11 Aralık 2014 Perşembe

BOLOGNA 5- 666 Porticoluk Yürüyüş

Bologna'da ertesi sabahımız yine keyifle başladı. Tatil demek, keyif demek! 

Dünkü kule tırmanışını unutmuş, şehrin birçok yerinde denk geldiğimiz ucuz pizzacılarda pizza dilimlerinin kalorilerinden çekinmeden yemiş içmiş, Saint Stefan Meydanı'nda kahve üstüne kahve içmiştim.
Kaldığımız evin altındaki kitapçı Feltrinelli de benim için güzel bir sürprizdi. Akşam yorgun gezginleri apartmanın kapısında bırakıyor ve illa ki yapmam gereken bir şeymiş gibi birkaç adım ötedeki kitapçının kapısından içeri giriyordum. Bir şehirden başka bir şehre yolculuk yaparken insanın yanında taşıyamayıp da gittiği yerde bulduğu tek şey kitapçı kokusu.


Yolu yakın yapan, ulaştığın noktayı sevilir kılan ilk ayrıntı bu benim için. 

Güya Bologna'yı anlatıyorum ya, -konuyu dağıtmayı seviyorum nasıl olsa-, New York deyince aklıma ilk Barnes& Noble geliyor mesela. Şehre ulaşmak için uçağın içinde geçirilecek saatler azalıyor benim için, kahve kokan kitapçılarda olma isteği uzak mesafeleri yakın kılıyor. 

Feltrinelli de öyle sıcacık kaldı aklımda. Bir binanın altında, muhtemelen birçok dairenin birleştirilmesinden dolayı içerisi bir labirenti andırıyordu. Duvarların hepsi tavana kadar raflarla kaplanmıştı ve İngilizce kitap bölümü oldukça zayıftı. Belki kırtasiye bölümünden karşıma bir şey çıkar diye ümitlendiysem de kitapçıdan her seferinde elim boş çıktım. Yine de her akşam evin altındaki kitapçıya uğradım. Önündeki bankta oturup etrafa bakındım. 

Şimdi gelelim o gün ne yaptığımıza.

Bologna'nın tepesindeki katedrale yolculuk...

Bologna'da sırlar çözmekle tükenmiyordu. Biz de başka bir sırrı çözmek için yola düştük. 
Tepedeki Madonna di San Luca Katedrali'ne yürümeye karar verdik. Alt tarafı 666 tane porticonun altından yürüyecek, ortalama 3.5 km'lik bir parkurun sonunda da tepedeki katedrale varacaktık.

Bu kadar basitti işte!
Ayaklarımızda spor ayakkabılar, önümüzde de dümdüz uzanan bir yol vardı. Binaların alt katlarındaki küçük dükkanlara bakar, sanki o gün rastgele karar verilmiş de açılmış gibi duran minik kafelerin önünden geçer, sabah yürüyüşümüzü yapardık. 

 Her fikir akla ilk geldiği an nasıl da parlak oluyor değil mi?

Yolun başladığı ilk porticoya gelene kadar epeyce yürüdük. Bu yürüyüş benim için fazladan yapılmış ödev gibiydi. Önümüzde katetmemiz gereken 666 portico daha vardı. Cep telefonu çantadan çıkartıldı, bu tarihi an hemen kayıtlara geçirildi.
...ve tırmanış başladı. 

Üç yüz rakamını porticonun duvarında görene kadar kör topal ilerledim. Sonra yol yokuş olmaya, merdivenler karşımıza çıkmaya başladı. Kuzey, kuş gibi önümde sekiyor, kendine bulduğu hayali rakiplerle yarışıyordu. Ben değil rakiplerle, kendimle bile yarışamayacak hale gelmiştim. Arada duvar diplerinde soluklanıyor, birkaç yudum su içiyor, yanımdan geçip giden insanları gördükçe kendimden utanıyordum. Ne yalan söyleyeyim sık sık dönme düşüncesi aklıma geliyordu. Göreceğim kadarını görmüş, ne deneyimleyeceksem deneyimlemiştim. Hayatımda ilk defa bir katedral görmeyecektim ya. Bu katedral de diğer gördüklerimle aynı kaderi paylaşacak, bir süre sonra unutulup gidecekti.
Kuzey geri dönmeyi asla kabul etmedi. Selçuk, ''Fikir senindi!'' dedi.
Burnumdan soluyarak ve terden sırılsıklam vaziyette ekibin son üyesi olarak yolun sonuna vardığımda katedrali görecek halim kalmamıştı.

