31 Ekim 2015 Cumartesi

Ekim ayında neler oldu? Hayatımız nasıl geçti? Ve pek tabii ne okuduk?

Ekim ayını kapatıp Kasım ayına giriş yapmak üzere olduğumuza inanamıyorum.

Evet, evet! İnanamıyorum!

Ne yapayım?

Çünkü günler ve aylar ve yıllar ben daha planladıklarımı yapamadan geçip gidiyor.

Şimdi de öyle oldu.
Günler birbirini kovaladı. Çok sevdiğim o şehre, Paris'e gittim. Geldiğim gün evde birkaç saat geçirip Hindistan'a yollandık. Bunları anlatmıştım size zaten. Geldikten hemen sonra, ''Paris, zaten her daim aklımda!'' diyerek hemen Hindistan notlarını yazmaya başladım.

İş vardı, Kuzey'i uzun zamandır göremediğim için özlem vardı, evde beni bekleyen işler vardı.
Hepsi halledilir şeylerdi değil mi?
Evde ve işte zaten işler olacağına varıyordu. Kuzey'i de ne kadar özlemiş olursam olayım yanındaydım artık. Hem nasıl olsa aynı gün içinde büyük bir kavgaya tutuşur, sonra da yine barışırdık.
Tutulamaz, dizginlenemez bir enerjiyle Hindistan notlarını yazmaya başladım. Sanırım peş peşe dört- beş yazı yazdım. Resmen kendimle gurur duyuyordum. Yazdıkça yazasım geliyordu ve üstüne üstlük yazdıkça hafifliyor, mutlu oluyordum.

Derken hepimizin bildiği Ankara'daki patlama oldu. Tüm enerjim, ülkeye ve kendime olan inancım yerle bir oldu. İnsanlar patır patır öldürülürken ben yazı yazarak hafiflemeye çalışıyordum. Profil karartmanın da canı cehennemeydi açıkçası. Her Allahın günü profil karartmaktan ve umutsuzluğun içinde yaşamaya mahkum edilmekten bıkmış usanmıştım.

Ekim ayının onuncu günündeydik.
Sevdiğim Ekim kana bulanmıştı.

Sonraki günler herkes gibi ben de sustum. Susmam gerektiğinden, sosyal medya silahşorlerinin ona buna, her şeye burunlarını sokmasından dolayı değildi suskunluğum. Söyleyecek bir şey kalmadığındandı. Böyle zamanlarda hep hissettiğim duygu yine yanı başımda belirdi. Babamı ve çocukluğundan öldüğü güne kadar yaşamaya mecbur bırakıldığı politikacılara karşı hissettiği kızgınlığı hatırladım.
''Geldim, gidiyorum, hala aynı adamlar bizi yönetmeye çalışıyor.'' deyişi artık unutmaya yüz tutan sesiyle kulaklarımda canlandı.
Aynı kaderi ben de yaşıyordum. Bu ülkede bir şeyler kolay değişmiyordu.

Açık konuşmak gerekirse kafamı dağıtmanın bir yolunu bulmaya çalıştım. Düşündükçe kötü oluyordum. Facebook'a her girişimde paylaşılanları görüp ben de kafa göz birilerine girmek istiyordum. O yüzden oradan da biraz uzak durdum.

Kitaplara sarıldım yine. O kadar çok okunacak kitap vardı ki evde zaten. Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum. Sevinçle aldığım bir sürü kitap rafta başka kitapların arasına karışmış bekliyordu ve o kitaplara karşı aldığım günkü heyecanı hissetmiyordum.


Ekim ayının benim için en güzel yanı Kuzey'in okulu ile beraber yarı yürüyüş yarı koşuya başlamış olmam oldu. Sabahları onunla beraber çıkıyor ve onu servise bindirir bindirmez ben de yürümeye başlıyordum. Nedense koşmayı hayal ediyordum. Böyle şeyleri sıkça yaparım ben. Kendimle bir derdim vardır nedense. Rahat rahat otururken hayatıma yeni icatlar sokar, onların peşinden koşarken de kendimi harap ederim.

Belki bu sebepten belki de yazarların öz yaşam öykülerine olan merakımdan kitap rafına elimi uzatıp Murakami'nin koşmakla ilgili yazdığı kitabı yerinden oynattım. Daha önce bu kitabı okumuştum. Okumadığım bir sürü kitap varken yine aynı kitabın satırlarında mı gezinecektim? Evet! Çünkü ruhumun ihtiyacı olan şey buydu.

Murakami: Koşmasaydım Yazamazdım
Kitabın satır satır altını çizdim, her sabahki koşma antrenmanlarım sırasında Murakami'nin koşmakla ilgili söylediklerini düşündüm. Bir işe yaradı mı bilmiyorum ama Ekim ayını koşmakla ilgili azmim açısından başarılı bulduğumu söylemem lazım. Birkaç dakika hiç durmadan koşabiliyorum artık. Bu da hiç yoktan iyi bir şeydir.

Murakami'nin peşinden ne okumam gerekiyordu?
Salondaki köşe sehpanın üstünde, duvara yaslanmış ince konsolun üstünde hatta geniş orta sehpanın üstünde bile yığın yığın kitap duruyordu. Yukarı kata çıkıp kitapların olduğu odaya hiç bakmadım bile.

Birkaç gün önce aldığım bir kitabı okumayı uygun gördüm. Milena Busquets adlı bir yazarın ''Bu da Geçecek'' adlı kitabı. Kırk yaşındaki bir kadının annesinin ölümünün ardından hem kırk yaşına gelmiş olmakla, hem annesini kaybetmekle hem de hayatının aşkını ve odağını bulamamasıyla ilgili bir kitaptı. Ülkenin puslu havasına da uygun bir ismi vardı üstelik.


Elime aldığım gibi bitirdiğim bir kitap oldu. Yaşı yaşıma, boyu boyuma, kadının yaşadıkları da tam anlamıyla olmasa da yaşadıklarıma denk düşüyordu. Anlatmak istediklerini anlayabiliyordum. İşte bu kısmı içime çok işledi. Kadını ve yaptıklarını hiç yargılamadan okudum. Sanırım kahraman sırf kırk yaşında olduğundan tüm yaptıklarını mazur gördüm.

