29 Mart 2015 Pazar

İsviçre'nin en güzel şehri: Bern

     Tren, onca yolu umarsızca arkasında bırakan kendisi değilmiş gibi gara yaklaşınca yavaşladı ve perona girdi. Yolcular masaların üstüne yaydıkları eşyalarını çantalarına atıp, montlarını giydiler. Ekim ayının ilk yarısındaydık. Hava, insanı kapalı bir mekanın içine sokacak kadar soğuk değilse de, yağmur zaman zaman kendini hissettiriyordu. 

Gelmeyi aklımın bir köşesinde küçük bir ihtimal olarak bulundurduğum bir şehre varmıştım: Bern

        Cenevre seyahatimden haberdar olan Server, Berndeki köşesinden, ''Lizbon'a Gece Treni'nde adı geçen köprüyü yakından görmek istemez misin?'' diye seslenmişti bana. 
    Sonrasında tren biletleri alınmış, Cenevre'den Bern'e yapılacak yolculuk imge olmaktan çıkıp, anılarımıza yerleşecek bir yol hikâyesine dönüşmüştü. Garda Starbucks'ın önünde Server'le buluşmuş, Sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşçasına sarılmış ve hemen yola düşmüştük.

    Bir kitabın sayfalarından tanıştığım şehri, içinde yaşayan birinin gözüyle görme şansına kavuşmuştum.
      İlk durağımız Server'in sıkça övgüler düzdüğü Gurten Tepesi oldu. Arabayı tepenin altındaki parka bırakıp, bizi Gurten Tepesi'ne çıkaracak küçük dağ trenine bindik. Server'in fotoğraflarından tanıdığım dağlık yol, finiküler yukarı doğru tırmanırken  ayaklarımın altında küçülerek uzaklaşıyordu.
Minik dağ treninden görünen manzara...

Gurten Tepesi...

Gurten Tepesi...

    Tepedeki restorana doğru yürüyüp, içeri girdik. Yağmur yağıyordu. Dışarıdaki masalar, sandalyeler terk edilmiş gibi duruyor, mevsimin yüzünü kışa döndüğünü hatırlatıyordu. İçeride bir şeyler atıştırmış, birer kahve içmiştik.





Arabadan çıkan sürpriz sepeti de yanımıza alarak yaşlı ağaçların arasında dolaşmış, bana Paris'i anımsatan yeşil sandalyelere kurulup, sepetin içinden çıkan atıştırmalıklarla şarabın sohbetine dalmıştık. Yağmur dinlenmeye çekilmiş olacak ki güneş tüm sohbetimiz boyunca üstümüzden ayrılmadı.
     Bern'e ayırdığımız vakit daha fazla olsaydı eminim sohbetimizi Gurten Tepesi'nde daha uzun tutar, tatil rehavetinin bizi sarıp sarmalamasına izin verirdik. Ne yazık ki aşağıda bizi bekleyen bir şehir vardı.
     Geldiğimiz gibi dağ trenine binerek Gurten Tepesi'nden ayrıldık. Şehri tanımak için yolculuğumuz başladı.
     Arabayı Aare Nehri'nin kıyısında bir yere bıraktık ve ''Ayı Çukuru'' (Barengraben) denilen bölgeden şehri gezmeye başladık. Burada bulunan bir heykelin yanında ve daha sonra şehrin içinde bol bol fotoğraf çektirdiysek de ne yazık ki o fotoğrafların hepsini yolculuk sonrasında kaybettim. Bern tamamıyla anılarıma güvenerek yazmak zorunda olduğum bir seyahat.

     Ayı Çukuru'nun hemen yanı başında Eski Şehir (Altstadt) başlıyordu. Altından Aare Nehri'nin aktığı küçük bir köprünün ötesinde ''Unesco Dünya Mirası'' listesindeki şehir uzanıyordu.
Bu sokaklardan başlayarak Bern'in dar ara sokaklarından yürüyerek ağaçların çevrelediği geniş bir alana, -Münsterplatform'a- geldik.
     İtiraf ediyorum: Bu şehri, bu güzelim sokakları, ağaçlarla çevrili evlerin görüntüsüni aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Bir sene önce elime aldığım kitabın yolculuğu bu şehirden başlamış, görmeyi çok istediğim köprünün üstünden uzanıp Lizbon'a doğru yola çıkmıştı.