Katedralin içinde biraz oturup önce nefesimin düzene girmesini bekledim. Bologna'nın bu sırrı, insanın kendi sınırlarını keşfetmesiyle ilgiliydi sanırım.
Bir süre dinlendikten sonra ne yaptım, biliyor musunuz?
Aynı yolu yine yürüyerek indim. Bu yolu tekrar bu şekilde kat etmem kişiliğimin azimli yanını değil, gaza gelen yanını açığa çıkarıyor. Sizi temin ederim. 

Şimdi beni dinleyin: Yukarı binerken otobüse binin, aşağı inerken yürüyün. Böylece 666 porticonun da altından yürümüş olacaksınız. 

Ya da siz de benim gibi küçük bir maceraya atılın!

5 Aralık 2014 Cuma

İki kitap ve birçok hayat!

Susan Sellers'ın yazdığı ''Vanessa ve Virginia'' adlı kitapta Vanessa Virginia'ya şöyle diyor: Senin kullanacak büyülü kelimelerin vardı ve sen kendine onları aldın. Bana da resim yapmaktan başka çare kalmadı.


Bugünlerde üst üste birbirine benzeyen iki kitap okudum. Birini bir gece eve geldiğimde gördüm. Fransızca kursuna başladığım ilk gündü. Selçuk akşam üzeri benimle Kadiköy'de buluşup, kurs için aldığı kitaplarımı getirdi. Saint Joseph'in hemen köşesindeki Eyfel Pastanesi'nde buluştuk. Fransızca kursuna başladığım ilk gün olduğundan bir de Paris'i çok sevdiğimden pastanenin ismi komik geldi. İçerinin dekorasyonunun, bu dekorasyonu tamamlayan masa ve sandalyelerin uzaktan yakından ne Paris'le ne de Eyfel'le ilgisi vardı. Selçuk'u beklerken bir bardak çay, çayın yanına da bir börek aldım. Çay fena değildi ya böreğin pek de yenecek hali yoktu. Biraz çatalımla oynadım, ağzıma birkaç parça atayım diye içimden geçirdim ama ı-ıhh, gitmedi börek.

Çayımı içtikten ve kitaplarımı teslim aldıktan sonra ilk dersime gitmek üzere sokağın hemen karşısındaki okula girdim. Okul hiç de hayallerimde canlandırdığım gibi değildi. Zaten başıma ne geliyorsa hayalimde canlandırdıklarımdan geliyor. Ben okulun içinde kursa gelen öğrencileri memnun edecek bir kafenin olacağını, hoparlörlerden Edith Piaf şarkılarının sınıflara usul usul yayılacağını hayal ediyordum. Düşündüklerimin hiçbiri yoktu. Allahtan uzak bir köşede bir su sebili vardı da, su içebildik.

Neyse konuyu çok dağıttım. O gece kurs bittikten sonra eve geldiğimde kitabı gördüm. Benden ayrıldıktan sonra Selçuk, Kadıköy'de sahile kadar geri yürümüş ve Alkım Kitabevi'nde gezinmiş. Bu gezinme sırasında da ''Sergey Nabakov'un Gerçekdışı Yaşamı'' adlı kitabı almış.

Okuduğum kitabı bitirdikten sonra sehpanın üstünde bu kitabı görünce elim kitaba gitti ve okumaya başladım.

Sergey Nabakov'un yaşamının ilk zamanlarının arkasındaki fon, Çarlık Rusyası'nın son zamanlarına denk düşüyor. İlerleyen vakitte Çarlık, tahtını Bolşeviklerin eline teslim ediyor. Çar yanlısı olan Nabakov kardeşlerin babası durumu anlayınca çocuklarını bir trene bindirerek Kırım'a yolluyor.
Kaderleri ortak bir seyir izlese de, aynı acıların etrafında dolaşıp dursalar da Nabakov kardeşler hiçbir zaman güzel bir ilişki kuramıyorlar. İkilinin ilişkileri öyle çok yarayla dolu ki kabukların üstüne her dokunduklarında yaralar kanamaya başlıyor.

