28 Kasım 2014 Cuma

Bir cuma günü yazısı!

Bologna'yı yazıyorum, endişeye gerek yok. Taslaklarımda bir günüm daha var nerdeyse. Bugün Cuma olduğu için çok mutluyum. Mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım. Dün akşam Fransızca kursuna gittim. St. Joseph'de benim kurs. Daha ilk kurdayım. İkinci kurun başlayış tarihiyle benim tatillerim çakışıyor. İlk kurdan anladığım şu: Her hafta düzenli olarak derlere gitmek zorundasın, gittiğim dersleri bile anlamazken gitmediğim derslerin halini düşünemedim bile. Gittiğim kurun günlerini seçerken, istediğim saate kurs açılmadığı için perşembe akşamları 19.00'dan 21.30'a kadar olanını seçtim. En kötüsü cumartesi günleri! Sabah 10.00'da başlayan kurs öğleden sonra 14.30'da bitiyor. İşin kötü yanı okulda kantin yok, teneffüs öğretmenin insafına kalmış. Ben çaysız, kahvesiz yaşayamıyorum. Saat 13.00'den sonra karnım acıkıyor, aklım daha fazla Fransızca almaz hale geliyor.



İkinci kura giderken böyle bir saati asla tercih etmeyeceğim. İşin kötü yanı, Kuzey'e sempatik davranmaya başladım. Cumartesi kafam o kadar şişmiş oluyor ki eve gelince oğluma, ''tamam oğlum ders çalışma!'' falan demeye başladım. 

Kuzey'in okulu bir haftalık ara tatile girdi. Oğlumla birlikte evde vakit geçirmek, sinemaya falan gitmek istiyorum ama çalışmak zorundayım. 

Nedim Gürsel'in Acı Hayatlar kitabı elimde geziyor. Akşamları birer bölüm okuyorum. Her bölümde bir yazarla birlikte gittiği bir şehri anlatıyor. Sanırım bu yazıların bazılarını Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde okumuştum. Yine de kitap olarak toplanması hoşuma gitti. Tanıdık, bildik Nedim Gürsel yazıları içimi rahatlatıyor. 

Geçen sabah Selçuk'a kahvaltı masasında, ''Paris'i özledim.'' dedim. 
''Sen çok istiyorsan, git tatlım! Ben gelemeyeceğim. Poposu donar adamın şimdi Paris'te!'' dedi. 

Haklı! Sesimi çıkarmadım. Oltayı attım işte. Gerisi kısmet!


Ben de kitaplığımın başına gittim. Geçen sene D&R'ın 5TL kampanyasından aldığım Alain Elkann isimli bir yazarın ''Fransız Babam'' kitabını aldım. Kitap, Montparnasse Mezarlığı'nda yatan iki adamın hikâyesini anlatıyor. Yazarın babası otoriter bir adam, başarılı bir işadamı ve Paris Yahudi Cemaati'nin başkanı. Hayatı boyunca giydiklerine, yediklerine ve davranışlarına dikkat etmiş, çocuklarından çok kendiyle ilgilenen bir adam. Kitaba konu olan diğer kahraman ise yazarın babasının mezarının yanına bir ay sonra gömülen babanın tam tersi karakterinde bir adam, bir sanatçı: Roland Topor.  
...ve bilin bakalım ne oluyor?
Yazar, Yahudi geleneklerine göre on bir ay sonra ilk kez babasının mezarını kızkardeşiyle birlikte ziyaret ettiğinde bu iki adamın yan yana yattıklarını fark ediyor. Mezarlıktan ayrılırken bu iki adamın birbirleriyle neler konuşabileceğini düşünmeye başlıyor. 

Kitabın arkasında kitap için bir babanın anısına yazılmış dev bir yapıt dense de bana yazarın babasının ölümüyle başa çıkma yöntemi gibi geldi. Ben de babamın ölümünden uzun yıllar sonra bile babamla ilgili hayaller kurmaya devam ettim. Aile büyüklerinden birinin kaybının nasıl bir şey olduğunu bildiğim için kitabı başka bir gözle okuyorum. 

Şimdilik bu fantastik düşünce hoşuma gitti desem, tuhaf bir şey demiş olur muyum?