Bu yolculukta en çok merak ettiğim yer neresiydi?

''Gregorius karşıya, Bern şehrinin tarih müzesinin sivri kulelerine, yukarıdaki Gurten Tepesi'ne ve aşağıya, buz yeşili sularıyla Aare'ye baktı.''

Münsterplatform'un ortası yeşillik bir alana ayrılmıştı, etrafı ağaçlarla çevriliydi. Ağaçlar yapraklarını dökmeye başlamış, yerler kurumaya yüz tutmuş yapraklarla dolmuştu. Köşede küçük bir yapıda atıştırmalıklar satılıyordu. Sonradan şöyle bir göz gezdirdiğimde bu alanın daha önce hemen yanındaki Bern Katedrali'nin bahçesi olduğunu ve 20.yy'la beraber halka açık bir yer haline geldiğini öğrendim.


Bu alanın en güzel kısmı buradan Kirschenfeld Köprüsü'nün görünüyor olmasıydı. Alanı çevreleyen duvarlara yaslanıp uzun uzun köprüyü seyrettim.
Köprü, o çok sevdiğim romanın ilk satırlarına nasıl yakıştıysa, bu şehrin siluetine de öyle yakışmıştı. Üstüne kitap yazılacak kadar da, gelmeden hayal kurulacak kadar da güzeldi.






Okuyucuya küçük bir not: Bu köprünün güneşin, yağmurun, karın altında her renk değiştirişine tanık olmak isterdim. Ne yazık ki bu şehir benim şehrim değil. Fotoğrafların hepsi Bern'i çok seven ve boynunda fotoğraf makinesi ile gezip şehrin her anını kaydeden Server'e ait. Tüm fotoğraflar için teşekkür ediyorum.

Köprünün altından bulmacalarda sıkça adı geçen Aare Nehri akıyor, üstünden insanlar yürüyüp geçiyordu. Köprünün benim için başka bir anlamı vardı; yine de şehrin hakkını teslim etmek isterim. Kartpostallarda görmeye alışık olduğumuz şehirlerden biriydi Bern. Sokakları çevreleyen tüm binalar şehri tamamlayan bir şıklık içinde uzanıyor, binaların pencerelerinden çeşit çeşit çiçekler aşağıya doğru sarkıyordu.
Münsterplatform'dan ayrılıp tarihi 1400'lü yıllara uzanan yanındaki Bern Katedrali'ne gittik. Her ne kadar yazının başından beri bu şehrin sembolü olan ayı'dan ve şehrin adının geldiği yerden bahsetmesem de okuyucular bunu zaten çoktan öğrenmişlerdir. Kentin bir diğer güzelliği de sokaklarını süsleyen çeşmeleriydi. Bern Katedrali'nin hemen sol yanında da küçük bir çeşme vardı. Duyduğuma göre çeşmelerin suyu içiliyormuş.

Katedralin içine girip hızlıca gezindik. İçi de dışı da görkemliydi. Katedralin ön cephesini süsleyen Erhart Küng'ün Son Yargı (Last Judgement) adını taşıyan, her sosyal sınıftan 234 kutsal ve lanetli ruhun temsil edildiği rölyefler renkli olması sebebiyle benim daha önce gördüğüm kilise süslemelerinden ayrılıyordu.


     Bu şehirde bir günümüz vardı. Hem şehri gezecek hem de Server'le sohbet edecektik. Çoktandır katedral ve kiliselerde çok zaman geçirmeyi bırakmıştım. Yürüyerek şehri gezmeye başladık. Bir benzerini Prag'da gördüğüm astronomik saatin olduğu Marktgasse'ye geldik. Saatin her saat başı yaptığı gösteriyi izleyip izlemediğimi hatırlamıyorum bile. :)

Astronomik Saat'in olduğu Marktgasse

Astronomik Saat
     Saatin peşinden çiçek pazarının olduğu Markplatz'a gittik. Karnım acıkmıştı. Bern'in ünlü yemeği Rösti'den sipariş verdik.


