bitiriyordum.
O yüzden aklımı başıma topladım ve gezmeye devam ettim.

Aklımda Kraliyet Mücevherleri'nin (Crown Jewels) sergilendiği salona gitmek vardı. İçerisi çok kalabalıktı, çok loştu ve fotoğraf çekmek yasaktı. Taştan bir binanın içine giriyor, kuleye doğru yükselen merdivenlerden yukarı çıkıyor ve bildiğiniz kocaman bir çelik kapının içinden Kraliyet Mücevherleri'nin sergilendiği odaya giriyordunuz. Büyük bir camekanın etrafında sergilenen taçlar parıl parıl parlıyordu.

Fotoğraf şuradan.
Mücevherlerin dışında camekanın içindeki en kıymetli nesne kocaman bir taştı: Stone of Destiny. (Kader Taşı)

Görsel şuradan.
Bu taşın hikâyesiyle ilk kez Alexander McCall Smith'in İskoçya Sokağı kitabında karşılaşmıştım. Eğlenceli bir dille taşın kalabalık bir devlet töreniyle Edinburgh'un ana caddesinde bir yastığın üstünde taşınmasını anlatıyordu. Bu gezinin üstüne taş,  Edinburgh Kalesi'ne götürülmüş ve burada bir jeolog tarafından incelenmiş.

İskoç krallarının taç giyme törenlerinde kullanılan bu taş, uzun yıllar İskoçya ve İngiltere arasında gerginliğe sebep olmuş. Taş, 1926 yılında I. Edward tarafından savaş ganimeti olarak alınmış ve ancak 1996 yılında İngiliz hükümeti taşın taç giyme törenleri dışında İskoçya'da kalmasına izin vermiş.

Daha sonra Great Hall'u gezdik. İskoç milli kıyafeti giyinmiş bir görevlinin anlattığı şeylerin hiçbirini anlamayarak bir rekora imza attım.



Üşüyünce annesinin yağmurluğunu giyen Kuzey! Ama nerdeyse benim kadar olmuş değil mi?
Kale de gezilecek çok yer aldı. Daha sonra kalede görevli askerlerin bir suç işledikleri zaman atıldıkları hapishaneye gittik. Hücrelerin içinde canlandırmalar yapılmıştı.







Kalede birkaç yeri daha gezdikten sonra başka maceralara doğru tola çıktık.

24 Ağustos 2014 Pazar

BARSELONA 9- Barselona'da yemek için tek bir yer seçecek olsaydım, Bar Velodromo derdim!

''Şehir çok büyük ve gitmemiz gereken çok yer var, tur otobüsüne binelim, istediğimiz durakta iner sonra tekrar bineriz.'' dedik. Elimde turuncu renkli bir kamera ile tur otobüsünün rüzgârla kardeş olmuş üst katında şehri kaydetmeye çalışıyordum. Sonradan kamerada çektiklerimize nedense dönüp hiç bakmadığımızı fark ettim. 
Kafam bir sağa bir sola doğru dönüp, kameradan ziyade kendim binaları tek tek aklıma kaydetmeye çalışırken bir binanın altı katında unutulmuşa benzeyen bir yeşile boyanmış ahşap çerçeveli bir kafeyi fark ettim. 
Tam anlamıyla kafe de denemezdi aslında, olsa olsa tapas ya da patates kızartması gibi atıştırmalıklar da servis edilen bir bar. İnce çerçeveler, içeriyi olduğu gibi gösteren kocaman pencereleri çevreliyordu. Mevsim yaz, sokakta kaldırımın üstüne atılmış masa-sandalyeler...
''Buraya gelelim!'' dedim. 
...ve sonra unuttum tabii.

Balık hafızalıyımdır ben zaten. Söylerim, sonra unuturum. Yön duygum, oğlanın isminden ibaret!


