22 Ocak 2015 Perşembe

Biraz sihir diliyorum!

İlerleyen zamanla birlikte bu blogu yazmaya niye başladığımı unuttum. Zaman böyle bir şey işte, insana çoğu şeyi unutturuyor. İlk başlarda ne yazdığımın pek önemi yoktu; aklıma gelen şeyleri yazıyor, okuduğum bir kitabı anlatıyor, sevdiğim bir filmden bahsediyordum. 



Seyahat hayatta en sevdiğim şey olduğundan blogun içinde hak ettiği yeri buldu. Paris en sevdiğim yerdi ve sanırım en çok bu şehirden bahsettim. Gittiğim yerlerin bir çoğunu burada yazmadım, yazamadım. İşe giderken, Kuzey'le ilgilenirken, zamanımı seyahatlerle doldururken bir türlü uygun zamanı yaratamıyordum. Vakit bulduğum zamanlarda da yolculukların üzerinden çok zaman geçmiş oluyordu. Yazacaklarım tazeliklerini yitirmiş gibi geliyordu.

Bloga yazı yazmak suya yazmak gibiydi. Sanal dünyanın içinde bir yerlere iz bırakıyordunuz. Bazen tanımadığınız insanlar gelip sizi buluyor, kalbinize iyi gelecek cümleler yazıyordu yazdığınız yazının altına. Blog dünyasında başıma beni üzecek hiçbir şey gelmedi. Hep güzel insanlarla tanıştım, kimileriyle oturup kahve içip, güzel anılar ekledim hayatıma. Eminim ki aramızda kurduğumuz bağ kopmayacak bu güzel insanlarla. 



Peki ben bir gezi blogu muydum? 
Öyle bir misyonum olmamakla birlikte bence öyleyim. Gezdiğim yerleri anlatmaktan büyük keyif alıyorum; lakin gezerken ''Ben gezdiğim yerleri anlatacağım, güzel yerlere gideyim, iyi yerlerde yiyeyim, popüler mekanlarda dolanayım'' diye bir derdim yok. 
Yemek yemek ve yediğim yemeği tahlil etmek de hayatta en anladığım konuların başında gelmiyor zaten.
Gittiğim şehirlerde çoğu zaman taksi, otobüs ya da metro kullanmadığım bile oluyor. Çoğu zaman sırtımda bir çanta yürü babam yürüyor, karnımın acıktığı ilk yerde de etrafımda gördüğüm bir bistronun ya da kafenin içine giriyor ve dinleniyorum. 
Kendi mucizelerimin, kendi özel anlarımın, kendi hikâyelerimin peşindeyim. Kendi hikâyemin kahramanı da benim. 
Bu blogu yazmamın sebeplerinden en önemlisi de bu galiba. Küçük ailemin yaşadıklarından biz iz bırakmak. Avucumun içine sığan ayakların ben fark etmeden nasıl büyüdüğüne tanıklık etmek...


Şimdi yine bir yolculuk arifesinde daha yola düşmeden yolda olma haline büründüm. 
Yollar, insanın kendine en iyi tanıyabileceği yerler. 
Ben bu sene biraz daha kendim olabilmeyi, biraz daha kendimi ortaya koyabilmeyi deneyeceğim. 
Bu sene belki biraz daha kalıplarımı kırabilir, ruhumu biraz daha açabilir, canımın istediği her şeyi buraya dökebilirim. 
Görüldüğü üzere ocak ayı neredeyse bitmekte ama ben hâlâ dilekler tutmaya, yapacaklarımı sıralamaya devam ediyorum. 
Biraz sihir istiyorum. 
Çok mu şey diliyorum?



16 Ocak 2015 Cuma

Cuma günü sayıklaması...

Foto: Şuradan
İnsan bazen birçok şeyi aynı anda yapmaya kalkıyor. Benim genel durumum bu! 
Çocukken de böyleydim ben. Folklora gitmek için anneme yalvarır, kendimi halk oyunlarının davullu zurnalı ritmine kaptırmışken, mandolin kursuna da yazılmaya kalkardım. Başladıktan bir müddet sonra yorulur, gitmek için ağladığım kurslar eziyet halini alır, bu sefer de gitmemek için ağlardım.
Annem, ''maymun iştahlı'' derdi bana. 