Bu iki kitabın bitişiyle beraber Ekim ayının ortalarına gelmiştim. Sabah işe gidiyor, akşamüstü eve geliyor, biraz Kuzey'le sohbet ediyor, derslerine hafiften yardım ediyor, sonra da kitabımı alıp bir köşede okuyordum. Sabahın kör bir saatinde Kuzey'le birlikte kalktığımdan gece ondan sonra yatağın yolunu tutuyordum. Sonunda çok düzenli bir hayatım olmuştu. Tek sorun bana fazla zamanın kalmamasıydı.

Başka bir kitabı elime almanın zamanı gelmişti. Okunacak onca kitabım yokmuş gibi Akasya Alışveriş Merkezi'ne gittiğim bir gün kapağına bayılarak aldığım bir kitabı okumaya başladım. Fantastik bir hikayenin içinde erimek, kaybolmak istiyordum.

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları- Ransom Riggs
İthaki Yayınları sert kapaklı nefis bir kitap basmıştı. Kapaktaki fotoğraf özgün baskının da aynısıydı ve çok çarpıcıydı. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları tam aradığım kitaptı. İlk sayfasını çevirmem ile hikaye akmaya başladı. Çeviri çok iyiydi. Aksayan, insanı rahatsız eden hiçbir unsur yoktu. Çevirmenin yazarın ruhunu anladığı açıkça ortadaydı. Gel gör ki satır sonuna gelen tüm kelimeler yanlış yerlerinden ayrılmıştı. Bir iki kelime olsa okuyucunun canını sıkmaz bu durum ama ne yazık ki bu hatalar iyi niyet sınırlarını geçecek kadar fazlaydı. Okuyucu ya yazara da çevirmene de büyük saygısızlık olduğunu düşündüm bu derece özensizliğin. Hikayede sona yaklaştıkça çocuklar için yazılmış basit bir hikayeye dönmeye başladı. Hikayenin sonunu merak etsem de serinin diğer kitaplarını okuyup okumayacağımı düşünüyorum açıkçası.

Fantastik bir kitabı da okumuş, ruhumu ucundan bilinmeyen diyarlarda gezdirmiş olmanın hafifliğiyle Oscar Wilde'ın yaşamına burnuma sokmaya karar verdim. Yazarların hayatını merak etmekten kendimi alamıyorum. Bir de işin içinde Paris varsa değmeyin keyfime.

Peter Ackroyd ilk defa okuduğum bir yazar. Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti de okunmayı hak eden bir kitap. Çok beğenerek okudum. İnce bir kitap olmasına rağmen uzunca bir zaman üstünde oyalandım. Bir dolu satırın altını çizdim, üstünde düşündüm, defterime not ettim. Hemencecik okunan bir kitap olduğunu söylemem mümkün değil; en azından benim için öyle bir okunma süreci olmadı.
Peter Ackroyd- Oscar Wİlde'ın Son Vasiyeti
Yeni bir kitabı seçme sürecine gelmiştim. Oscar Wilde'ın zorlayan hayatının peşinden kafamı birazcık dinlendiren bir kitap okumak istiyordum. Alıp almamak konusunda karasız kaldığım bir kitabı arkadaşımla buluştuğum bir öğleden sonra kitapçıdan aldım. Evde okunacak hiç kitap yoktu sanki.

Bu kitabı okumak ile okumamak arasında kararsızdım. Aslı Perker'in daha önce iki kitabını okumuş, ikisini de çok sevmiştim. Sufle ve Başkalarının Kokusu zevkle okuduğum iki kitap olmuştu. Sufle'nin birkaç şehirde geçen olay örgüsünü çok sevmiştim. ''Başkalarının Kokusu''nu ise birbirlerine bağlanan hayatların hikayesindeki incelikten ötürü keyifle okumuştum. Düşünülmüş, iyi kurgulanmış bir kitaptı. Bu kitabın ismiyse bir tuhaftı: Bana Yardım Et.


Kitabı hemen almamamın sebebi sanırım ismiydi. Yine de dayanamadım ve aldım. Açık söylemem gerekirse anlatım tarzını farklı buldum. Öykünün dışında bir anlatıcı vardı ve yaşananları, yaşanacakları ya da bizim bilmediğimiz ayrıntıları dışardan bir ses olarak bize anlatıyordu. Kitabı okurken sık sık Rusça dublajlı bir filmi seyrediyormuşum izlenimine kapıldım.
Biri devamlı şöyle cümleler ediyordu.
''Aslı, daha sonra düşündüğünde o konunun nereden geldiğini anlayacaktı. Şimdilik biraz daha beklemesi gerek!''
Ya da
''Kahraman hep engelli değildi elbette ama Aslı nereden bilecekti bir engellinin hissettiklerini?''
Bunlar elbette kitaptan cümleler değil ama bu ses kitabın içinde böyle konuşup dururken ona susmasını söylemek istedim. Ne yazık ki ben bu sesi hiç sevmedim. Aslı Perker kitaplarında alışkın olduğum ve aradığım başka bir tat vardı. O ise bu kitabın içinde değildi. 


Ayın en son kitabını seçmek için evin içinde bir müddet dolaştım, karar vermek için birkaç kitap karıştırdım. Nihayetinde birkaç ay önce aldığım bir kitabı okumaya karar verdim: Gazeteci Çocuk.
Yazarın çocukluk anılarına dayanarak yazdığı kitabı okurken çok duygulandım. Çocukluğun o yumuşak, kırılgan patikalarında kah yürüdüm, kah koşturdum. Yazarın kendi öz yaşam öyküsünden çokça detayın bulunduğu öykü kekeme bir çocuğun onikinci yaşını anlatıyor. Hikayeyi dinlerken Memphis'in ara sokaklarında geziyor, beyazlarla siyahlar arasındaki ayrımcılığa tanıklık ediyoruz. 

2015 Ekim'ini de bitirmiş oluyoruz böylece. 
Bakalım Kasım ayı neler getirmiş bize...

30 Ekim 2015 Cuma

Tac Mahal: Eskimeyen Bir Aşk Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak ülkelerden birinde bir prens yaşarmış. Bu prensin ismi Hürrem'miş.  İleride Babür İmparatoru olacak ve ''Dünyanın  Şahı'' anlamına gelen ''Şah Cihan'' adıyla anılacakmış.
Bu şah, kaynağının cennetten doğduğuna inanılan geniş mi geniş bir nehrin aktığı bir ülkeyi yönetirmiş. Güçlü bir ordusu, kendisini çok seven bir halkı varmış. 