O öğleden sonra, benim ''bayıldım'' diye tutturduğum kafeye gitmek için çok yürüdük. Bana kalsa, orayı bulma şansımız ihtimal dahilinde değildi ama neyse ki Selçuk var. 
İstanbul'a döndükten çok sonra bile, Bar Velodromo'u her hatırlayışımızda, ''bir dahaki sefer yine!'' diye bitirdik cümlemizi. 
Yanımızdaki masada oturan orta yaşı geçkin adamı, hem kitabını okuyup hem de defterine not almasını  çok net hatırlıyorum. Okuyan insan imgeleri yer ediyor beynime!

Paris'te Le Select'te adını hiç duymadığım birinin mektuplarını okuyan yaşlı amca, Budapeşte'de üst kattaki evinin penceresinin pervazına oturmuş kitabını okuyan kız, kafelerde denk geldiğim yazan-çizen insanlar... 

Kafenin arkadaki duvarlarından biri diğerlerine göre çok kirliydi. Duvar çıkarılmış çerçevelerin bıraktığı izlerle doluydu. Bizim oturduğumuz kısmın gayet temiz olmasından dolayı, ''tadilat var ama daha oraya sıra gelmemiş herhalde!'' diye düşündüğümüz anımsıyorum. 



Bir değil, ikişer bardak çay içmiştik, yanında patates kızartması, domatesli ekmek, yağda pişmiş yeşil biberler...
Yanımda oturan yaşlı amcanın imgesinde ben de yer etmiş miyimdir, bilmiyorum; lakin ben de defterimi açıp, karalamıştım orada.
Kimse saklamazsa diye, kendi imgemi saklıyorum kendimde!

Biz bu gidişimizde taşıdığımız bu anılardan dolayı, bu kez Kuzey'i de alarak yanımıza tekrar gittik Bar Velodromo'ya. Sonradan fark ettik, Barselona ahalisinin sıkça takıldığı haftanın yedi günü, yirmi dört saat açık bir yermiş burası. 
Yine kocaman camları vardı, yine açık yeşile boyalıydı çerçeveler. 
Kirli dediğim duvar bana inat tadilat falan görmemiş, öylece duruyordu. 
Geçen seferki gibi sessiz değildi ortalık, hemen hemen tüm masalar doluydu. 
Garson sıcacık karşıladı bizi. 

Kuzey, Barselona'da yediği en güzel karidesi yediğini söyledi. Biz de en güzel yemeğimizi yedik.



En az hesabı burada ödedik. Yine gelelim diyerek, zorla ayrıldık. 
Duvarın hikayesini öğrendik bir de: Açıldığı günlerin anısına sahipleri bu duvarı ilk günkü gibi koruyorlar, zaman zaman da duvara yansıttıkları projeksiyon aletiyle film gösterimleri yapıyorlarmış. 

Bir gün yolunuz Barselona'ya düşerse, mutlaka buraya uğrayın ve bir anı yazın kendinize! 

İskoçya Notları: Edinburgh 1

    
Klasik bir pazar günü rehaveti içinde Edinburgh yazıma başlıyorum. Bu seyahatimiz de tüm diğer gezilerimiz gibi kişisel tarihimizde güzel bir iz bırakarak bitti. Şimdi İstanbul'un sıcak havasında serin İskoçya günlerini yad ederek günlük hayatımıza uyum sağlamaya çalışıyoruz. 
Her gidenin diline doladığı ve söz ettiği Royal Mile'i biraz anlatarak başlayayım Edinburgh gezimize...

Royal Mile, Edinburgh’un ‘Eski Şehir’ merkezinden Edinburgh Kalesi’ne, oradan da İngiltere Kraliçe’sinin İskoçya’yı ziyareti sırasında konakladığı Hollyroodhouse Sarayı’na kadar uzanan bir yol.
    ‘Kraliyet Yolu’ diye adlandırılan bu yola açılan bir sürü ara sokak var ve bunlara ‘close’ deniyor. Sanırım bu kelimeyi Türkçeye ‘geçit’ olarak çevirmek mümkün. Bu geçitler insan zihninde yol üzerindeki binaların arasına Edinburgh manzaralı tablolar asılmış gibi bir his uyandırıyor. Geçitlerin isimleri de çok hoş: R.L. Stevenson’un Dr. Jekyll ve Bay. Hide isimli kitabına ilham kaynağı olmuş hırsız Deacon Brodie’nin aile soyadına ithafen verilen Brodie’s Close, yine muhtemelen bir ailenin soyadının zamanla evrim geçirmiş haliyle bana çok sevimli gelen Wardrop Close ya da Yazarlar Müzesi’ne açılan Lady Stair’s Close...

