25 Eylül 2014 Perşembe

Kısa bir iç dökümü! Garip bir Eylül öyküsü!

Baharları severim, her ikisini de!
Mayıs ayı fazlaca özeldir bizim evde. Benim doğum günümle başlar, evdeki tüm ahalinin doğum günleriyle devam eder. 
Amma ve lakin, havada toprak kokusunun olduğu sonbaharın yeri de ayrıdır. 
Ağaçlardan dökülen yapraklara, renklerine, yavaş yavaş bu dünyadan çekip gitmelerine ve yeniden doğma çabalarına hayran kalırım. 




Hava en sevdiğim kıvamındadır. Ne sıcaktır, ne de soğuktur. İnce bir hırka giymenin zamanı gelmiştir. Hiç tereddüt etmeden hafif botlara, çizmelere geçiş yaparım. Bot ve çizme giymekten müthiş keyif alırım. Bir giyinme kolaylığı gelir üstüme. Çizmenin üstüne ne giyse yakışır insana!

Bu Eylül'ü de bu sevinçle karşıladım. Bloğa yazdığım yazı miktarından çok memnun değilim ama elimden geleni yapıyorum. Elimden de bu kadarı geliyor. Süper kadın olma sendromunu evlendiğim ilk yıllarda bir kenara attım. Hem çalışıp hem de dört dörtlük bir kadın olamıyordum bir türlü. Üstelik yemek yapmayı hiç sevmeyen insanlardanım. Mutfakta çay içmeyi, geçen seneden beri salonumuzdan mutfağa taşıdığımız büyük masamızda kitap okumayı, Kuzey'le ders çalışmayı ve elbette ki yemek yapmayı seviyorum ama on-beş dakika içinde hissedeceğimi bildiğim tokluk hissini mutlu etmek adına saatler harcayamıyorum. 

Oğlum beni güzel yemekler ya da kekler yapan bir anne olarak tanımıyor. Seninle film seyretmeyi, kitaplar hakkında konuşmayı ve maceralara atılmayı seviyorum diyor. Yemek konusunda övgüleri hep başkaları alıyor. Alsınlar, haklılar! 

Kendimi kabullenmiş durumdayım. Her şey bir anda olmuyor. Yaptığım şeyler güzel olsun istiyorum. Bloğa koyduğum yazı anlamlı olsun, okuduğum kitabın tadını çıkararak okuyayım, çayımı lezzetini alarak yudumlayayım istiyorum. 


Şunun farkındayım ki, hayatta mutluluk parayla pulla gelmiyor. Hepimizden geriye arda kalan yaşadığımız güzel anlar!

Eskiden dergi okumaktan çok keyif alırdım. Özellikle gezi, seyahat temalı dergiler olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Yok herhalde! Şimdilerde bu mutluluğum da elimden alınmış vaziyette. ''Tempo Travel'' dışındaki dergileri almayı bıraktım. O da senede dört kez yayınlanıyor, özenle hazırlanıyor. Dergiye emeği geçen herkesin yazılarında bıraktıkları duyguları hissetmek mümkün. Benim aradığım şey de bu açıkçası! Bir şehri her şeyiyle sevemezsin. Bir şehir sadece gidilecek yerlerden, listeye atılacak ''tamam, burayı da gördüm çarpıları''ndan ibaret değildir. İnsan gittiği her yere kendini de beraberinde götürür. 

Diğer dergilere gelecek olursak, hepsinde aynı insanların yazma durumu nedir anlamış değilim. Körler sağırlar, birbirini ağırlar durumu söz konusu. Zannederim Türkiye'de her konuda bilgi sahibi sadece on-on beş kişi kalmış. Aynı yayın grubunun birbirinden farklı her dergisinde aynı insanlar birbirlerine sorular sorup cevaplıyorlar. Ayşe'ye sordum cevapladı. Ben de Fatma'ya sordum. Hadi yine Ayşe'ye soralım. O zaman ben de bir daha Fatma'ya sorayım.
İnanın bu söylediklerimde kıskançlık yok! Sadece bu yapmacıklıktan sıkıldım. Yaşadığımız ülkenin durumundan farklı bir hal sergilemiyor bu durum benim için. 