Bunlar da benim çektiğim ve instagrama eklediğim için elimde kalan birkaç fotoğraftan birkaçı... Şöyle yazmışım altlarına...

Gece yavaş yavaş inerken restoranların sarı ışıkları da birer birer yanmaya başladı. Hava dışarıda oturacak kadar güzel, sokaklar şehri benimmiş hissettirecek kadar boştu. Sabah nasıl pazar gününün tüm neşesini sokaklara dağıtmış, tüm kafeleri tıklım tıklım doldurmuşsa, gece de pazar gününün ıssız saatlerini davet etmişti. Şehrin en sevdiğim haliydi bu hal! Oturdum sevdiklerimle bir kafeye; buz gibi bir bira söyledim, yanına da bolca sohbet!

Bern! Böyle bir şehre tepeden baktım. İçime yer eden, bir daha gitmeyi hayal ettiğim şehirlerden biri oldu Bern. Antik Diller Profesörü Gregorius, bu şehirden bir trene atlayıp Lizbon'a doğru yola çıkmıştı. Aynı istasyonda bu sefer biz indik trenden.

     Bu seyahatle ilgili anlatılacak çok şey var. Server'in dostluğu ve bizi evimizdeymiş gibi hissettirmesi geldiğimiz onca yola anlam kattı. Çoğu insan yaşadığı şehri sevmez; Server, Bern'i seviyor ve bize de bu duygusunu geçirdi. Uzun zamandan beri ilk defa bir seyahatte elime harita almadım ve keyifle bir kenti gezdim. Sokakların isimlerinin hiç önemi yoktu.
     O gün ben Einstein'in müze haline getirilmiş evini gezmedim. Bunun yerine arkadaşımla Einstein Kafe'de oturduk. Akşamın ilerleyen saatlerinde de açık havada başka bir yere geçip, biralarımızı söyledik.

    Çok güzel bir gün geçirdim. Server'e tekrar teşekkür ediyorum. Fotoğraflarımı kaybettiğim için elbet bir gün tekrar gideceğim. :)



20 Mart 2015 Cuma

Sevgili Günlük


Sabahleyin telefonum uzun uzun çaldı. Yukarı kattaydım. THY ile yaptığımız uçuşlarımız bir türlü mil hesabımıza işlenmediği için uçak biletlerinin numarasını bulmakla meşguldüm. Zor iş tabii. E-postalardan çıkarırım diyordum, sonra biletlerin çıktısının olduğunu hatırladım. ''Hadi!'' dedim. ''Boşu boşuna fazladan bir çıktı alıp, dünyayı yok etmek için fazladan bir adım atma!''

THY kontuarındaki çalışanın yapması gereken şeyi yapmadığı için uğraşıp duruyoruz şimdi. Bir de uçuş Lufthansa ile yapılan ortak bir uçuş olduğu için kalkıp THY bürosuna gitmek gerekecek. Selçuk bu işi üstlendi.

Telefon can arkadaşımdanmış. Çok hasta bu aralar. Şu herkesin yakalandığı ve kurtulmanın çok zor olduğu griple uğraşıyor. Gece rüyasında beni görmüş. Bir türlü dilinden o kelime dökülmedi ama ölmüşüm anladığım kadarıyla.
''Bir şeyim yok!'' dedim. ''Ateşlenmişsindir sen gece!''

''Yok.'' dedi. ''Biraz daha iyiyim.''

''Bu aralar çok kasvetliyim ben. Onun hissetmişsindir sen.'' dedim.
Birilerinin senin için endişelenmesi ve seni sevmesi güzel şey.
''Kırk yaşıma geliyorum ya ben bu mayıs'' dedim. ''Ondan bunalımdayım.''

Yaş otuzbeş, yolun yarısı; peki ya kırka ne demeli?