Bu şahın Agra kentinde Red Fort (Kızıl Saray) adında bir sarayı varmış. Saratın orta yerinde kocaman bir avlu varmış. Burada varlıklı kadınların yaptıklarını sergiledikleri ve sattıkları bir pazar kurulurmuş: Mina Pazar. Ayda bir yapılan bu pazara erkeklerin girmesi yasakmış. Erkeklere yasak dediysek, şaha da yasak olacak hali yok ya!




İşte bizim Şah burada görmüş ilk kez Ercümend Banu Begüm'ü. Onca kalabalığın içinde Şah'la gözleri buluşmuş, bir daha da ayrılamamış.

Ercümend Banu o zamanlar On dört yaşındaymış? Şah mı?
Şah Cihan da Ercümend Banu ile hemen hemen aynı yaşlardaymış. Hemen nişanlanmışlar nişanlanmasına ama evlenmek için tam beş yıl beklemişler. Mutlu bir evlilikleri olsun diye astrolojistler en kutlu günü seçmişler.


Şah Cihan karısına ''Sarayın Süsü'' anlamına gelen ''Mümtaz Mahal'' adını vermiş. Mümtaz Mahal'den önce de Şah'ın bir evliliği varmış ama ikinci evliliğinden sonra Mümtaz Mahal'den başka kimseyi görmemiş gözleri. Mümtaz Mahal de  Şah Cihan'ı çok sevmiş. Kocasının sırdaşı, hayat ve yol arkadaşı olmuş. Yol arkadaşı derken dinleyenler abarttığımı düşünmesinler. Her güzel hikayenin biraz abartıyı hak ettiğini Tolkien'den duymuştuk duymasına ama Mümtaz Mahal'in kocasıyla birlikte yollara düştüğünü söylerken abartmıyorum. On dokuz evlilikleri boyunca Şah Cihan nereye giderse Mümtaz Mahal de onunla birlikte gitmiş. Kocasını savaş alanlarında bile yalnız bırakmamış. Şah, karısına öyle çok güveniyormuş ki imparatorluk mührünü bile ona teslim etmiş.


Evlilikleri boyunca tam on dört tane çocukları olmuş. Bunların yedi tanesi ya doğumdan hemen sonra ya da küçük yaşlarda ölmüş. On dördüncü çocuğunu doğururken Mümtaz Mahal hayata gözlerini kapamış.

Mümtaz Mahal'in ölmesi Şah Cihan'ın derin bir yasa gömülmesine sebep olmuş. Göz bebeği karısının bedenini Tapti Nehri kıyısındaki Zainabad Bahçeleri'ne gömmüş. Emanetini geri almak için karısına yakışır bir anıt mezar yaptırmaya karar vermiş.


Tac Mahal'in yapılması on dokuz yıl süren evliliklerinden bile uzun sürmüş. Dile kolay tam yirmi iki yıl.
Yamuna Nehri kıyısına dikilecek anıt mezar için Racastan'dan beyaz mermerler getirilmiş, 20.000 kişinin üstünde işçi hiç durmadan çalışmış. Beyaz mermerlerin arasına yakut, pırlanta, safir gibi değerli taşlar yerleştirilmiş. Anıt, incilerle süslenmiş. Öyle ki Tac Mahal bittiğinde Yamuna Nehri'nin kıyısında sabahları ayrı renklere, akşamları ayrı renklere bürünerek parlıyormuş.



Sonunda Şah Cihan, Zainabad Bahçeleri'ne yıllar önce bıraktığı emanetini almış, karısını ebedi dinlenme yerine, Tac Mahal'e yerleştirmiş.
Tac Mahal'in yapımıyla süren yıllar boyunca Şah Cihan başka hiçbir şey düşünemez olmuş. İmparatorluğun tüm parasını bu yapının yapılması için harcamış, hazineyi boşaltmış. Yapmak istediği bir şey daha varmış. Yamuna Nehri'nin diğer kıyısına Tac Mahal'in hemen karşısına bu sefer siyah mermerden kendi için bir anır mezar yapacak ve öldükten sonra da karısıyla göz göze olmaya devam edecekmiş. 

Ne var ki oğlu babasının karşısına dikilmiş ve ülkenin yönetimini ele geçirmiş. Şah Cihan, bu tarihten itibaren ölene kadar geçen sürenin hepsinin Red Fort'ta hapsedildiği odadan karısının yattığı Tac Mahal'i seyrederek geçirmiş.

Öldüğü gün de sade bir törenle karısının yanı başına defnedilmiş. 
Günümüzde simetri harikası olarak tanımlanan Tac Mahal'in simetrisini bozan tek şey karısının yanına defnedilen Şah Cihan'ın mezarı.

Güneşin ışıl ışıl parlayıp Tac Mahal'i gökkuşağının tüm güzel renklerine bürüdüğü bir gün gökten üç elma düşmüş.
Biri bu masalı dinleyenlerin, biri her ne olursa olsun aşkı anlayanların, biri de romantiklerle birlikte yaşayan aklı selimlerin başına...

20 Ekim 2015 Salı

Ah sonbahar, yine geçtin habersiz...

Hayatın bizim evde nasıl geçtiğini anlatmak istedim biraz da. 

Hindistan yazılarını elbette yazmaya devam. Bu arada Tac Mahal'e kadar geldim, kapısında dikiliyorum sayılır. Yavaş yavaş yazılarda da yolculuğun sonuna gelmek üzereyim. Tac Mahal demek, Agra demek. Orayı görüp ''The Best Exotic Marigold Hotel'' filminin geçtiği Jaipur'u görecek, en son da Delhi'ye gideceğiz. Böylece Hindistan seyahatimiz bitmiş olacak. 

Onca olan bitenden sonra ben de bu hafta Hindistan yazılarımı toparlarsam mutlu olacağım, hedeflediğim bir şeyi bitirmiş olduğumdan içim huzurla dolacak. Böylece yazmayı planladığım başka yazılara bakabilecek duruma geleceğim. Malum hali hazırda yarım bırakılmış bir Baltıklar gezim var. 


Hayatım yarım bırakılmış şeylerden ibaret. Annem çocukken bana ''maymun iştahlı'' derdi. Her şeye heves ederdim. Bir hayli de iz bırakmıştır böyle söylemesi. Büyüdükten sonra böyle olmadığıma karar verdim. Birçok şeyi merak ettiğim, kafama takılan şeyleri fazlaca düşündüğüm ve kendime devamlı hedefler koyduğum doğru. Akıp giden yıllar boyunca da artık keyif aldığım şeylerin ne olduğunu daha iyi anladım. Kitap okumak, sadece dvd'den filmler seyretmek, gezip görmek benim listemin en başında gelen şeyler. 

