30 Ekim 2014 Perşembe

Fotolarımı nasıl kaybettim?

Nasıl oldu bilmiyorum. Tatil nedeniyle evde herkes bir köşeye yayılmış, sevdiği şeylerle uğraşıyordu. Ben keyifle okuyup bitirdiğim Mandarinler kitabında işaretlediğim yerleri bir deftere geçmekle meşguldüm. Kuzey ödevlerini bitirdiği için i-pad'le oynama iznini babasından kapmıştı, mutluydu. Selçuk görevliydi. Bir süredir cep telefonumdan nedensizce aktaramadığım fotoğraflarımı bilgisayara aktarma görevi verilmişti kendisine; bizzat benim tarafımdan!

Haksızlık etmeyeyim. İsteyerek olmadı, saatlerce fotoğraflarımı aktarmak için uğraşan Selçuk, sonunda i-cloud'a fotoğraflarımı yedeklemeye karar verdi. Bu işlemin sonucunda bütün fotoğraflarım silindi, gitti.

Hasta olduğum Paris seyahati, Kuzey'le beraber çıktığımız Bologna tatili, bir günlük kısa bir yolculukla Kuzey'e gezdirdiğimiz Venedik keşfi, Charles Aznavour sevdası niyetiyle vardığımız Cenevre ve bir şans eseri yolumuzun düştüğü Bern'de çekilmiş tüm fotolar gitti.

Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Selçuk'ta çok üzüldü. İkimizin de çok üzüldüğünü gören Kuzey, bizi teselli etmeye çalışıyor. ''Üzülmeyin!'' diyor da başka bir şey demiyor.

....anlatmak için fotoğrafları aktarmayı bekliyordum. Yazamamak zaten içimde bir sıkıntıydı; şimdi fotoları olmayan keyifli tatillerimi unutmamam için hemen yazmalıyım.

Ne yapalım? Kısmet böyleymiş.

22 Ekim 2014 Çarşamba

2014 yazı!


Liseye başladığım yıllardı; öyle hatırlıyorum. Tarihleri bir türlü kafamda tam anlamıyla oturması gereken yerlere oturtamıyorum. İnsanın hayatını gerçek anlamda şekillendirdiğine inandığım okul yıllarımla ilgili net tarihler koyamıyorum sayfamın sağ üst köşesine.
Yuvarlak bir tabağın içinde liseden mezun olduğum yılın yaşında gülümsediğim bir tabağa kopyalanmış fotoğrafın altında okulun adı ve mezun olduğum yıl yazıyor: 1992-1993 Mezunları.

Demek ki 1989 yılı liseye yeni başladım bir zamana denk düşüyor.
ne kadar sert öğretmenler denk gelirse gelsin Türkçe dersini çok seviyorum. Ardından İngilizce geliyor çünkü İngilizce derslerinde kitap okuyoruz. Dilbilgisini bir yana bırakırsam, -ki o da beni sıkmıyor-, İngiliz Edebiyatı'nın artık klasik olmuş kitaplarını okumak çok hoşuma gidiyor.

Robinson Crusoe'nun kısaltılmış halini ilk olarak İngilizce olarak okuduğum dün gibi aklımda. Sonra Neşeli Günler -The Sound of Music- unutamadıklarımın arasında var. Captain von Trapp'ın ne zaman yumuşayıp, aşka teslim olacağını merak edip durur, yeşil dağların eteklerinde çocuklarla beraber ben de hoplayıp zıplardım.

Anlatmaya devam etsem, birçok kitabın adı geçer bu sayfada. Bir kısmını hâlâ sakladığımı da itiraf etmem gerek.

1989 yılıyla Robin Williams'ın unutamadığım filmi yüzünden aklımda: Ölü Ozanlar Derneği.
Filmle ilgili bir ödev hazırlamıştım. Videoya taktığım filmi defalarca seyrettim. Jenerik yazıları geçerken defalarca durdurup, filmin şarkılarının isimlerini yazdım.

Çok seyredilen filmler gibi anlamını kaybetmek bir yana, her seferinde daha çok etkiledi film beni.

Belki kendimi bulmaya çalıştığım zamanın çizgisinde ufak bir nokta olduğundan film de öğrenciler de yaşamı kuralların ötesine taşımayı öğreten Mr. Keating de unutulmaz anılarımın içine yerleşti.
Benim Robin Williams'ım bu filmle doğdu. Eminim ki pek çoklarının aklına kazınmış, ''Günü Yakalamak'' deyimi bu yılların izi olarak kaldı üzerimde.