Bu blogda ben bir zamanlar 35 yaşıma girdiğimi de yazmıştım. Zamanın böyle çaktırmadan akıp gitmesi çok sinir bozucu.
Bunalıma falan giremeyeceğim, o da başka mesele. Zamanım yok. Hızla akıp giden zamana inat zamanımı boşuna harcayamayacağım.

Dün gittiğim Yazı Evi bana iyi geldi. Bir masanın etrafında toplanmayı, birbirimize yazdıklarımızı okumayı ve yetkin birinin yazdıklarımız hakkında konuşması iyi geliyor. Kapıdan dışarı çıktığımda kendimi çok güçlü hissediyorum. Etrafımdaki kalabalığı dağıtmak, sokaktaki her dükkana girip içimdeki tüm saklı kelimeleri hediye etmek falan geliyor içimden.

Sonra geçiyor elbette!

Yine de bugünün fena bir gün olmayacağını hissediyorum. Sevdiğim bazı şeylerin sevilmeyi ne kadar da hak ettiğini fark etmek iyi geliyor. Bunu düşünmeme sebep evdeki canlı varlıklar değil :) Onlar hep sevilesi zaten...
Lizbona Gece Treni hala beni ilk okuduğum günkü gibi etkiliyor. Yine saklı cümleler kafamda, gözlerimin önünde dolaşıyor, yine ben de yazma isteği uyandırıyor.

Doğum günüm için bu sefer güzel bir pasta istiyorum. Üstüne hayallerimi koyayım :)
Hımm, bir de Lizbon'a biletlerimi aldım. Bu sefer uçağın kaçta kalktığını adım kadar iyi biliyorum.

16 Mart 2015 Pazartesi

Lizbon uçağını nasıl kaçırdım?


Fotoğraf: Şuradan
Bazen şöyle şeyler olabiliyor: Hiç beklemediğin bir anda uzun zamandır hayalini kurduğun bir tatile doğru uzanan uçağı kaçırabiliyor, unutmamak için yüzlerce kez kendine tekrar ettiğin bir şeyi bavuluna koymayı unutabiliyor, başkalarının başına gelebilecek şeylerin kendi başına gelebileceğine inanmıyorsun. 

Evet... Lizbon uçağını kaçırdım.
Uçağı kaçırmama çok üzüldüm ama buna pek de şaşırmadım. 
Kendi paramı kazanıp, benimle aynı seyahat etme zevkini paylaşan biriyle evlendiğimden beri geziyorum. Hayatımda yaptığım en doğru hareketlerden biri yıllardır orada burada gezinip durduğum bu adamla evlenmek. Aynı ortak zevkleri paylaşıyor olsak da birbirimizden tümüyle farklı iki insanız. 
Kitap okumaktan, sinemaya gitmekten, gezmekten ikimiz de çok hoşlanırız. Bunun yanında ikimiz de içkiyi sıcak bir yaz gününün ortasında bir kadehte bırakır, sessizliğe övgüler yağdırabilir, yan yanayken susup mutluluktan uçabiliriz.
  • Ben kızdığım zaman yağıp gürlerim; o sessizce bekler, düşünür, fırtınanın geçmesini bekler.
  • Ben önümüze bir hedef koyar, bunu yapmak için kafasının etini yer, heyecanımı neden paylaşmıyorsun diye vıdı vıdı konuşurum, iş yapmaya gelince ''Yoruldum ben, vazgeçelim!'' derim; o, ''Başladığımız şeyi bitirmemiz lazım!'' der, söylediklerimin hepsini duymazlıktan gelir, yürümeye devam eder.
  • Ben uykusuzluğa hiç dayanamam, yılbaşı gecelerinde bile gece saat 12'yi gösterdiğinde yatalım derim; o cin gözlerle bana bakar, daha çok erken der. 
  • Ben sabah çok erken kalkmak, güne merhaba demek isterim; o uzun süren sabahları sever.
  •  Ben duygularım beni nereye götürürse oraya giderim; o kılı kırk yarar.
  • Ben planlarım; o yaptığım planı inceler, tüm güvenlik önlemlerini alır, adı Pimpirikli'ye çıkar.