Bir de yazmak var. Yazma eylemi, okumakla birlikte hayatımın baş tacı. Dilediğim gibi yazamadığım, başladığım her hikayeyi bitiremediğim de doğru. 

İyi de böyle hızla akıp giden zamanın içinde hem işe gidip, hem çocuğunla ilgilenip, hem eşinle iki sohbet edip, hem de her şeyi mükemmel yapmak mümkün mü? 

Değil. 

Yapabileni takdir eder, alnının tam orta yerinden de öperim. 


Hem çocuk hem de kariyer yapmakla ilgili hedeflerimi ve hırslarımı bir çuvalın içine sokup çuvalın ağzını da sıkı sıkı bağlayalı  birkaç yıl oluyor. Keşke daha önce farkına varıp beni cendere altına alan yetersizlik ve yetişememe duygusundan kurtulmak için bu kadar beklemeseydim. Kendimi hiç üzmemiş olurdum. İyi anne olmanın, iyi eş olmanın ya da iyi evlat olmanın bir kitabı yok. Her aile kendi düzenini oluşturuyor.
Tolstoy'un Anne Karenina'da geçen şu ünlü cümlesini duymayan kalmamıştır herhalde.

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Oysa mutsuz ailelerin her birinin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır...“ 

Ben de diyorum ki her mutlu ailenin de huzuru, mutluluğu bulduğu bir yer, bir yol vardır. Mutsuzluğu şu günlerde konuşmak bile istemiyorum.

Mesela bizim evdeki mutluluğun kuralı şu: Ben mutluysam herkes mutlu.

Ciddiyim. Evin iki erkeği de İkizler burcundan. Çift karakterli olduklarından, değişik ruh hallerine girip çıktıklarından, sık sık karar değiştirdiklerinden falan söyleniyor. Oysa bizim evdeki durum bundan çok farklı. Yüzleri benimle birlikte hep gülüyor. Tatlı dil ikisine de iyi geliyor. Çeşit çeşit yemekler yapıp, sofrayı donatmamı beklemiyorlar. Benden çıkacak fikirler ya ormanda yürüyüş yapmakla , ya seyredilecek bir filmle ya da hiç gitmediğimiz bir yerle ilgili oluyor. 

Birbirimize elimizdeki kitapların en sevdiğimiz cümlelerini okuyoruz. Kuzey, Hemingway gibi dört kez evlenmiş bir adamı neden sevdiğimi anlayamadığını söylüyor. Dünyanın bir ucuna bile götürsem yüzü gülüyor. Yapmayı hayal ettiği şeyleri gelip bizimle paylaşıyor çünkü hayaline ortak olacağımızı biliyor. 

Birçoğuna göre bir sürü yanlış şey yapıyoruz. Bize göreyse kendi hayatımızı, kendi hikayemizi yaratıyoruz. 

Zaman da biz doğruları ve yanlışları düşünürken hiç durmadan ilerliyor. 
''Geceleri ağlamadan sabaha kadar ne zaman uyur acaba?'' diye düşündüğüm, kesintisiz bir gececik uyku için ruhumu satarım dediğim günler çoktan geride kalmış. Hiç akmadığını düşündüğüm zaman yanımdan hızla geçip gitmiş de haberim bile olmamış. 
İyisi mi biz hayatın tadını çıkaralım. 

Ekim bitmeden sonbahara bir yerinden yetişmek şart!
Bir fikri olan???

19 Ekim 2015 Pazartesi

Jhansi'den kalkan trenin kısa yolculuğu...

Hindistan'dan geldiğimiz hafta çok yorgundum. Paris seyahatinden döndüğümüz gecenin sabahında Hindistan bavulunu hazırlamış, biraz oğlumu öpüp koklamış, sonra da tekrar havaalanının yolunu tutmuştuk.

Seyahatten döner dönmez yorgunluğumu da yanıma alıp yazmaya koyulmuştum.
Herkese iyi gelen bir şeyler var. Bana da yazmak iyi geliyor.





Son zamanlarda şunu fark ettim ki ne yazdığımın da bir önemi yok aslında.  Günlüğüme bir şeyler karaladığımda da, ajandama kısa notlar sıraladığımda da mutlu hissediyorum.
Tam da bu ruh hali içindeydim. Hindistan yolculuğunun birkaç günlük dökümünü yapmış, işe gitmiş, oğlumla hasret gidermiş, hatta akşam yürüyüşlerine bile çıkmıştım.

İnstagram'da da şöyle yazmışım: Verimli bir hafta oldu bu hafta. Bir sürü yazı yazdım. Daha ne olsun?
Cumartesi-pazar tüm hafta içi yazmanın verdiği huzurla dinlenecek, yeni haftada da aynı tempoyla çalışmaya, yazmaya, yürümeye devam edecektim.

Olmadı. Ülke gündemi yine izin vermedi.
İç mutluluğum parçalandı, yaşamla ilgili umutlarım yine rafa kalktı.

Kaldığımız yerden devam etmeye çalışıyorum her birimizin yapmaya çalıştığı gibi.


Oysa Hindistan'ın kalabalık bir istasyonundan başlayan bir tren yolculuğunu anlatacaktım. Hikayenin en güzel yerindeydim. Orchha'dan otobüsle kalabalık tren istasyonuna ulaşmış, bavullar görevliler tarafından perona taşınmıştı. İstasyonda yakın zamanda seyrettiğim bir Hint filminden bir sahne gelmişti aklıma. Önceden para verilen bir Hintli trende yabancı biri için yer tutuyor, koltuğun sahibi de daha sonra gelip yerine oturuyordu.

Hindistan'ı tek başına gezmenin nasıl tecrübelere açık olacağını düşünemiyorum. Eminin insan yapacağı böyle bir seyahati ömür boyu unutamaz; ama bizimki öyle bir seyahat değildi. Önceden tüm ayrıntılar çok memnun kaldığımız yerel bir tur şirketi tarafından halledilmişti. En ufak bir aksamanın bile farkına varmadığımı söyleyeyim.

Mesela bavullarımız oradan oraya savrulduğumuz tüm seyahat boyunca bizimle geziyordu. Biz otobüsten inip perona gelmeden önce bavullarımız perona gelmiş oluyor, indiğimiz yerde de tekrar otobüse yükleniyordu. Hindistan'da akıl almaz bir işleyiş var.