25 Kasım 2014 Salı

BOLOGNA 3- ORTAÇAĞDAN KALMA KULELER VE KIRMIZI KİREMİTLİ EVLER

Ertesi sabah neşeyle uyandık. Evdeki kahvaltımızın aynısını burada da hazırladık. Tek eksiğimiz demleme çayımızdı. Kuzey için de tereyağlı ekmek, gevrek-süt, nutella ve domatesle işi kotardık. 
Kahvaltı günün en sevdiğim öğünü çünkü bana mutlu aileleri çağrıştırıyor. İçine ekmek parçası düşürülmüş reçeller, üstüne kekik serpiştirilmiş topraf kokulu domatesler, ağızda eritip giden peynirler ve sohbetle üst üste içilmiş demli çaylar...

Sabahın ilk saatlerini evde geçirdikten sonra sırt çantamızı yüklenip yola düştük.

Çözülmesi gereken bir sır daha: Asinelli Kulesi'nin üstünde sahiden kırık bir vazo var mı?

Sokağa çıktıktan hemen sonra kendimizi pencereden görünen kulelerin önünde bulduk. ''Öpüşen Kuleler'' olarak da bilinen Asinelli ve Garisenda Kuleleri masumca karşımızda duruyorlardı. Asinelli Kulesi'nin tepesine 498 basamak tırmanarak ulaşmak mümkün. Ne kolay değil mi? Kuzey'e de öyle görünmüş olmalı. 

''Hadi çıkalım!'' diye tutturunca düştük yollara. Önce sokağın içinden kulenin girişinin ve kulenin adının yazılı olduğu tabelanın fotoğrafını çektim. Kuzey'i girişinin önce sağına, sonra soluna, bir de isim yazılı levhanın altına yerleştirip çocuğumu on yaşının munzır bakışıyla kendimce aile fotolarının içine nakşettim; fotoğrafların hepsini daha sonra kaybedeceğimi bilmeden tabii.

Kulenin dar ve karanlık girişinden girdik. Birkaç merdiven çıktıktan sonra kulenin taş duvarlarındaki oyuklardan birine yerleşmiş gişeden biletlerimizi aldık. (3€) Yukarı doğru uzanan merdivenler ahşap ve dardı. Tek kişinin geçebileceği genişlikteydi. Kuzey en önden neşeyle merdivenleri tırmanmaya başladı. Selçuk, Kuzey'in hemen arkasında olmayı daha güvenli buldu. Ben arkada, tek başıma kaderime terkedildim. Yüksek yerlerden korkarım: üstüne üstlük hem yüksek, hem dar, hem de yüzyıllar önce yapılmış yerlerden hiç haz etmem. Tarihe dışarıdan ellerimle dokunmaktan hoşlanırım.








Asinelli Kulesi'ne tırmanmak Bologna'da kendimle hesaplaştığım ilk mekan oldu. Merdivenler başımın üzerinde uzayıp gittikçe, kulenin taş duvarlarının yazdığı serinlik etrafımı sardıkça ve tırmandığım mesafeden ardımda bıraktığım boşluğa baktıkça korkum daha da arttı. Üstelik kule gerçekten yüksekti ve tırmandıkça mesafe azalacağına artıyor gibiydi. 498 merdiven rakamla kağıda yazılandan daha başka görünmeye başlamıştı gözüme. Haftada birkaç gün kesinlikle yürümeme rağmen yukarı çıktığımda nefesim kesilmişti. Tepeye vardığımda ilk düşündüğüm şey, bu çıkışın bir de inişi olduğuydu. Ondan sonra aklıma gelense, öğle yemeğinde ne yersem yiyeyim bunu kesinlikle hak ettiimdi. 

Kuleye çıktığımızda gördüğümüz manzara, hem bu tırmanışa verdiğimiz üçer euroları hem de yorgunluğumuzun karşılığını verdi. Kuzey, yukarıya ilk çıkan olmanın haklı gururunu yaşıyordu. Bir müddet nefesimin düzene görmesini bekledim. Sonra fotoğraf çekmeye başladım. Tüm Bologna ayaklarımızın altındaydı. Kırmızı bir halı tüm şehrin üstüne yayılmış ve masallarda anlatılan şehirlerin peşine düşmek için davetiye çıkarıyordu.