Demem o ki, muhtemelen havaalanından belki de bir kavgayla dönmemiz gerekirdi eve. Oysa öyle olmadı. Ben Lizbon'a gidecek uçağın saatine yanlış bakmıştım; hem de birkaç kez. Atatürk Havaalanı'ndan saat 7.30'da kalkan uçak, Lizbon saatiyle 10.30'da orada oluyordu. Biletin çıktısını almama rağmen uçağın saatinin 7.30 olduğunu hiç fark etmedim. Selçuk bana her sorduğunda 10.30 dedim. O, her yolculuk öncesinde mutlaka check-in yapmasına rağmen bu sefer nedense onu yapmayı ihmal etti. Bir gece önce bu işlemi yapsaydık uçağımızın saatini görecek ve uçağı kaçırmayacaktık. Beraber bir uçağı kaçırmak için ne gerekiyorsa hepsini yaptık. Bavulumuzla beraber yağmurlu bir hafta sonunu geçireceğimiz evimize geri döndük.

Olan oldu bir kere. Bundan alınacak dersi anlamak gerekiyor. 
Çok seyahat ediyoruz. Bu sebepten buna çok alıştık ve rahatladık. Bir yere gitmek bizim günlük rutinimizi bozmuyor. Aynı günün akşamında eve gidiyor, yemeğimizi yiyor, yatmadan önce bavulumuzu hazırlıyoruz. 
Yirmi yıldır seyahat eden bir insan olarak böyle bir olayın başımıza gelmesi kaçınılmazdı herhalde. 
Şimdi kendimizi toparlama zamanı. 

Peki bir uçağı kaçırırsan ne öğrenirsin? Olmasın ama olur da uçağınızı kaçırırsanız başınıza geleceklerden haberdar edeyim sizleri.

  • Thy artık eskiden olduğu gibi uçak için geç kalan yolcularını arayıp, ''Nerede kaldınız?'' diye sormuyor.
  • Kaldı ki, check-in işleminizi tamamladınız, Boarding Pass'i aldıız içeri geçtiniz. Burada da gözünüzü açık tutun. Saatinize bakmayı ihmal etmeyin. THY anons uygulamasını burada da kaldırmış. Boarding'e geç kaldığınız an bavullarınız uçaktan indiriliyor. Size de yapacak bir şey kalmıyor. 
  • Benim gibi uçak biletinizi aylar öncesinden bir kampanya kapsamında almışsanız, gidiş uçağınızı kaçırdığınız an dönüş uçak biletiniz otomatikman iptal ediliyor. Bir sonraki uçağa bilet alıranız elinizde tek bir gidiş biletiyle kalıyorsunuz. Ne yazık ki bilet satan görevliler sizi bu konuda uyarmıyor. Haberiniz olsun.

Birkaç ay önce bir arkadaşım Nice'e giden uçağını kaçırmış ve 800,00 TL vererek bir gidiş bileti daha almıştı. Dönüş biletinin olmadığı ne yazık ki bileti aldıktan sonra öğrenmiş, 1500,00 TL tutarındaki dönüş biletini de doğal olarak alamamıştı. Onun başına gelenleri ondan dinlememiş olsaydım ben de bu uygulamadan haberdar olamazdım. 
Umarım bu söylediklerimi deneyimlemek zorunda kalmazsınız. Yine de kulağınızın bir köşesinde küpe olsun söylediklerim. 

Eh, hepimize güzel günler olsun o zaman. :)



7 Mart 2015 Cumartesi

Miami ve ünlülerin evleri

Miami'ye kadar gelmişken yapılması gereken bir şey daha kalmıştı. O da tekne turu yaparak ünlü yıldızların yaşadığı Yıldızlar Adası'nın etrafında dolaşmaktı. Merak eden olursa diye söylüyorum Madonna'nın, Ricky Martin'in, Al Capone'un evlerini uzaktan görmüşlüğüm var.