Jhansi'de trene bineceğimiz perona ulaştığımıza peronda kalkmayı bekleyen bir tren vardı. Macerayı çok sevmeme rağmen içimden şöyle bir düşünce geçti: ''Allahım, sakın bu tren olmasın!''
Trenin tüm vagonları hınca hınç doluydu. İnsanlar birbirlerinin üstünde oturuyordu ve üstünde cam olmayan küçük pencerelerden bakıp bize gülümsüyorlardı.
Biz nasıl Hintlilerin yaşamını, sosyal hayat içindeki davranışlarını merak edip bakıyorsak, onlar da bize aynı merakla bakıyorlardı. İşte bu çok hoşuma gitti. Turist kalabalıklarının insanlara kendilerini maymun gibi hissettirmelerini sevmiyorum; maymun gibi hissetmenin ne demek olduğunu da öğrenmek iyi geldi doğrusu. Hava çok boğucuydu. Geniş, gök kubbeli bir hamamdaymışım gibi hissediyordum. O kalabalık tren uzunca bir müddet peronda bekledi. Kalkma vakti yaklaştığında ve hafiften hareket ettiğinde kapının dışında bekleyen birkaç kişiden kapıların dışında trenle birlikte seyahatlerine başladı. 



İstasyonda bir müddet daha trenimizi bekledik. Elbette trenimiz gecikmeli geldi. Ayakta dikilmekten yorulmuştum. İstasyon kalabalıktı ve hava çok sıcaktı. Sırtımdan aşağı ter damlaları süzülüyordu. O an itibariyle istediğim tek şey, bir an önce trene binmek ve Agra'ya doğru yola çıkmaktı. 
Sonunda tren geldi. Bavullarımız trenin ara vagonlarından birine yüklendi. Rehberimiz bavullarımızın başında beklemesi için birini ayarlamıştı. 


Klimalı, rahat koltuklu trenimize sonunda yerleştik. Erkekler yanlarındaki iskambil kağıtlarıyla bir oyun oynamaya, bağıra çağıra konuşmaya başladılar. Nedense erkeklerin uyum ve eğlenme yeteneklerinin kızlardan daha fazla olduğunu düşünmüşümdür hep. Kızların dert ettikleri şeyleri düşünmez, birbirlerinin şakalarına kırılmaz ve söylediklerinin altında başka anlamlar aramazlar. Yolculuk esnasında biraz fazla gürültü çıkarttıklarını bile söyleyebilirim. Jhansi'den Agra'ya kadarki iki saatlik yolculuğu anlamadan tren yolculuğunu tamamladılar. 

Seyahat boyunca trende devamlı yemek servisi oldu.
Şimdi söyleyeceğim rakamların netliğinden tam emin değilim. Selçuk'un rehberimizle konuşurken duyduğu rakamlar bunlar ama üzerinden de bir hayli zaman geçti. İkimizde yanlış hatırlamıyorsak üzerinde ''2nd Class'' yazan trene binen Hintlilerin yolculuk için ödedikleri para 20 rupiymiş. Biz de klimalı vagonda tekli koltuklarda oturarak ve dört çeşit yemek ikramıyla Agra seyahatimiz için 30 rupi vermişiz. 30 değil de 50 bile vermiş olsak, iki trenin arasındaki fark bundan çok daha fazlası eder. Ne yazık ki halkın bu kadarcık bir farkı bile kaldırabilecek  gücü yok. 

Sonunda Agra'ya gelip de otelimize yerleştiğimizde tüm ekip mutluydu. Burada kaldığımız oteli çok beğendim. Nefis bir kapalı havuzu ve spor salonu vardı ama karnım o kadar acıkmıştı ki duş alıp, yemek yemekten başka bir şey düşünemiyordum. Bir de soğuk mu soğuk bir bira içmek istiyordum. 



En nihayetinde dillere destan Tac Mahal'e yaklaşmıştık.

8 Ekim 2015 Perşembe

Şah Cihangir'in bir gecelik sarayı: Orchha Kalesi ve Sarayı

Yine bir şehirden ayrılma vakti.
Khajuraho'da görmemiz gereken Dünya Mirası Listesi'ndeki tapınakları gezdik, bir gece de burada konakladık. Sabah yeni bir yolculuk için valizlerimizle beraber lobideyiz.

Önce kahvaltı. Sonra yine otobüs, yine yol...
Varmayı hedeflediğimiz şehir Agra. Hindistan yollarında şehir şehir dolaşmaya devam. 

Agra'ya Jhansi şehrinden trene binerek gideceğiz. Bu yolculuk içine bir de tren macerası sıkıştırdığımız için çok mutluyum. Hindistan'ın dillere destan lüks trenlerinden biriyle yolculuk yapmayacağımızı biliyorum; umuyorum ki Hindistan yaşamının bir gerçeği olan tıkış pıkış tren yolculuklarından biri de olmaz.

Jhansi'ye giderken, şehre 18 km uzaklıktaki Orchha'ya uğrayacak, burada Cihangir Mahal'i ve Raj Mahal'i göreceğiz. Mahal, saray anlamına geliyor. Hindistan'daki saraylar da daha çok bir kale kompleksinin içinde yer alıyor. Yüksek kale duvarlarıyla çevrili saraylar yani.

Otobüs varlığına alıştığımız klasik Hindistan manzaralarını ardında bırakarak ilerliyor. Fakirlik, barakaların önünde miskince oturan halk, su birikintilerinin içinde oynayan çocuklar, öbekler halinde yığılmış çöp birikintileri, etrafta dolaşan inekler...



Orchha'ya varıyoruz. Issız, sıcak bir iklimin içine düştük. Otobüsten inince güneşin ruhumuzu emmek için gün boyunca bizi beklediğini fark ediyorum. Yolun karşı kıyısında hediyelikçiler. İncik boncuk satan tezgahlar, renk renk şalvarları güneşin insafına bırakmış dükkanlar, raflara yerleştirilmiş heykellerle küçük bir pazar yerindeyiz. 







Biraz ileride gözüken kalenin önünden bir nehir akıyor: Betwa Nehri
Yürüyerek bizi uzakta bekleyen kaleye doğru ilerliyoruz. Nehri geçmek için bir köprünün üstünden geçiyoruz. Gölgede oturmuş dilenen birkaç Hindu var. Ellerini açmış, bekliyorlar.
Raj Mahal'i geçip, Cihangir Mahal'e ulaşıyoruz. 