İnsanlar sosyal medyanın her kolunda garip oyunlar içindeler. Arkadaş! Bir insanın paylaştıkları sana uyuyorsa, yaptıklarından feyz alıyorsan takip edersin. Neden bu kadar basit bir durum için insan tuhaf oyunlar içine girer? Bu kadar önemli midir takipçi sayısı? 
Bak seni izliyorum; ama beni izlemezsen seni izlemeyi bırakırım! 
Eeee? Bırak! Kimin umurunda ki bu durum? 
Şahsen benim değil!

Yine de bu Eylül güzel gelmişti bana. Umutla beklediğim bir seyahat kapımı çalmıştı. Okullar açılmış, evin tanıdık düzeni hayatımıza yeniden girmişti. Sabah erken kalkıp gece güzel saatlerde uyuyorduk. Sakin akşamlarda kitap okumak daha keyifli geliyordu bana. Çay, insanın içini ısıtıyordu. Konuşulacak şeyler sanki sonbaharla beraber daha da çoğalmıştı. 

Paris'e gittiğimiz gün hasta oldum. Hava öyle güzeldi ki! Şehrin tadını istediğim gibi çıkaramadım. Yine de parklara, bahçelere gelmiş sonbahara tanıklık ettim. 

Şimdi öncelikle iyileşmeyi ve bayrama tekrar kendi rotamı çizebileceğim bir şehre doğru ailece bir seyahat yapabilmeyi hayal ediyorum.



9 Eylül 2014 Salı

Yaz boyunca neler okudum diye merak eden var mı?


Yaz güzel geçti. Uzun zamandır burada anlatıp durduğum Edinburgh gezisi anlattığım kadar uzun sürmedi. Bu güzel şehrin ardından Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehrini çok sevdim. Sonra Manchester'da bir gün geçirdik. Sonraki gün Londra yolunda oğlanın gözünü boyamak için Oxford ve son olarak Londra! Bu saydıklarımın hepsi 7-8 gün süresinde oldu.

Sonra evde tatilimize devam ettik. Ne yazık ki Selçuk'la seyahat günlerimiz iş dolayısıyla çakıştı ve bana da evde dinlenme zamanı doğmuş oldu. Bu açığı bundan sonraki sonbahar- kış döneminde kapatacağıma söz veriyorum.

Peki bu arada evde neler okudum? Benim açımdan verimli bir dönemdi. Aklımda kalan birkaç kitabı sizinle paylaşayım.


Evden her çıktığında kitapçı uğrayan bir insan tipi var karşınızda. Her kitapseverin paylaştığı sıkıntıları ben de paylaşıyorum. Her seferinde evde okunacak bunca kitap varken, başka kitap almayacağım diyorum ama sözümü tutamıyorum. 
Evde yaşadığım diğer arkadaşlar da aynı. Selçuk da Kuzey de benim gibi kitap almaktan geri durmuyorlar. 

Yukarıdaki fotoğraflar da böyle seferlerden birine ait. Marguerite Yourcenar ve Doğu Öyküleri benim kendime aldığım kitaplardan biri. Salonun ortasındaki sehpada duruyor. Ara ara elime alarak öykü öykü okumayı planlıyorum. Böyle yapınca öyküler daha çok aklımda kalıyor gibi hissediyorum. İlk öyküsünü okudum ve çok beğendim. Feridun Andaç'ın da önerdiği bu kitabı sonbahar günlerinde okuyup bitireceğim. 
Virginia Woolf'un ''Bir Yazarın Günlüğü'' ismiyle çıkan günlükleri de merak ettiğim kitaplar arasında. Şöyle bir göz gezdirdim. Bir günlük gibi okumam gerektiğine karar verdim. Bu kitabı da elimi attığımda dokunabileceğim bir uzaklığa yerleştirdim. 


Ikea'lı fakirin öyküsünü okudum. Eğlenceli bir hikâye olmakla birlikte, pek de güzel bulmadım kitabı. Sabun köpüğü gibiydi. Yaz esintisi gibi geldi ve geçti.