Şehrin sırlarından biri de bu kulenin tepesinde saklı kırık bir vazoydu. Ben yukarı çıktığımda kırık bir vazo falan görmedim. Kulaklarıma dek ulaşan tek şey, kalbimin atış sesleriydi.

Gizli bir Venedik var diyorlar bu şehirde! Bakalım onu bulabilecek miyiz?
Yarın!

23 Kasım 2014 Pazar

Kasım ayı güncesi...

Bologna yazılarına kaldığım yerden yarın devam edeceğim. 
Bugün günlerden pazar, saat 11 ile 12.30 arası evin bana kaldığı saatler. Sabah geç kalktığımız için ve Kuzey'in futbol antrenmanı için hazırlanmamız gerektiğinden haftanın en güzel tatil gününde biz uzun uzadıya kahvaltı etmiyoruz. 

Kuzey sabahları okul için çok erken kalktığından uyusun istiyoruz. 
Pazar sabahları bizim için tost sabahı yani.



Ben her pazar tostumu ve çayımı minik ailemle götürdükten sonra onları uğurluyorum. Benim için haftanın en güzel saatlerinin başlama anı gelmiş oluyor böylece. Hemen bir kupa dolusu çay alıyorum elime, camın kenarına kuruluyorum. Bu sabahki gibi yağmurlu sabahlardan birine denk geldiysem yürüyüş yapmamak için geçerli bir sebep bulmuş oluyorum kendime; vicdan azabı duymadan çayımı yudumluyorum. 

Böyle bir yanım var benim: Devamlı kendimle uğraşıyorum.

Pazar sabahlarının bu bir saatlik yalnızlığı bana çok iyi geliyor. Hafif bir müzikle dolduruyorum etrafı, bildiğim ezgiler etrafımda tur atıyorlar. Stacey Kent, Loisa Sobral, Lisa Ekdahl bu aralar en sevdiklerim. Zaz'ın yeni çıkan  Paris adlı albümünün dağıtımının başlamasını hevesle bekliyorum bu arada. 

Sonra ya bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturuyorum ya da bir kitap alıyorum elime. 

Allahım, kitap okumak ne büyük bir mutluluk! 
....ve evet ısrarla ama ısrarla kitap okumayan insanları anlamıyorum. 
Bir gün bu dünyadan göçüp gidince en çok okuyamadığım kitaplar için üzüleceğim. Bu tuhaf düşünce sık sık aklımın köşesinden geçiyor. Bir el hareketiyle dağıtıyorum aklıma gelen böyle düşünceleri.

Simone de Beauvoir'in Mandarinler'ini Ekim ayı sonlarında okuyup bitirdiğimi söylemiştim sanırım. Benim için tarifi imkansız bir okuma oldu bu. Çok beğendim, çok etkilendim. Simone de Beauvoir'in her yaşın duygularını, bu duyguların insan ruhunda bıraktığı izleri anlatmakta usta olduğunu düşündüm. Moskova'da Yanlış Anlama'dan sonra bu kitabı okumam çok yerinde oldu. İmge Kitabevi'nin yayımladığı kitabın yazılarının çok küçük olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Ne yazık ki bu kadar minik harfleri okumak yoruyor insanı. 




Mandarinler'in okumayı bitirdikten sonra Paris'le ilgili hayallerimden ve şehrin sokaklarından ayrılamadım. 1920'lerin Paris'i benim en sevdiğim Paris zamanı. ''Paris'te Geceyarısı'' filminde söylendiği gibi herkes kendisinin yaşadığı çağdan bir öncekinin büyüsüne kapılıyor galiba. Ben 1920'lerin Paris'inin bana anımsattıklarından çok etkileniyorum. O zamanın Paris'inde bir gece için neler vermezdim. Bu sebepten Zelda Fitzgerald'ın yaşamın anlatıldığı kitap, Zelda'ya ilgisiz kalamadım. Kasım ayının puslu havasına yakışan bir kitap oldu Zelda. Basit bir dille yazılmış olan bu kitapla birlikte sonunda Zelda ile ilgili hislerimi netleştirdim. Zelda'yı sevdim.