Büyüdüm de değiştim mi? Elbette hayır! 
Şimdi vaktimi biraz daha akıllıca kullanmayı öğrendim. Çok akıllı olduğumdan falan değil, öyle yapmak zorunda olduğumdan. Evde işini çok iyi bilen bir ''zaman yiyici'' var. O, zamanını ve annesini çok iyi kullanıyor. Bana ihtiyacı olduğu zaman ilk önce evde onun işleri yapılıyor. Ödevlerine yardım ediliyor, arkadaşlarıyla buluşmak isterse o buluşmaya götürülüyor, hafta sonları çok severek yaptığı futbol antrenmanlarına ulaşımı sağlanıyor ve elbette aktiviteler bitene kadar orada bekleniliyor.
Okulla ilgili okunacak kitapları var, onları da beraber okuyoruz. Öyle yapılmasından hoşlanıyormuş. Hem bu durum anne-oğul ilişkimizi geliştiriyormuş. 
Beyefendinin işlerini bitirdiğimizde, ''Hadi gel konuşalım biraz!'' diyorum. 
''Şimdi konuşamam, oyun oynuyorum.'' diye cevap veriyor 
Vallahi zamanını bu kadar profesyonel ve acımasızca yönetmesine hayranım. 
Anne olarak zaman zaman böyle konuşması canımı acıtsa da, bana bahşettiği zaman içinde teşekkür borçluyum. Bana kalsa ben o azıcık zamanımı da saf gibi onunla harcayacağım.

Size daha önce listelerin kadını olduğumu yazmıştım. Yazmamış olma ihtimalim yok çünkü listelerimle yaşamaktan çok mesudum. Ajandamı elime alıp da içine bir yerlere gideceğim tarihleri işaretleyince, Selçuk'un seyahatleri olmaları gereken sayfalarda yerini alınca, Kuzey'in sınav, sunum ve veli görüşme günleri kaydedilince rahatlıyorum. Üstümden acayip bir yük kalkmış gibi hissediyorum. Sadece bunlarla sınırlı kalmıyor tabii yazdıklarım: konserler, arkadaşlarla yapılacak kahvaltılar, işle ilgili toplantılar, çok uzun zaman önce sayfası ayrılmış yıllık tatil günleri, bayramlar, doğum günleri....

Ajandamın renkli sayfalarında şimdilik neler mi var?
*Çok yakında yola çıkılacak bir Amerika seyahati. Kuzey'in Amerika'ya ilk gidişi olacak. Bizim daha önceden alınmış Amerika vizemiz vardı. Onun vize işini de hallettik. Biletleri çok önceden almıştık. Kalacağımız otellerde ayarlandı. Bazı bölgelerde ulaşım için araba kiraladık. Çok tavsiye edilmesine rağmen, Miami'de araba kullanmayacağız. Şimdilik bu seyahatle ilgili tek şeyimiz, seyahat sigortası. 
Bu işi de hallettikten sonra bana yapacak iki şey kalıyor: Bir eczaneye uğrayıp Kuzey'in ihtiyacı olabileceğini düşündüğüm ilaçları çok geç olmadan almak ve valizleri hazırlamak. 

*Çocukla yorucu bir tatilin peşinden, -kış biliyorum- Selçuk'la Paris'e gideceğiz. Umarım hava dondurucu derecede soğuk olmaz. Geçen sefer gittiğimde hastalıktan dolayı keyifli havanın tadını çıkaramamıştık. Bu sefer güzel bir Paris seyahati olmasını diliyorum. 

* Mart ayında uzun zamandır biletleri için ter döktüğüm bir destinasyona gidiyoruz. Sonunda THY'nin promosyonlu Lizbon biletlerini aldık. Bakalım Lizbon'a Gece Treni'nin geçtiği ve kitabı okuduğum günden beri gitmeyi düşlediğim Lizbon beni nasıl karşılayacak?

*Ne? Biri Hindistan mı dedi? Neden olmasın? 

Hayat bir macera. Zaman akıp gidiyor ve geçen zamanın telafisi yok. Böyle heyecanlı heyecanlı yazsam da, nedense kendimi çok yorgun hissediyorum. Nereye gittiğini bilmediğim enerjik halimi her taşın altında arıyorum. Yeni yıl, misafirler, tokuşturulan bardaklar, hafta sonunu kaplayan Fransızca kursu, yapamadıklarımla hayıflanma, oğlanın sınavları derken şimdi akışı biraz rölantiye alma vakti geldi.
Hepimize kolay gelsin ve güzel bir hafta sonu olsun.

6 Ocak 2015 Salı

Yeni yıldan ne bekliyorum?



Geçen sene düzgün bir şekilde devam ettirmeyi başaramadığım ''altı dakikalık'' yazı çalışmalarına tekrar başladım.  Yeni yıl gelmeden önce bu sefer bu işin içinden alnımın akıyla çıkabilmem için gerekli hazırlıklara başlamıştım. Kendime göre geçen seneki başarısızlığımın geçerli sebepleri vardı. Kuşe kartona basılmış ve her biri numaralandırılmış 365 kelime beni strese sokuyordu. Yazmayı bir gün atlarsam moralim bozuluyor, sanki ipin ucunu kaçırmışım gibi hissediyordum.
Ben de şöyle yaptım: Kelimelerin yazılı olduğu kartonu elime aldım ve her bir kelimeyi teker teker kestim. Böylece kelimelerin sırası bozulmuş oldu. Sonra kelimelerimi bir kavanozun içine attım. 
Nasıl rahatladım bilemezsiniz.