Bu kitabı da mı beğenmedin diye sorabilirsin bana?
Ne yazık ki evet!
Tadından yenmeyen Jane Austen kitaplarının yanında ''Aşk ve Arkadaşlık'' bana çok kuru geldi.  Ne aşk ne de arkadaşlık kısmı kitabı kurtaramadı. Bitirene kadar içim bayıldı desem yalan söylememiş olurum.

Hızımızı Tadacaksınız- Dave Eggers

Aradığımı bulamadığım bir kitap daha. Yaz boyunca çok huysuzmuşum sanırım. Tuhaf bir konusu olan ve bir türlü bir yere varamayan bir kitaptı. Okudukça sayfalar ilerlemiş gibi gözükse de konu bir türlü ilerlemedi. Ortalarında bir yerlerde daha fazla dayanamayarak bir kenara bıraktım. Vicdan azabı çekerek kitapla göz göze geliyorum. Derin bir nefes alırsam kaldığım yerden devam edip, rafa kaldıracağım.


Bir dolu başarısız denemenin üzerine macera arayışlarımı bir kenara bıraktım ve kitaplığımdan okunmamış bir Paul Auster kitabı çektim. Doğru limandaydım. Rastlantıların hayatımızdaki önemini anlatıyordu Paul Auster her zamanki nefis yazım diliyle. Kitabı okurken içim mutlulukla doldu. Kesinlikle iddia ediyorum ki Kırmızı Kitap, insanın ne zaman bir sayfasını açsa içinde kendinden bir parça bulabileceği nefis bir kitap. 


Paul Auster'dan ayrılamadım. Bir tane daha Paul Auster okumak istedim. İdefix'in bir kampanyasında bütün Paul Auster kitaplarını almıştım. Hangisini okusam diye düşünürken Lale Abla, ''Yanılsamalar Kitabını oku!'' dedi. 
İyi ki okumuşum. Bu aralar elim gibi Paul Auster kitaplarına doğru gidiyor. Bakalım hangi ara elime hangi kitabını geçireceğim. Daha okunacak kitaplarının olması çok güzel.

Hayalperest!

Yakın bir arkadaşımın yıllar önce büyük oğluna alıp okuttuğu, Kuzey'le aynı yaşıt kızına da mutlaka okutmayı düşündüğü bu kitap, onun Kuzey'e hediyesi. Kuzey'den önce ben okumak istedim. 
Kitap hayalperest bir çocuğun yaşamını anlatıyor. Gerçek bir yaşam öyküsü deyip kitabın büyüsünü bozmayayım. Sonu nefis. Sakın kitabın arka sayfasını çevirip, sonuna göz atayım demeyin. 
Çocuk ya da yetişkin fark etmez. Mutlaka ama mutlaka okuyun!

J.K.Rowlings ve Guguk Kuşu.

Biraz rahat bir okuma yapayım dedim. Bu kitap J.K.Rowlings'ın Robert Galbraith mahlasıyla yazdığı bir dedektiflik kitabı. İngiltere'de geçiyor. Ben çok beğenerek okudum. Dedektiflik romanı sevenlerin deneyebileceği bir kitap; zira Rowlings dedektifimizin maceralarının süreceğini söylüyor kitabın sonunda. 



Yazımın, sonbaharımın hatta yaşamımın en güzel kitaplarından biri diyeceğim belki de bu kitap için: Moskova'da Yanlış Anlama.
Son derece güzel anlatılmış, hiçbir dönem edebi değerini yitirmeyecek naif bir konu. Simone de Beauvoir'in kendi yaşam öyküsünden satır araları taşıyan bir anlatı. Daha önce de bir yerlerde söylemiştim, yine söylüyorum: ''Kitabı bitirdiğimde Simone de Beauvoir'a sarılmak istedim.''
Keşke kitap daha uzun olsaydı, keşke Simone de Beauvoir'ın sözcükleri devam etseydi.
Yakında yapacağım Paris seyahatine Beauvoir kitaplarından biriyle gitmek istiyorum.
Bu kitabın çevirisi için neden Türk okuru bu kadar bekledi bilmiyorum. 
Acaba Türkçe'ye çevrilmemiş başka kitapları da var mı?