Ocak ayının sonlarında Key West'e gideceğiz. Orada Hemingway'in Pauline Pfeiffer ile yaşadığı şimdilerde müze haline getirilmiş evi görmeyi planladığım için Hemingway'e biraz daha yakınlaşmak istedim. Hemingway'in öykülerinin toplandığı, ''Kilimanjaro'nun Karları''nı aldım elime. Öykü okumakta çok zorlanmama rağmen keyifle okudum. 



Ne okusam diye düşünürken Selçuk'un geçenlerde aldığı bir kitap çarptı gözüme. Salonun ortasında sehpanın üstünde  yeri orasıymış gibi duruyordu kitabımız. Yazar Vladimir Nabokov'un kardeşi Sergey Nabokov'un hayatının anlatıldığı bir kitaptı. Bu kitabı da çok keyifle okudum. Kitabı bitirir bitirmez Nabokov'un bir kitabını okumak istedim. Hızla yukarıdaki kitaplığımıza çıktıysam da, Nabokov'un hiçbir kitabını bugüne kadar almadığımızı fark ettim. Son zamanlarda aldığım kitapları biraz hafifletmeden başka bir kitap almayacağıma dair kendime verdiğim sözden dolayı Nabokov'un kitabını almadım. 

Sıra hangi kitaba geldi. Ne zamandır okumak için uygun zamanı kolladığım Bayan Jean Brodie'nin Baharı
Mutlaka okuyun diyorum. Öyle naif geldi ki bana Bayan Brodie! Çok sevdim onu, çoook!
Bu arada kitap 1930'ların Edinburgh'un da geçiyor. Sokaklarında gezindiğim yerlerde kitaplarda karşılaşmak öyle güzel ki!




Kasım ayının sonlarına yaklaştığımız şu günlerdeyse elimde Alice kupam ve Alice notlarımla Alice'in benim için yaşadığı bir maceranın içine dalmaya hazırlanıyorum. Uzun lafın kısası bu pazar ben çocukluğumun tasasız günlerine doğru bir yolculuğa çıkıyorum. 





Herkese mutlu pazarlar!!!

21 Kasım 2014 Cuma

BOLOGNA 2- Bologna'nın merak edilen sırları!

Neptün'ün sırrını çözmek için yola çıkmaya hazır mısınız?


Piazza del Nettuno ve Piazza Maggiore birbirine  yapışık iki meydan. Adından da anlaşılacağı gibi Neptün Çeşmesi, Neptün Meydanı'nın hemen girişinde. Vakti zamanında Floransa'da yapılacak olan Neptün Çeşmesi siparişini Giacomo Della Porto'ya kaptıran Flaman asıllı heykeltıraş Giambologna sonunda dileğine kavuşmuş, meydana ismini veren çeşmeyi yapma görevini kapmış.

Bologna'nın dilden dile dolaşan sırlarından biri bu çeşme ve heykeltıraşın intikamı. 

1500'lü yılların ortasında heykeli yapacak olan heykeltıraş Giambologna'dan dönemin katı ahlâk kuralları çerçevesinde Neptün'ün malum organını göze batmayacak şekilde yapması istenmiş. Giambologna'da bu istek karşısında sesini çıkarmamış ama yapacağını yapmış. Ön cepheden Neptün'ü utanç içinde bırakan heykeltıraş, arka çaprazdan bakıldığında Neptün'ün havada duran elinin bir parmağını, çeşmenin önünde güneşlenen kızların arkasından koşmaya hazırmış izlenimi yaratıyor.



Fısıldayan duvarlar gerçek mi?

İlk sırrı çözüp, davanın üzerinde ilerlemeye devam ettik. 
''İkinci sır bu yakınlarda!'', dedik Kuzey'e.

Neptün Çeşmesi'nin sağ tarafında içinde Roma Dönemi zamanından kalıntıların olduğu Sala Borsa Binası var. Binanın zemininde duran kalıntıların üstü camla kapatılmış, böylece aşağıdaki kalıntıların hâlâ görebiliyorsunuz. Bizim gibi geçmişi geçmişte bırakıp, geleceğe doğru hızlı adımlarla yürüyen bir müllet değil bu Avrupalılar. Binanın tavan mimarisi muhteşem. Buraya kadar gelmişken bu binaya uğramadan geçmemek gerek. 