Günü yakalamayı o zaman ne kadar becerdiğimi hatırlamıyorum. Neşeden önce öfke duyduğum, kendimi anlatmaya çalışıp başaramadığım yıllardı. Lise yıllarından sonra uzun zaman sakin olmayı öğrenmeye çalışarak geçirdim yıllarımı.
Yapmak istediklerim ve hayallerimle karşı karşıya duran öyle çok şey vardı ki hayatımda. Bir de kadere inanın ya da inanmayın, yolumu belirleyen umulmadık gelişmeler oldu.

Öldürmeyen acılar, güçlendiriyor. Bu esnada bazı köşeleri törpülüyor, bazı köşeleri keskinleştiriyor.

Robin Williams'ı sonraki yıllarda da merakla ve çocukluğa dokunuyormuşum gibi izledim. Bir filmi hariç her filmini sevdim. Umutsuzluk yokmuş gibiydi kitabında. Tanımadan sevdiğim insanlardandı. Zaman zaman bir yerlerde okuduğum içki problemlerini de zaten yaşaması gerekiyordu; vicdanlı insanlar her daim acı çekerdi.

2014 yılı benim kişisel tarihimde Robin Williams'ın çekip gittiği yıl olarak kalacak; biliyorum!
Keşke her bir birey birazcık başka yaşamlara ucundan dokunabilse!
Çocuklukta kazanılan hiçbir zafer unutulmuyor büyüyünce.

17 Ekim 2014 Cuma

Kafası karışmış bir yolcu!

Kendimden hiç memnun değilim.
Bu aralar böyle hissediyorum.

Geziyorum, gittiğim yerlere yeniden gidiyorum, görmediğim yerlere doğru yola çıkıyorum. Uzun kısa demeden trenlere biniyorum.
Adı ne olursa olsun hangi yolun üstünden, yanından, yamacından geçersem geçeyim gördüğüm yerleri aklıma ve ruhuma bir daha fırsatım olmaz diye kaydetmeye çalışıyorum.
Bazen geleceğin unutturacaklarından korkup, bir kafede oturup içinde olduğum anı yazıyorum. Bana en iyi gelen yazma şekli bu! Her zaman bunu yapamıyorum. Bazen zamansızlıktan bazen de içinde olduğum anda yazma duygusu içimden gelmediğinden yazmak için zamanın geçmesini bekliyorum. Mecburiyet gibi oluyor bu durum! Kendime de şöyle diyorum: Demlenmeye bırakıyorum yaşadıklarımı.
Bu son söyledime bizim buralarda züğürt tesellisi deniyor.

Hemingway, benim çok severek okuduğum, her seferinde dönüp dolaşıp elime aldığım, ''Paris Bir Şenliktir'' adlı kitabını Paris'te yaşadığı zamanla eş zamanlı yazmamış. Aradan uzun yıllar geçmesi, Paris'in üzerine uzak şehirlerde uzun yıllar yaşaması, sonra da dünyanın uzak bir köşesinde olmayı beklemiş.


Elbette yaşadığı zamanın notları olmuştur bir kenarında. Bir yazarın yazmadığı bir dönemi hayal bile edemiyorum. Yine de, insan aradan uzun yıllar geçince gençliğine dolmuş neşeyi, hüznü ya da umursızlığı o günkü gibi hissedebilir mi?

Hissedenler büyük yazarlar oluyorlar!

Son bir ayım gelmelerle gitmelerle geçti. Hem iş hem de keyif seyahatleriydi bu seyahatler.
Bir sürü de terslik oldu.
Bu kadar çok seyahat edince tersliklerin olacağını da baştan kabul etmiş oluyorsun.





Geldiğimden beri elime kalemi kağıdı alamadım.
Edinburgh seyahat notlarını tamamlamıştım; ama anlatmak istediğim Oxford gezisi ve Alice, Kuzey'le birlikte gezdiğimiz Sherlock Holmes Müzesi, Charles Dickens'ın Londra'da gezdiğimiz evi anlatılmayı bekliyor. Ya da zihnimin bulanık anıları arasına girmeyi!

Üstüne eklenen Paris seyahatimiz hastalıkla geçti. Öyle çok Paris dedim ki bu blogta belki anlatmasam da olur bu son yolculuğu.

Bayramda Bologna'daydık. Anlatılmayı hak edecek kadar huzur vardı bu İtalyan şehrinde.
Bir günlük bir Venedik, Charles Aznavour konserini dinleyeceğiz, bir hayalimizi daha gerçekleştireceğiz diye gittiğimiz Cenevre ve bu seyahatte gezimizin bonusu olan Bern var.


....ve ben kendimden hiç memnun değilim.
Şöyle kısa yazabilsem, her yazdığımı buraya uygun bulup yollayabilsem ve kendimi bu kadar hırpalamasam keşke!
Ne kadar artık daha düzenli ve daha çok yazacağım desem de yazamıyorum bir türlü!!!