Son günlerde böyle keyifli okumalar yapınca ağzımın tadını bozmamaya karar verdim. Okunmak için belki de yıllardır bekleyen bir kitabı çektim raftan. Albert Camus'yu ve Yabancı isimli kült kitabını benim size anlatmama gerek yok sanırım. 
Hemen edinin ve okuyun. Benim gibi kitabın inceliğinden korkmayın. 
Evet! İnce kitaplar beni korkutuyor. 


Pek tabii, korkunun ecele faydası yok!
Sıra Sadık Hidayet'e ve Kör Baykuş'a geldi.
Bitince onu da yazarım size!

8 Eylül 2014 Pazartesi

İskoçya Notları: Edinburgh'da nereleri gezelim? Writers Museum'da ne var?

Edinburgh'a giderken özellikle görmek istediğim iki yer vardı: Biri ''Writers' Museum''.
''Yazarlar Müzesi'', hepimizin artık yakinen tanıdığınız Royal Mile üzerindeki bir geçidin içinde yer alıyor. İskoç halkı ve İskoç Edebiyatı için çok kıymetli üç yazarın kişisel eşyalarının, yaşamlarını gözler önüne seren fotoğrafların sergilendiği küçük bir müze. İngiltere'de de İskoçya'da da en çok hoşuma giden şey, müzelerin hemen hemen hepsinin ücretsiz girişlerinin olması.




Düşünsenize insan her istediği an, bu müzelerden herhangi birine girip zaman kısıtlaması olmadan gezme şansına sahip. Ben bir müzeyi bir kerede bütün dikkatimi vermeye çalışarak gezmeye çalışacağıma, küçük küçük keyif kaçamakları yaparak gezmeyi tercih edeceğim. Sanırım Edinburgh postlarımda uzun uzadıya yazmayacağım ama yine şehir merkezinde bulunan National Gallery de kesinlikle gezmeye değer bir müze. Pek tabii, burası da ücretsiz.


Şimdi anlatmaya çalıştığım konuya dönecek olursam;
Yazarlar Müzesi'nde Robert Burns, Sir Walter Scott ve hepimizin çocukluk kitaplarımızdan tanıdığı Robert Louis Stevenson'a ait portreleri, nadir baskı kitapları ve yazarların kişisel eşyalarını görebiliriz. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak. Bu yüzden elimde müzenin içine ait hiç fotoğraf yok.

Burns'un yazı masası, Sir Walter Scott'un kendisine ait yemek odası takımı içeride sergilenen kişisel eşyalardan bazıları. Kapıdan içeri girip merdivenlerden aşağıya indiğiniz zamansa Stevenson'un dünyasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.
At sürerken kullandığı eskimiş botlar bir köşede sergileniyor. Duvarlar Stevenson'un siyah-beyaz fotoğraflarıyla dolu. Kendisinden geriye kalmış en değerli eşyalardan biri de Samoa'da yaşadığı zamandan kalan Samoa'li kabile şefinin kendisine hediye ettiği yüzük. Üstünde ''Tusitala'' yazıyor. Anlamı, ''Öykülerin Anlatıcısı'' demekmiş.

Fotoğraf: Şuradan!
Kitapseverlerin Edinburgh'a kadar gitmişken kesinlikle uğraması gereken bir müze burası.
Sonra, demedi demeyin!

5 Eylül 2014 Cuma

İskoçya Notları: Greyfriars Bobby! Sadık bir köpeğin hikâyesi!

Size günümüzden 156 yıl önce gerçekleşen bir olayı anlatmak istiyorum.

Edinburgh'da pek meşhur bir köpek anıtı var: Greyfriars Bobby.