Biz çeşmenin sol tarafındaki Palazzo del Podesta'ya yürüdük. Üstü örtülmüş bina, yenilenmeden geçiriliyor. Kuzey hepimizden hızlı adımlarla binanın içine daldı. Amaç ikinci sırrı ilk keşfeden olmak. Binanın içindeki turizm ofisini geçtikten sonra pasajın içinde denk geldiğiniz meydan dörde ayrılıyor. Her köşede bir kolon var. Bu kolonların çapraz köşelerine geçer, ağzınızı duvara iyice yanaştırır ve fısıldarsanız çapraz köşedeki sesinizi duyuyor. Ben Kuzey'e çarpım tablosundan birkaç soru sordum ve karşılığında ''öfff anne!'' çığlığı aldım. Sanırım bu sır da gerçek!

Fotoğraf: Şuradan

Çoktan ayyuka çıkmış bir kafe adresi: Gamberini

İlk günün akşamında şehrin her yanına yayılmış porticoların altından yürüdük. Şehrin kimyasını oluşturan etkenlerden biriydi porticolar; ardından kırmızı kiremitli evler ve nefis yemekler sayılabilirdi bence.

Gamberini, şehrin en eski pastanesi. Nefis tatlıları, pastaları, kurabiyeleri ve sürdürmeyi seçtikleri uzun bir tarihleri var. Saat 18.00'den sonra başlayan ''aperetivo'' zamanında bir içki alıp, küçük bir ücret karşılığında karnınızı da doyurabilirsiniz. Caddenin hemen yanındaki masalardan birine oturup, çayımızı içtik. Hafta sonu pastanenin önündeki araç cadde trafiğine kapatıldığı için Garibaldi'nin keyfi daha da güzel çıkıyor. 

Adres: Bologna, via Ugo Bassi


Foto: Şuradan 
Yolculuğumuz devam edecek!
....çok yakında burada!

20 Kasım 2014 Perşembe

BOLOGNA 1- PORTİCOLARIN ŞEHRİ BOLOGNA

    Uçak yorgunluğunu üzerimizden atıp, yeni bir şehri keşfe çıktığımız fikrini bize tekrar hatırlatan otobüsten şehrin merkezinde indik. Birkaç dakika otobüs durağında durup etrafımıza bakındık. Üç kişinin eşyalarını tıkıştırdığımız bavulumuz da neredeyse bir adam boyundaydı ve ekinin bir üyesi gibi yanımızda dikiliyordu.

    Parke taşlı Maggiore Caddesi'nin yanında uzanan porticoların altından yürüyerek, kiraladığımız dairenin olduğu Via Rizzoli'ye adım attık. 

    Dikkat çekici reklam tabelalarıyla fark ettirilmeye çalışılan McDonalds tam da amaçlanan gibi hemen gözümüze çarptı. Ortaçağdan kalmış film platosu görünümündeki bu şehirde eskiyle yeninin yan yana durduğu ilk detayın böyle farkına vardım.

    Kuzey, ''Ben McDonalds'da yemek istiyorum!'' deyince suratım düştü. Bolonez sosun ana vatanında demek ki adımımı atacağım ilk yer bir Amerikan zinciri olacaktı. Laftan anlamayan on yaşındaki oğlumu McDonalds'da doyurdum. Sabahtan beri yemek yememişti, parmaklarını yalayarak son lokmayı ağzına attığında artık dairemize gitmeye hazırdık.

    Residence Petronio, Maggiore Caddesi'nin hemen bitimindeydi. Dar, cam kapının önüne geldiğimizde duvardaki panele, birkaç gün önce elimize ulaşan şifreyi girdik. Binanın ana kapısından sonra bir kapı daha vardı. Sonra da birkaç basamakla asansöre ulaşıp, üçüncü kattaki dairemize çıktık. Daire güzeldi; iki küçük odadan ve bir köşesini açık bir mutfağın kapladığı aydınlık bir salondan oluşuyordu. Yere kadar uzanan iki pencere odayı ferah bir ışığa boğuyordu.
Fotoğraf: Şuradan