Her şey,  Sergey Nabakov'un suçu.  Kitapta da söylendiği gibi abisinin silik bir kopyasından başka bir şey değil. Üstelik hem kekeme hem de eşcinsel. Yaşamı boyunca kendisini abisine fark ettirebilmek için uğraşıp duruyor.

Birkaç gündür yazının başında bahsettiğim kitabı burada anlatmayı düşünüyorum. Her seferinde yazmak için yeni başlangıçlar yapıyor sonra da tıkanıp kalıyorum.

Vanessa ile Virginia'nın hikâyesi de kızgınlıklar, anlaşmazlıklar, kardeşler arasında gelip giden nefretler ve asla kaybolmayacak özlem ve sevgi anlarıyla dolu. Kitabın her satırında Virginia Woolf'un izlerine rastlasak da, aslında dile gelen ressam Vanessa Bell'in anıları.

Vanessa Bell ve Virginia Woolf. Fotoğraf: Şuradan
Vanessa Bell'in yaşamı öyle karışık ki! Dün romanı Selçuk'a anlattığımda, ''Böyle bir yaşamı olsa insanın yazmak için konu aramasına gerek kalmaz'' dedi.

Bense bir roman yazma şansını bana altın tepside sunacak bile olsa böyle bir hayat yaşamak istemezdim.

Vanessa, Clive Bell ile tanışıyor ve evleniyorlar. Bu evlilikten iki erkek çocukları oluyor. Vanessa bir yandan iki çocuğuna bakmaya çalışırken bir yandan da resim yapmayı sürdürüyor. Vanessa bu karışıklık içinde çıldırmak üzereyken, Virginia uzaktan seyretmeyi ve Vanessa'nın kocası Clive ile flört etmeyi tercih ediyor. 

Vanessa, iki oğluyla birlikte; yıl 1917. Fotoğraf: Şuradan
Virginia Woolf ve Clive Bell. Fotoğraf: Şuradan

Vanessa başına gelenlerden şaşkın etrafına bakınırken, kardeşi Adrian'in sevgilisi olan Duncan Grant'ı görüyor. Kendisi gibi ressam olan Duncan ile acıyla sürecek bir ilişkiye giriyor. Bir müddet sonra Duncan, Bunny takma adıyla çağırdıkları David Garnett'a aşık oluyor. Vanessa'nın Duncan'ı kaybetmemek adına dayandığı bu üçlü ilişki uzun yıllar sürüyor. 

Duncan Grant. Fotoğraf: Şuradan 
Siz bile yoruldunuz değil mi yazdıklarımı okurken?

Bundan sonrası daha da enteresan!
Aradan uzun yıllar geçiyor. Duncan, Vanessa'yı bir kenarda unutuyor. Başka ilişkiler yaşıyor. Vanessa ile Duncan'ın kızları Angelica büyüyor ve yirmili yaşlarına gelince babasının büyük aşkı David Garnett ile evleniyor. 

Kitap, Vanessa'nın yaşamını anlatsa da Virginia hep Vanessa'nın yanında. İki kardeşin kalp kırıklıkları, Vanessa'nın çoğu zaman Virginia için hissettiği kin ve kızgınlık Vanessa'nın anılarının birçok yerinde karşınıza çıkıyor.

Kitabı okurken Vanessa'ya sıkça üzüldüm. Karmaşık yaşantısını okurken yoruldum. Virginia'ya hafiften bozulduğumu bile itiraf edebilirim; ama birçok yerde, ''Saatler'' filminde izlediğim, Virginia Woolf'un paltosunun ceplerine taş doldurduğu sahneler gözümün önüne geldi.

...ve evet!
Vanessa haklı: Virginia'nın büyülü kelimeleri var.


1 Aralık 2014 Pazartesi

BOLOGNA 4- Bologna'nın en güzel meydanı: Piazza Santa Stefano

Kuleden inip sokaklara döndüğümüzde çok sevinçliydim. Yeryüzüne gökyüzünden bakma olayı bana çok uymuyor. Bazı fobilerin olduğu yerde durmasından ve fazla eşelenmemesinden yanayım :)
Ayağımın yere basması ve yukarı çıkıp-inerken çok kalori harcamam sebebiyle herkesin çok övdüğü kulenin dibindeki dondurmacıya gidelim dedim. Teklifim herkes tarafından sevinçle karşılandı. Sanal ortamda herkesin dilinde dolaşan ricottalı dondurma gerçekten denildiği kadar var mıydı?