Yıllar önce polis memuru John Gray'e koruma köpeği olarak Terrier cinsi bir köpek verilir. Aradan uzun bir zaman geçmeden polis memuru tüberküloza yakalanır ve ölür. Cenazesi Greyfriars Kirk, (Bu arada İskoçlar kiliseye kirk diyorlar) yani Greyfriars Kilisesi'nin arkasındaki mezarlığa kaldırılır. Cenazeyi takip eden günler boyunca köpek mezarlıktan hiç ayrılmaz. Köpeklerin mezarlıklara girmesi yasaktır. Kilise ve mezarlık görevlileri ne yaparlarsa yapsınlar, köpek bir türlü sahibinin mezarının başından ayrılmamaktadır. Sadece öğlen 13.00'de atılan top atışını duyduğunda yerinden kalkmakta, karnını doyurmak için mezarlıktan çıkmaktadır. Her seferinde tekrar aynı yere döner.
Bobby yağmur, çamur, kar demez; beklemeye devam eder.

Köpeğin bu sadakati ve sevgisi Edinburgh halkı arasında duyulur, herkes köpeğin sevgisi karşısında duygulanır. Sonunda mezarlığa sahibinin mezarının başına bir kulübe yapılmasına karar verilir.
Bobby, sahibinin öldüğü günden öleceği güne kadar on dört yıl boyunca mezarlıkta beklemeye devam eder.














Eminim bu hikâyeyi ve hikâyenin filme uyarlanmış halini aranızda hatırlayanlarınız vardır. Ben çok net bir şekilde hatırlıyorum. Nasıl olduğunu bilmiyorum, ama öyle!
Gitmeden önce filmi Kuzey'e seyrettirmek için internette çok araştırdım ama bulamadım. Sonra Edinburgh'da gezerken, Childhood Museum'da filme denk geldik ve hemen aldık.

Köpeğin sevgi ve hüzün dolu hikâyesi  Kuzey'in çok ilgisini çekti. İnternetten bulduğum tüm bilgileri gitmeden önce beraberce inceledik. Çocukların öyle saf bir sevgisi var ki, sahiden ne verirseniz onu alıp, içlerinde büyütüyorlar.

Bobby öldükten bir sene sonra mezarlığın hemen önündeki sokağın önüne konulan Bobby heykelinin önüne gelince Kuzey'in gözleri ışıl ışıl parladı. Sonrasında da mezarlığa girip köpeğin mezarına baktık. Sahibini de unutmadık tabii ki.

Sanırım mezarlık gezintileri şehir gezmelerimizin değişmez bir parçası olmaya başladı.




2 Eylül 2014 Salı

Akılda kalan kısa bir tren yolculuğu!

''Liverpool'da hava kötü olacağa benziyor!''

Waverly İstasyonu'ndan kalkan trenle, Liverpol tren istasyonuna doğru giderken aklımdan geçen düşünce buydu.

Trenin geniş penceresinin kenarında oturmuş , gökyüzünden bana gelen mesajı aldığımı düşünüyordum. Yağmur bulutları biz trene bindiğimizden beri sanki bizi takip ediyorlardı. Allahtan yağmurluklarımızı üzerimize giymiştik. İngiltere'nin bir önceki seferimizde olduğu gibi güneşli olacağını düşünmek fazlaca iyimser bir yaklaşımdı. Burada oturmuş ve bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyordum.


Adını hemencecik unuttuğum aktarma yaptığımız istasyonda trenin geç kalmasından dolayı aktarma yapacağımız diğer treni kaçırmıştık. Belki tatilde olmaktan belki de artık yapacak bir şey kalmadığından hiç stres yapmadık. Olan olmuştu zaten. Daha fazla ne olabilirdi ki? Kaderin ufak cilvelerine  inanmak hoşuma gidiyordu. Böyle anlarda hep Paul Auster ve hayal dağıtan ince kitabı Kırmızı Defter geliyordu aklıma. Biz burada bir sonraki treni beklerken, belki da hayatımıza dokunuşu olan birileri o trene binmiş, bizim gittiğimiz şehre doğru yol alıyordu.



O köhne istasyonda trene bineceğimiz peronu bulup, valizimizi uygun bir yere koyduktan sonra kendime bir kahve almaya karar vermiştim. Buralardan belki de hayatı boyunca bir kere geçecek bir yolcu değil de, yaşadığım kasabadan Liverpool'a ya da Londra'ya giden biri gibi hissetmek istiyordum. İstasyondaki büfe ruhsuz bir yerdi. Büfede çalışan orta yaşı çoktan gerilerde bırakmış kadın başka bir yolcuya kahve yapıyordu. Kahve makinesinin homurtusu küçük büfenin her yerini kaplamış, sesi kapının kenarında duran gazetelerin sinmişti. Birkaç tane de çikolata alayım diye bakındım ama hiçbir şey yoktu.