Şimdi her sabah ya da akşam kavanoza elimi daldırıyor ve bir kelime çekiyorum. Sonra günün canımın çektiği bir saatinde cep telefonumu altı dakikaya ayarlıyor ve başlıyorum yazmaya. 
Bugün itibariyle ''altı günlük'' bir başarı hikâyem var.

2015'te yapmak istediklerimden biri bu.
Diğeri pek tabii daha çok seyahat etmek ve yine çok kitap okumak.
Pek fena değil ha?
Kendimi çok zorlamadan, yapabileceğim şeyleri sıralıyorum.

Kelime kavanozum daha çok yazma isteğimi gösteriyor. 
Bir de evde uygulamaya sokmayı düşündüğüm başka bir kavanoz hikâyesi var. Füsun Hocam geçenlerde facebook sayfasından paylaşmış: Mutluluk Kavanozu.
''Ye, Dua Et, Sev'' kitabının yazarı Elizabeth Gilbert'ın uyguladığı bir yöntemmiş bu. Bir kavanozu alıyorsun ve akşam olduğunda günün ne kadar keyifsiz geçerse geçsin seni mutlu eden bir şeyi bir kağıt parçasına yazıp kavanozun içine atıyorsun. Yılsonu geldiğinde kavanozu boşaltıp, sene içindeki küçük mutluluklarını tekrar okuyorsun. 
Kuzey ve benim için harika bir mutluluk oyunu bu! 
Bizim evde mutsuzluğa hemen kapılıveren iki kişi var zira: Kuzey ve ben! 
Ekibin diğer üyesinin mutsuzluklardan bile mutluluk çıkarabilecek bir yeteneği var. O öyle diyor yani. Bana sorarsanız bu durumu genişlik olarak tanımlardım :)
Elizabeth Gilbert fotosu şuradan. Kolajdaki diğer fotoğraf, kavanozumuzun üstüne yapıştırabilceğimiz etiketler: Şuradan.


Koskocaman bir yıl için daha ne dileyeyim?
Ha bir de son olarak, altı gündür Kuzey'e de günde on dakika günlük yazdırıyorum.
Günlük yazma alışkanlığını kazandırabilirsem oğluma, benden mutlusu yok.
Bu arada yeni yıla 359 gün kaldı.

2 Ocak 2015 Cuma

Yeni yıl herkese kutlu olsun!

Yeni yıla yeni bir defterle başladım.



Yılbaşı gecesini bizimle geçiren aile eşrafının bir kısmı gecenin sabaha yürüyen saatlerinde yanımızdan ayrıldı. Geri kalanları sağolsun evin büyüğü babaanne odalara serpiştirdi. Salondaki koltuklardan büyük olanına Kuzey'in kıymetlisi amcası serildi, diğerine Kuzey. 
Kuzey'in suratında nasıl mutlu bir ifade!

Ertesi sabah uzun süren bir kahvaltı masasına oturduk. Bildiğiniz onun bunun dedikodusunu yaptık.
Öğleden sonra önce amca kalktı gitti, sonra hala.
Neyse ki kuzen bizde kaldı.
Kuzey'in mutluluğu hâlâ devam etmekte yani.



2015'in Ocak ayına girmiştik işte.
Mutfakta kendime güzel demlenmiş bir bardak çay aldım. Yeni yılın ilk gününde başlayacağım kitaba karar verdim. Salondaki koltuğun köşesindeki sehpada duran kelime kavanozumu da kolumun altına sıkıştırdım.
Kitaplarla dolu çalışma odamıza çıktım. evin sen sevdiğim odası burası.
Camdan bakıldığında yemyeşil çimleri ve yolun kenarına sıralanmış çam ağaçlarını görüyorum.
Odanın hâlâ eksikleri var ama yine de kendimi sık sık bu odada buluyorum.

Neyse, defterlerimin üst üste yığılı durduğu dolabın cam kapağını açtım. Hangi defteri çekip alsam diye bir müddet düşündüm. Kolay iş değil! Her türlü defter var o cam kapağın altında.
Birkaç defteri yokladım. Kapağını açıp, sayfalarına elimi dokundurdum.
Yine siyah kaplı Moleskine defterlerden birini seçtim.
Moleskine defterleri çok seviyorum.



Sonra yeşil Chesterfield koltuğumuza oturdum.
Bu koltuğu da çok seviyorum.
Dizlerimin üstüne bir yastık yerleştirdim.
Defteri de üstüne koydum.
Kavanozdan ilk harfi çektim.
''Dinle!'' çıktı.
Başladım yazmaya.

Ocak ayının ilk gününün akşamı yazarak ve okuyarak başladı.
Bu sene biraz daha çok ''dinlemeye'' karar verdim.
Herkese mutlu bir yıl diliyorum.