    Tatildeyken beliren her şeyle yetinebilirim duygusu hemen etrafımı sardı; böyle basit bir evde de yaşanırdı işte! Aslında bu mutfaktan daha büyüğüne ya da antreye yerleştirilenden daha geniş bir gardıroba ihtiyaç yoktu. Evi sonraki günlerde bir daha böyle derli toplu göremeyeceğimi bildiğimden fotoğrafını çekermişim gibi etrafı hafızama kaydetmeye çalıştım. Biliyordum ki sonradan her ne kadar her ayrntıyı hatırlamak istesem de, tüm çabam boşa gidecek, anısını taze tutmaya çalıştığım her detay zihnimin kıvrımları arasında kaybolup gidecekti.

    Söylemeden geçemeyeceğim: Evin en çok konumunu sevdim, bir de penceresinden görünen Asinelli Kulesi'ni.

    Kuleyi ertesi sabah daha yakından tanımaya karar verdik. Kuzey, kulenin tepesine çıkmaya kararlıydı.

    Karnımızı doyuracak bir restoran bulmak için kendimizi sokağa attık. Binanın önündeki geniş Maggiore Caddesi büyük taşlarla döşeliydi ve yolun iki yanında kırmızı renkli binalar sıralanmıştı. İtalya'ya özgü bir hava şehrin her yanına hakimmiş gibi bir ilk izlenim yaysa da, sonraki günlerde burayı farklı kılan şeyleri fark etmeye başladık.

    Bu cadde ve bu caddeye bağlanan iki ana arter hafta sonlarında araç trafiğine kapatılıp, tamamen yaya vatandaşların hizmetine açılıyormuş. Vatandaşın şehre değil de, şehrin vatandaşa hizmet etmesinden güzel ne olabilir?

    Şehri tanımaya başladığımız ilk gün karnımızı İl Moro'da doyurduk. Gezinirken karşımıza çıkan bir restorandı. Açık havada oturabilceğimiz bir alanı vardı. Ben bolonez soslu makarna ile yemek olayına kafadan giriş yaptım. Selçuk her zamanki ağırbaşlılığıyla Napoli usulu pizzasını ısmarladı: Pizza Napoliten. 


    Kocaman porsiyonlar masaya geldiğinde açlıktan gözüm kararmıştı. Kuzey de karnını doyurmuş olmasına rağmen pizzaya ilgisiz kalamadı, benim makarnamın da tadına baktı. Yan masaya gelen tatlı da gözüm kaldıysa da, midemde bir lokma daha alacak yer kalmamıştı.

    Karnımızı doyurduktan ve çatlayacak kıvama geldikten sonra yürümeye karar verdik.
   O ilk izlenim ne kadar önemlidir bilirsiniz. Gözünüz her şeye ilk defa dokunur. Bologna'da zaman, kendini daha uzun başka bir zamana yaymıştı sanki. Yan yana sıralanmış binaların üstündeki tüm çatlaklar geçmişten bugüne uzanan bir merhemle sıvanmış, şehri çepeçevre saran porticolar ezbere kaydettiğimiz sayılarla tek tek numaralandırılmıştı: Bir, iki, üç...
    Sokaklara yayılıp, şehrin tarihi mekanlarını gezen insanların arasındaki yerimizi biz de aldık. İtalya'da olmanın keyfini İtalya'da olmaya özgü nüanslarla dolduruyorduk. Dondurmacı görünce önünde duruyor, kahve içmek için oturduğumuzda yanına bir de tatlı söylüyorduk. Akşamları yemeğimizin yanında mutlaka şarap oluyordu.

    Çok bilinen İtalyan şehirlerinden farklıydı Bologna. Sokaklar insanın başını döndürecek kadar kalabalık değildi. Tarihi mekanların hiçbiri listeye bir çarpı koymak için içeriye davet etmiyordu sizi. Tuhaf bir şekilde sokaklarda umarsızlık kol geziyordu. Keyif anlarından öte zamanlarda kendimizi bir kilisenin ya da tarihi bir çeşmenin yanında buluyorduk.

    Keşfetmeye şehrin göz önündeki meydanlarından başladık.


Herkesin söz ettiği Bologna'nın sırları bakalım kendilerini bize gösterecekler miydi?
to be continued...