Kuzey hiç peynir yememesine rağmen, ricottanın bir peynir çeşidi olduğunu bilmeden benim gazıma gelerek ricottalı dondurma istedi. Selçuk, ''Peyniri kahvaltıda ya da tostumun içinde yerim ben!'' dedi. İki top meyveli dondurma aldı. Kuzey'le ben ricottalı dondurmalarımızı alınca hemen dondurmacının önündeki duvara çöktük. İlk tadımda çok beğendiğimiz dondurma sonra bize biraz yoğun geldi. Ağzımızda keskin bir krema tadı kaldı. Sonraki günlerde de dondurma tercihimizi Selçuk gibi biz de meyveli dondurmalardan yana kullandık.

Şimdiye kadar yediğim tartışmasız en güzel dondurmayı San Gimignano'da Gelateria Dondoli'de yediğimi söylemek zorundayım.

Biri porticolardan birinin tavanına bir ok saplamış, şehre gelenler de çok lazımmış gibi o okun peşine düşmüş!

Bologna'nın sırlarını çöze çöze bitiremedik. Corte Isolani'ye doğru yürümeye başladık. Porticonun ahşap tavanına şöyle bir baktık. İlk bakışta tavanın tahtalarının eskimiş yüzeyinde ok falan göremedik. Pasajın içinde olabilir mi düşüncesiyle, kafamız tavana bakar vaziyette yürümeye devam ettik. İçeride çok güzel restoranlar vardı. Bir de insanların oturup peynirin yanında şaraplarını yudumladıkları bir şarap dükkanı. Orta yaşı devirmiş bir çift hem sohbet edip, hem de şaraplarını içiyorlardı. Selçuk'la kendimi öyle hem sohbet edip hem şarap içerken düşününce gülmeye başladım. Oturmuşuz karşılıklı, almışız şarap kadehlerimizi elimize, ortada da kocaman bir peynir tabağı. Selçuk, hiç tereddütsüz kokan peynirlerin hepsini bana kakalar. ''Bunları sen ye, sen seversin bu kokuşmuş şeyleri!'' der. 
Kendi sevdiği peynirleri tespit ederken, bana döner: ''Şu garsona söylesene, ekmek getirsin biraz!'' diye buyurur. 
En son bombamız son cümlede saklı olur herhalde: ''Ulan bi' çay olsaydı, ne güzel giderdi bu peynirle ekmek beee!''

Oku tavanda bulamayınca gözüme kestirdiğim bir garsona sordum, ''nerede bu gizli ok?'' diye. Gerisin geri başladığımız noktaya döndük. Zar zor, ıkına sıkına tavandaki soldan beşinci ahşap kirişte oku gördük de rahatladık. Çektiğim fotoğrafta ben bile göremiyorum oku, siz görebilir misiniz bilmiyorum valla. Bu fotoğrafı da fotoğraf makinesinde duran üç-beş fotoğrafın içinde zor bulduk.



Corte Isolani'nin ve okun bize kazandırdığı en güzel şey, pasajın çıkışında karşınıza çıkan meydan: Piazzo Santa Stefano




Bu meydan, adını yedi tane küçük kiliseyi içinde barındıran Santa Setafano Kilisesi'nden alıyor. Şehrin en izole, en güzel, en kuytu köşesi burası. Bologna'nın merkezinde olup aynı zamanda kalabalıklardan da böylesi uzak olmasıyla insana huzur veriyor. Benim Bologna'daki sırrım bu meydan oldu. Kendimizi her yorulduğumuzda buradaki tek kafenin taşların üzerinde atılmış masalarında otururken bulduk. Kah defterimi çıkarıp bir şeyler karaladım, kah kitabımı açıp okudum. 

Sırrın sırrının sırrı: Lucia Dalla'nın hayaleti !

Bologna'ya yolunuz düşerse Piazza dei Celestini ile Via D' Azeglio'nun köşesindeki binanın üst katına bakın. Biz bu binanın üstüne işlenmiş resmi şans eseri gördük. Resimde Bologna doğumcu caz sanatçısı Lucio Dalla elinde saksafonuyla görünüyor, etrafında da kuşlar uçuşuyor.
Aşı boyalı bir binanın ikinci katına nakşedilmiş Lucia Dalla görüntüsü bence çok romantik. Bir şehrin sanatçılarına sahip çıkması insanın duygulandırıyor.