Saraya yaklaşınca buranın terk edilmişliği gözümü dolduruyor. Cihangir'in Sarayı'nı sevdiğimi o an hissediyorum. Bir yeri ya da bir şeyi sevdiğinizle ilgili tanıdık bir duygu vardır da, hani geldiği an tanırsınız ya onu, işte o duyguyu hissediyorum.
22 yılda yapılan ve Şah Cihangir'in sadece bir gece kaldığı bir sarayın içindeyiz. Bundela Hükümdarı, bu bölgede hüküm sürdüğü yıllarda Şah Cihangir'in gözüne girmek için bu sarayı yaptırmış. Cihangir de bu sarayda bir gece konaklamak için çıktığı seferlerden birinde yolunu değiştirmiş ve güzel sarayı onurlandırmış. 
Sadece bir gece kalarak bence bu saraya haksızlık etmiş. 



Ne kadar güzel bir yerde olduğumu anlamak için etrafıma bir göz atmam yetiyor.
Heybetiyle insanı ezen yapılardan değil burası; daha mütevazi, daha samimi.
Kapısından girer girmez bizi karşılayan genişçe bir avlusu var, ortasında da küçük bir havuz. Şahın kullanımı için yapılmış. Etrafı saran sessizlik buranın bir ruhu olduğunu fısıldıyor. 
Terk edilmek kolay olmasa gerek. 

Yol üstü uğradığımız Cihangir'in sarayına sanırım gönlümü kaptırıyorum. 

Abbas birazdan yolcu!



Güzel fotoğraflar çekip, yılların hüznünü üstünde taşıyan odalarda geziniyoruz. 
Geleceğe uzanan köprü ileride duruyor. Üstünde fakirleriyle...



Yine Hindistan'dayız işte. Bugünde!
Biraz alışveriş yapıp trene gidiyoruz.
Agra bizi bekliyor. 

7 Ekim 2015 Çarşamba

Ölümün ardından Aşk Tapınakları: Khajuraho

Varanasi'den Khajuraho'ya ulaşımın kolay olacağını kim söylemişti?

Muhtemelen hiç kimse. Ben nedense öyle olacağını düşünmüşüm. Yanılmışım.

Varanasi Havaalanındayız. Küçük bir havaalanı.

Bu ülkede havaalanlarında tuhaf güvenlik önlemleri var. Daha havaalanının dış kapısından içeri girmeden denetim başlıyor. Mecbur kapının önünde sıraya geçiyoruz. Kapıdaki görevli grubumuzdaki herkesin isimlerinin yazılı olduğu listeyi eline alıyor,  tek tek isimlerimizi okuyarak yanına çağırıyor bizi. Görevlinin iki dudağının arasında bizim isimler şekil değiştiriyor, başka bir hal alıyor. Vallahi insanın o ismin yanına gidesi gelmiyor.

Mecbur pasaport elimizde, bavulumuzu yanımızda sürüye sürüye görevlinin yanına gidiyoruz. Görevli bir pasaporta, bir pasaportun üstündeki fotoğrafa, uzun uzun da suratımıza bakıyor.

Şaka maka insan stres oluyor şimdi sokmayacaklar beni içeri diye.

Sonra bavul x-ray aletinden geçiyor. Sıkılırlarsa bazı bavulları geçirmiyorlar. Ona siz karışamıyorsunuz. Sonra hepimiz güvenlik kapısından geçiyoruz. Aletten geçmekle iş bitmiyor. Erkekler oracıkta bir kere daha aranıyor. Biz kadınlar bez bir kabinin içine giriyoruz. Bizi de orada arıyorlar.

Her havaalanında bunu yaşıyoruz. İşler burada böyle yürüyor.

Bir kere içeri girdikten sonra artık gerisi kolay. Check-in işlemlerimizi yaptırıp bavulumuzu teslim ediyoruz. Üzerimizdeki sırt çantalarına da ayrı bir güvenlik bandı yapıştırıyorlar. Uçağa binmeden önce bu çantalar tekrar kontrol ediliyor bant var mı diye.

İşin zor kısmını atlattıktan sonra herkes bir köşeye dağılıyor.
Benim dikkatimi küçük bir kitapçı dükkanı çekiyor. İçeride sıra sıra İngilizce kitaplar var. Orta raflardan birinde de Orhan Pamuk'un İngilizce kitapları. Çok hoşuma gidiyor. Kitapçı gezmesini de bitirdikten sonra havaalanında yapacak bir şey kalmıyor.
''Uçağa bineceğimiz kapının olduğu üst kata çıkıp internete bakayım, biraz fotoğraf yükleyeyim bari.'' diyorum.
İnternet ücretli.

Fakirler ama sinekten nasıl yağ çıkarılacağını da hemencecik öğrenmişler. Yol boyunca bizim için çok önemsiz olan paraları bahşiş adı altında dağıttık. Kendi rızamızla dağıttığımız paralarda sıkıntı yok ama alenen bizi kazıklamaya çalışıyorlar.
2000 rupiyle başlayan pazarlık 100 rupi ile sonlanıyor. Pazarlık yapmanın zaman kaybı olduğunu düşündüğüm için alışveriş yapmıyorum. Uzayıp giden para muhabbeti canımı sıkıyor.

Havaalanının sessizliğinde oturup ben de defterime gezimizin notlarını yazıyorum. Karşıdaki büfeden de kola alıyorum. Burada kola içmeye alışacağım.

Neyse ki bekleme süremiz bitiyor, uçağa alınıyoruz. Air India ile uçacağız. Selçuk buralarda ara uçuşlar yapmaktan hiç hoşlanmıyor. ''Araçla gitmek daha güvenli.'' diyor. Bana öyle gelmiyor.

İki saatlik yolculuk sonunda Khajuraho'ya geldiğimizi düşünürken Agra'ya geldiğimizi fark ediyoruz. Uçaktan inen bazı yolcular yanlış durakta indiklerini anlayıp tekrar uçağa biniyorlar. Varanasi'den Khajuraho çok yakınken, şimdi yolu uzakmış olduk. 
Bir saat daha uçarak sonunda Khajuraho Havaalanı'na varıyoruz. Tahmin ediyorum bir saat yerine üç saat uçmuş olduk. 

Tahmin edersiniz ki burası Varanasi Havaalanından bile küçük bir havaalanı. 



Bavullarıla ilgili biraz sorun oluyor ama arkadaşlarımız olayı çok büyütmeyip bavullarını teslim alıyorlar. Yolculuğumuz uzun sürdüğü için otele gitmeden sit alanına doğru yola çıkmamız gerekiyor. Otobüste yerel bir rehberle tanıştırılıyoruz. Sevimli, güler yüzlü biri.