Bu geçitlerin bazıları çok güzel manzaralara, bazıları küçük meydanlara, bazıları da çıkmazlara açılıyor. Şehrin ruhuna da ayrı bir tat katıyorlar.

Royal Mile, üstünde canlı renkler taşıyan geniş bir cadde...

Edinburgh'a havaalanından bindiğimiz bir otobüsle geldik. Çok rahat bir ulaşım oldu. Waverly Tren İstasyonu'nun yakınında otobüsten indik. Otelimiz, Motel-One Edinburgh, hem Waverly Tren İstasyonu'na hem de Princes Street Garden'a çok yakındı. Old Town, (Eski Şehir)'ın içinde olan otelimizi herkese tavsiye ederim. Hem fiyat hem de oda açısından son derece uygundu. Otelin yeri de çok güzeldi. Başka bir çağın asaletini taşıyan binaların arasında güzel bir otele yerleşmiştik. Market Caddesi üstündeki otelin hemen çaprazında tren istasyonu, karşısında ise büyük mağazaların yer aldığı Victoria Caddesi görünüyordu. Otelin kapısından çıkıp sağa doğru döndüğümüzde ise Cockburn Caddesi sizi Royal Mile'ın kalabalık ve renkli dünyasına çağırıyordu. 


R. L. Stevenson'ın kitabına ilham kaynağı olan hırsız Brodie'nin barı...

Şehre özellikle festival zamanı gitmemeye dikkat ettik. Biz döndükten bir hafta sonra başlayacak olan festivalin namını çok duymamıza rağmen, şehrin sokaklarını kalabalıkla paylaşma düşüncesi bize cazip gelmedi. Daha önceki festival deneyimlerimizden şehrin sakin halini sevdiğimiz fikrini edinmiştik. Bu kararımız neticesinde sadece festival zamanında izleme şansımızın olduğu Edinburgh Military Tattoo gösterisini görememeyi baştan kabul etmiş olduk. (Yeri gelmişken giden herkesin bu gösteriyi tavsiye ettiğini söyleyeyim!)
Kısaca otelimizin odamızdan görünen manzarası Edinburgh'un yeni yüzüne (New Town) dönüktü. Bulunduğu yer ise Eski Şehrin başındaydı.

Cockburn Street üstündeki yeme-içme yerlerinden biri: The Malt Shovel
Eşyaları otele bırakır bırakmaz karnımızı doyurmak için yola çıktık. İstanbul'dan yola çıkmadan önce stay.com'a gitmeyi düşündüğümüz tüm yerleri işaretlemiş ve stay.com editörlerinin tavsiyesine de kulak vermiştik.
Cockburn Caddesi üstündeki güzel hediyelikçilerden biri!

Hedef Alexander McCall Smith'in kitaplarında çokça adı geçen İtalyan Marketi Valvona& Crolla'ya gitmek ve karnımızı doyurmaktı. Telefonumuzun yol göstericiliği sayesinde 'Yeni Şehre' doğru yürüyüşe geçtik. Yol üzerindeki bir markete hem aradığımız adresi sorduk, hem de adını önceden not aldığım Irn Bru'yu denedik. Irn Bru, asitsiz bir içecek. Bana içinde Dandy sakızlarının aromasının tadı varmış gibi geldi. Kuzey çok beğendi ve tüm tatil boyunca bu içeceği içti. Biz de böylece Alexander McCall Smith'in tüm tavsiyelerini yerine getirmiş olduk. Valvona& Crolla'da yemek ve Irn Bru içmek. Marketin içinde yazarı görürüm belki diye şöyle bir bakındım ama şansım yokmuş.