Yaşına çoktan alışmış ve bunu hazmetmiş kadından bir kahve istedim. Makine daha yeni susmuştu ama suskunluk alışkanlığı değilmiş gibi yeniden bağrınmaya başladı. Kadının kahve yapmaktan başka yapacak bir işi yokmuş gibi görünüyordu. Çantamın ön gözünden Vietnam'dan aldığım kırmızı cüzdanı çıkardım. Bezden yapılmış küçük torbayı bozuk paralarımı koymak için kullanıyordum. Üstünde Vietnam'lı bir kızın nakışlanmış silüeti vardı. Cüzdanın içindeki bozuk paraların hepsini tezgahın üstüne döktüm. Metal yuvarlaklar madeni bir ses çıkararak ortalığa yayıldılar. İşe yaramaz bir sentliklerin bakır parıltısı göze çarpıyordu. Kadın çok sakin bir edayla ve güler yüzle paraları saymaya başladı. Bakır paraların ağır çeken yükünden kurtulmak istediğimi anlamış gibi onları toparladı önce. Bozuklukları ufak desteler halinde gruplara ayırdı ve kahve parasını aldı. Makine de söylenmeyi bırakmıştı bu esnada. Kalan bozuklukları kırmızı çantanın içine koydum. Kadına veda ettim. Elime aldığım kahveyle perona doğru gittim.



Perondaki bavulun yanında yerimi aldıktan kısa bir süre sonra bineceğimiz tren geldi. Elimde kahve ile trenin içine yerleştikten sonra her zamanki gibi trenlere has hayallerime daldım. Bu tren yolculuklarının hepsi Haydarpaşa Garı'ndan kalkan ve Ankara'ya giden trende yaşadığım ilk çocukluk anıma uzanırdı. Yine öyle oldu! Tren yolculuğundan başlayıp, geniş kahkahalı babamı hatırladım. Sıcak kompartımanı ve yolculuk neşesini. Babamla yolculuklarımız hep neşeli olurdu zaten. Yola düşmeye görsün, üstüne sersemce bir hal yapışırdı. Ben de ona benziyorum sanırım. Seyahatin her türlüsüne dünden razıyım.

Waverly İstasyonu'ndan bindiğimiz ilk tren rayların üstünde hızla ilerlemişti. Oysa bu tren Liverpool'a bizi götürmek son göreviymiş gibi yolu tamamlamaya çalışıyordu. Son gücünü kullanıyormuş gibi motorları kükrüyor, daha sonra ses kesiliyordu. Yokuştan aşağı vitesi boşa alıp bırakıyordu kendini. Bu anlarda sadece rüzgârın sesi duyuluyordu. Burada olmamın tek sebebinin bu trenin yaşlı bir adam gibi homurdanmasını duyup, sonra da genç bir kız gibi kendini yokuştan aşağı rüzgâra bırakmasını izlemek olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yol boyunca yeşillikler ve dallarından fışkırarak büyümüş mor leylakları seyrederek ilerledik.


Liverpool'a yaklaşırken yeni bir şehirle tanışmanın heyecanının yanında, Edinburgh'a bıraktıklarım geldi aklıma. İskoçya'nın bu güzel şehrinin kalbimde güzel izler bıraktığını fark ettim. Edinburgh Kalesi'ni seyrettiğim en güzel manzaraya sahip Waterstones' kitapçısı, kitapçının her yanını dolduran kahve kokusu, şehrin sakine insanları, Ortaçağ'dan kalmış binalar, uzun trafik ışıkları, her daim nemli kaldırım taşları, insanın kendini güvende hissetmesini sağlayan büyük tepe, ilk kez tadılan Haggis, Kuzey'in aklında çocukluk tadı olarak yer edecek Irn Bru...

Belki başka zaman yeniden düşecek yolumuz buralara...
Şimdilik hoşçakal Edinburgh!