Köy gibi bir yere geliyoruz. Varanasi'nin keşmekeşinden sonra buranın sakinliği hoşuma gidiyor. Üstüme üstüme gelen kalabalıklar yok. Yollar sakin ve uzaktan yeşillikler içindeki tapınaklar gözüküyor.





Khajuraho, Chandella Hanedanı tarafından 950-1050 yılları arasında yapılmış. Yapıldıktan sonra yıllarca ormanlık bir arazinin içinde kalıp insan gözünden uzak kalmış. Bu da tapınakların günümüze kadar ulaşmasına sebep olmuş. 

Uzaktan gördüğüm kadarıyla tapınaklar bana biraz Angkor Wat'ta gördüğüm tapınakları anımsatıyor. Unesco Dünya Mirası Listesi'ne giren tapınaklar gerçekten görülmeye değer. Temiz bir alanın içinde gökyüzüne doğru yükseliyorlar. Tapınakların yapılması tek bir imparatorun zamanında olmamış. her bir imparator kendi dönemiyle birlikte tapınakları yaptırmaya devam etmiş. 





Aslına bakılacak olursa tapınakların yapıldığı dönem barışçıl bir dönemmiş. Askerler evde oturuyor, yiyor içiyor, kilolarının üzerine kilo katıyorlarmış. Bunun üzerine İmparator askerlerin çalışması gerektiğine karar vermiş. Tapınağın üstündeki blok halindeki her bir taş teker teker askerlerin sırtlarında buraya getirilmiş. Daha sonra da taş ustaları her bir taşın üstünü bugün Khajuraho'yu üne kavuşturan kabartmalarla doldurmuş. 






Khajuraho Tapınakları, Aşk Tapınakları diye adlandırılıyor. Dünyanın birçok yerinden çok sayıda insanın ilgisini çeken tapınaklar ''erotik'' tanımının ötesinde kabartmalarla dolu. 
Taşları arasında hiç harç malzemesi bulunmuyor. Ortadaki bir taşı yerinden çıkarmak için yukarıdan başlamak suretiyle taşları tek tek çıkarmak gerekiyor. 

Tapınaklar gözüme bir nevi lego gibi göründüler. 
Rehberimiz hiç sansürsüz her bir heykelin, kabartmanın hikayesini anlatıyor. 
Ergenliği çoktan geride bırakmış bizler de keyifle gülüyoruz. 
Ortaokul, lise servislerindeki yeni ergen gençlerin muhabbetine dönüyor muhabbetimiz. 



Oh be! 
Genç olmak ne kadar da güzel. 
Yine de sevimli rehberimizin kabartmaların üstündeki hikayeleri biraz ballandırdığını düşünüyorum. Yüzyıllar öncesinden kalma bu tapınak kesinlikle üzerine hikaye yazılmasını hak ediyor. 

Rehberimiz yüzündeki gülümsemeyle bu geceki ayın durumuna göre omurgamız üzerindeki hangi noktaya dokunulması gerektiğini istersek söyleyebileceğini söylüyor. 

Ergenliğe az önce dönmüş grubumuz susuyor. 
Doğrusu aramızdan öyle bir cesur yürek çıkmıyor. :)

6 Ekim 2015 Salı

Varanasi'de güneşi selamlamak

Varanasi'deki ilk günümüzün akşamında Ganj kıyısındaki Aarti törenini izlemeye karar verdik. Rehberimiz Ganj kıyısındaki merdivenlerin üstündeki boş bir platforma götürdü bizi. Yanlış hatırlamıyorsam 100 rupi karşılığı sandalye kiraladık. 50'şer rupi karşılığı da kola ve su aldık. Akşamın olmasını ve törenin başlamasını beklerken yorgunluğun üstüme çöktüğünü ve çok acıktığımı hatırlıyorum. Tüm öğleni yemek yemeden geçirmiştik ve benim gibi düzenli yemek yiyen biri için öğle yemeğini atlamanın ne demek olduğunu anlatamam. Yol üstünden bir şey alıp yeme şansı da yok ne yazık ki. Neyse ki ekip donanımlıydı. Herkes sırt çantalarını boşalttı. Kuru yemiş, bisküvi ne varsa kolanın yanında bir güzel mideye indirdik. 

Gecenin gelmesini ve törenin başlamasını beklerken ekipten uyuyanlar bile oldu. Daha önceki seyahatlerimizden bu grubun yollarda, ayakta, otobüs koltuklarında uyuma kapasitelerinin ne denli yüksek olduğunu biliyorum. Bir de herkesi uyurken fotoğraflamasalar daha iyi olacak ama :)




Sonunda tören başladığında hepimiz yarı uykulu yarı şaşkın gözlerle seyretmeye başladık. Törenin olduğu yerin sağında solunda bir sürü tekne birikmişti. O teknelerin üstünün de bizim gibi seremoniyi seyredenlerle dolu olduğunu sonradan öğrendim. 

Hindular neden seremoni yapıyorlar?


Hindular Tanrılarını insanlar gibi yaşatıyorlar. İnsan yaşamı bir günün içinde nasıl akıp gidiyorsa Tanrıların yaşamı da aynı öyle akıyor. Tanrılar da bizim sabahleyin uyanıyorlar. Gün doğarken Ganj'da yapılan törenler uyanış seremonisi için. Sonra bizim gibi beslenme zamanları geliyor. Hindular, Tanrıların beslenmesi için sunaklara yemek koyuyorlar. Bir diğer insan yaşamına benzeyen yön Tanrıların süslenmesi. Bu eylem için de Tanrılara çiçekler sunuluyor.
En son da aynı insanlar gibi uykuya dalıyorlar. Bu da izlediğimiz Aarti töreninin açıklaması.

Sonunda ben derin bir uykuya dalmadan önce tören başlıyor. Nehrin sol yanındaki teknelerden içinde çiçeklerin ve yanan bir mumun olduğu adaklar suya bırakılıyor. Binlercesinin suya bırakılacağını düşünüyorum ama öyle olmuyor. Bir süre sonra nehre bırakılan mumlar sönüyor. Filmlerin aklıma kazıdığı sahneleri ve büyülü anları yollarda aramaktan vazgeçmem gerekiyor. Öyle mutlu ve güzel anları insan sadece kendi yaratıyor. 