''Valvona&Crolla İtalyan ürünlerin satıldığı bir market. Makarnadan, peynire, her türlü şarküteri ürünü var. Güzel paketleriyle göz alıcı krakerler, küçük kavanozlarda insanın iştahını açan reçeller, Toskana bölgesinin şarapları tezgahlara özenle dizilmiş. Market kısmını geçip, şarap kısmını da atlattıktan sonra birkaç merdivenle daha yüksek bir kata çıkıyorsunuz. Marketin loş ve hafif nemli havasından sonra buranın ışıklı atmosferi insanın gözünü alıyor. Hemen girişteki birkaç masa birleştirilmişti ve bir grup insan yemeğin tatlı kısmına çoktan geçmişlerdi. Servis kısmına yakın yukarlak ahşap masalardan birine oturduk. Masanın etrafında tahta, yeşil sandalyeler vardı. İstanbul'da görmeye alıştığımız dekorasyonuyla göz dolduran yeme yerlerinden biri değildi burası: mekanın sade bir hali vardı. Duvarlara küçük çerçeveler asılmıştı ve girişe konulmuş raflardan birinde yeme-içme ile ilgili kitaplar, bir diğer rafta ise buranın anısını taşıyan küçük hediyelikler vardı. Açlığımızı giderecek siparişimizi verip, yemeklerimizi bekledik.''

İskoçya Sokağı okuyucuları için marketin içi!




Böyle peynirler var...

Bir de böyleleri....
Karnımız doyduktan sonra kafamız yerine geldi. Yoldan gelmiştik, otelimize yerleşmiştik, karnımızı doyurmuştuk ve şimdi şehri keşfetmek için hazırdık.
Şehirde mimarinin yanında dikkatimi çeken ilk şey trafiğin olmamasıydı. Sokaklar insanı bunaltacak kadar kalabalık değildi. Sonraki günlerde bu fikirlerime bir yenisini daha ekledim: Edinburgh'da dışarıya şemsiyesiz çıkmamak gerekiyordu. Ne zaman yapacağı belli olmayan, tanışık olmadığım bir havası vardı. Bulutlar açık mavi gökyüzü boyunca istedikleri gibi geziniyordu. Sanki şehrin üstünde beyazdan bir taç vardı. Elimi uzatsam bulutları yakalayabilecekmişim gibi bir hisse kapılıyordum. Şehri oluşturan tüm renkler fazladan bir renk taşıyorlarmış gibi üstlerinde parıldıyorlardı.

Yemekten sonra Eski Şehre doğru yürüdük. Otelimizin önüne gelip, Cockburn Caddesi'nden yukarı doğru yürümeye başladık. Bu sokak belki de Edinburgh’da gördüğüm sokakların içinde bana en sevimli geleni. Royal Mile’a doğru tırmanan bu sokağın üzerinde kafeler, yemek yenecek küçük restoranlar, birbirinden keyifli ve eğlenceli hediyelik eşya dükkanları var. Sonraki günlere kendimi bu sokak üzerinde gezinip, kah kahve içerken kah ufak tefek alışverişler yaparken buldum.

Cockburn Street'ten Royal Mile'a doğru çıkış!
Kafelerin önündeki sokağa açılan yerlere masalar atılmıştı. Dönüşte oturup bir şeyler içmeye karar verdik.

Royal Mile üzerinde yürüdüğümüzde akşamın ilk saatleriydi. Orada bulunduğumuz zaman dilimi içinde havanın kararması gece dokuzdan sonra oldu. Önce güneş aldı başını gitti, sonra havaya tatlı bir loşluk gelip yerleşti. Üzerimizde yazlık kıyafetler vardı. Bir şehri keşfetmek için tercih edilecek en güzel havaydı.

Royal Mile üzerinde mağazalara bakınarak, kaşmir kazaklar, bereler ya da atkılar satan dükkanların vitrinini seyrederek, sabahleyin başka bir ülkede olup şimdi dünyanın başka bir köşesinde oluşumuza inanamayarak yürüdük. 
Evdeyken uzakmış gibi görünen bir hayalin içindeydik. Elimizde topu topuna bir haftamız vardı. Edinburgh bizi güzel karşılamıştı.