Nehrin hemen kıyısında aynı kıyafetleri giymiş yedi genç dans ediyor. Hoparlörlerden ilahi olduğu düşündüğüm müzikler yayılıyor. Gençlerden biri elinde bir tepsiyle Ganj'a kutsal eşyalarını (yemekler) sunuyor. Süt, yağ, şeker, bal, yoğurt. İneğin kutsal sayılma sebeplerinin birçoğu bu maddelerden kaynaklanıyor.

Sonunda çok da etkilendiğimi söyleyemedim tören son buluyor. Otele gideceğimize ve yemek yiyeceğimiz için çok mutluyum. Hindistan insanı böyle mutlu ediyor işte. Yemekten sonra cabbar rehberimizi tarafından bir halıcıya götürülüyoruz. Öyle yorgunum ki halıcı olayına sinir oluyorum.


Sabah Ganj'daki sabah ayini için kalk borusu 4.30'da çalıyor. Fazla mesai yapıyorum. 


Gelelim sabah tekrar Ganj kıyısına dönüşümüzün hikayesine. İyi hikayelerin abartıyı hak ettiğini unutmayalım.
Yine otobüsteyiz, yine Ganj kıyısına doğru gidiyoruz. 
Dün öğleden sonranın aynısını tekrar eder gibiyiz, tek fark saatin sabah 4.30 olması. 
Hava aydınlanmaya yüz tutmuş. Bir gün öncenin çılgın kalabalığı sokaklarda değil. Dün yolun kıyısından araçların altında kalmamaya dikkat ederek yürüyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse yüreğimi ellerimin arasında taşıyordum.





Bir şey değil burada ölmek, bir de Ganj kıyısında yakılmak var. 
''Selçuk'a verir misin 360 kilo sandal ağacının parasını?'' diyorum. 
''İstediğin sandal ağacı olsun.'' diyor. 
Hakkını yemeyeyim, hep bonkör olmuştur. Yine de yürürken devamlı beni kolluyor. Bir ineğin ya da arabanın altına girmemi istemiyor. 
Sabah sabah yollarda bir tenhalık var ve bu tenhalık hoşuma gidiyor. İnsan böylece sağını solunu daha rahat görebiliyor. Birkaç saat sonra yine bu sokaklar binlerce insanla dolacak, havadaki oksijen azalacak. Kaldırım kenarında sıra sıra yatmış yüzlerce insan. Gördüklerime inanamıyorum. Sahiden bu insanların tek sahip oldukları üstlerindeki kıyafetler ve ölüme olan sarsılamaz inançları mı?
İncecik bedenlerini sadece birkaç metrelik solgun bir kumaş çevreliyor.






Bu şehre ne anlam yükleyeceğimi bilmiyorum. Buraya gelmemin sebebini biliyorum ama. İstanbul’dayken devamlı yaşadığım hayattan dolayı söylenip duruyordum. Başka bir şehre gitmek, trafiğin olmadığı, insanların birbirini saydığı, başkalarının yaşamının kimseyi mutlu ya da mutsuz etmediği bir yaşama geçmek istiyordum. Bu düşünce kafamda o kadar çok dolaşıp duruyordu ki yaşadığım şehrin iyi yanlarını göremez olmuştum. 

İşte şimdi Hindistan’dayım.
Burada insan yaşamının değeri yok! Yaşam, ölümle yer değiştirmiş. Dilencilerin, satıcıların, yolda yatan ineklerin arasından geçerek yine dar sokaklara giriyor ve sonunda Ganj kıyısına ulaşıyoruz. Nehre uzanan tüm ghatları, sıra sıra dizilmiş virane binaları bir de Ganj üzerinden görecek, sabahı bir teknenin içinde karşılayacağız.


Tekneyle kıyıdan açılınca Ganj ne kadar kirli olursa olsun ferahlıyorum. Suyun üstünde olmak karmaşadan uzak olmak gibi geliyor. İnsanın içini titreten, sabah uyandığında neye yoracağını bilmediği bir rüyanın içinden sıyrılıp, ona dışarıdan bakmak gibi bir şey Varanasi'ye uzaktan bakmak. Bana çirkin gelen, kapısı camı olmayan insanların içinde ölmeyi bekledikleri binaların hepsi uzakta kaldı şimdi. Gözümü doldura tek şey aydınlanmakta olan günün ışığında gördüğüm renkler; binaların renkleri. İnsanlar küçük noktalar halinde. Soyunmuş, Ganj'ın sularına kendilerini bırakmışlar. 

Biraz ilerideki ghatta ateşler yükseliyor yine. Arkadaki binalardan birinde hiç sönmeyen ateş yanıyor. Ölüleri yakmak için ateş, bu binanın içindeki kutsal ateşten alınıyor.
Bu şehirde, hatta bu ülkede kadınlar eşlerinden önce ölmek istiyorlar. Kocaları öldükten sonra hiçbir sosyal statüleri kalmıyor. Bu yüzden duaları kocalarından önce ölmek üstüne. Kadının adının olduğu bir ülke bulamayacağız herhalde. Kadınlar, Ganj kıyısındaki yakma törenine de katılmıyorlar. Yakılma esnasında ağlamak yok.




Peki Hindular neden ölülerini yakıyorlar? 

Yakma işlemi ölenin ruhunu saflaştırıyor. Reenkarnasyon döngüsünü kırıyor ve ruh bir nevi cennetine kavuşuyor. Sadece beş çeşit insanı yakmıyorlar. Bunlar rahipler, bebekler, hamile kadınlar, yılan tarafından ısırılanlar ve lepralılar (cüzzam).
Rahiplerin, bebeklerin ve karnında bir bebek taşıyan hamilelerin ruhlarının zaten saf olduğuna inandıkları için onları yakmaya gerek yok. Yılan tarafından ısırılanların ve lepralıların ise yanma işlemi sırasında etraflarına mikrop saçabileceğini düşündüklerinden yakmıyorlar. Onun yerine başka bir şey yapıyorlar: Bedeni koca bir taşa bağlayıp, Ganj'ın kucaklayan sularının arasına bırakıveriyorlar. 

Tekneden Ganj kıyısında yıkanan, arınan insanları seyrediyoruz. Rehberimizin dediğine göre mutlu insanların ülkesindeyiz. 
İnanmak istiyoruz, inanamıyoruz.


Varanasi'yi ve Ganj'ı anı defterimize yazıyoruz böylece. Öğlen uçağıyla birlikte Khacuraho'ya yani Aşk Tapınakları'na gideceğiz. 
''İşte bu!'' diyorum. 

''Bana böyle aşkla gel Hindistan, ölümle değil!''