Fazla lafa gerek yok. Hemen fotoğraflar paylaşıp, zihnimden silinmeden Miami'de yaşayan ünlülerin evlerinin fotoğraflarını paylaşıyorum.

Gökdelenlerin hemen solunda gözüken beyaz yuvarlak bina, American Airlines Arena. Basketbolla ilgilenenler mutlaka duymuşlarıdır: Miami Heats maçlarını bu stadta oynuyor.
Bu fotoğrafta stadı daha yakından görüyoruz.
Bu tur çok turistik olmakla beraber bence oraya kadar gidilmişken yapılması gereken turlardan biri. Okyanusun üzerinde keyifli bir yolculuk oluyor.

Bizimkinin keyfi görüldüğü üzere yerinde. Bu tatilden çok keyif almasına rağmen, dönünce ''Kuzey, oyun parklarında amcan da olsa çok eğlenirdiniz.'' demem üzere, ''Amca, mümkünse yakın bir yere gidelim seninle, Amerika çok uzak.'' diye cevap verdi. 

Kısa bir turun ardından Yıldızlar Adası'na doğru ilerliyoruz.
İlk ev, Ricky Martin'e ait. Ben de kayboldu gitti çocukcağız diye üzülüp duruyordum. Oysa görüldüğü üzere keyfi gayet yerinde.
Bu evi de bir ara Shakira kiralamış. Artık sezonluk mu kiraladı yoksa daha uzun bir süre mi oturdu bilmiyorum. İlgilenenler varsa evi kiralamak mümkünmüş, haberiniz olsun :)
Önü palmiyelerle kaplı bu evde ünlü mafya babası Al Capone yaşamış. Bahçenin önündeki beyaz müştemilatta Al Capone'un koruması yaşarmış.
Şu ortadaki kırmızı ev, Amerikan rüyasını gerçekleştiren birine ait. Thomas Kramer, Yıldızlar Adası'ndaki mülkleri satan bir emlakçı. Ünlülere ev satmaktan, kiralamaktan zengin olmuş ve kendine de buradan bir ev almış. Gayet bir playboy olarak hayatını denize karşı geçiriyor.
Bu geniş beyaz ev Julio Iglesias'a aitmiş. Annem kendisini çok beğenir :)
Sylvester Stallone ile Sharon Stone'un oynadığı Uzman (Specialist)  filmini hatırlar mısınız? İşte bu ev, o filme kullanılmış.
Biz buraya kadar gelmişken görelim dedik.
Elizabeth Taylor'un evini görmektesiniz. Evin bahçesindeki heykel, Michael Jackson'un hediyesiymiş.

Bu ev bir basketbol oyuncusuna ait: Shaquille O'Neil.
Bu sevimli ev de Gloria Estefan'a aitmiş :)
Burada evi olan diğer ünlü isimler arasında Madonna, Will Smith ve Sylvester Stallone var. Zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış diyerek Miami dosyasını kapatıyorum. :)



2 Mart 2015 Pazartesi

Miami'de gezilecek yerler!

Hadi size Miami'de nereleri gezdiğimi ve gezdiğim yerler hakkında ne düşündüğümü anlatayım. Çok beklettim zaten! 

Bu fotoğrafı daha önceden de koymuş olabilirim ama yapacak bir şey yok! Ben bu fotoyu, sabahın erken saatinde otelin terasında oturup kahvemi içtiğimi, günlüğüme yazdığımı unutamıyorum. Mutluluğun tarifi bu olsa gerek! Size de bu fotoğraf Amerikan filmlerinden tanıdık bir sahne gibi gelmiyor mu?
Miami'yi değilse de, o terası, o terasın hemen önünde rüzgârla birlikte sallanıp duran dört palmiyeyi çok özledim. Bir de otelin nefis kahvesini :)

Bu fotoğraf aynı sessiz sabahtan. Bizimkiler daha kalmamış, yatağın keyfini yaşıyorlar. Ben de kahvenin ve sessizliğin. Tek başıma eğlenip duruyorum.
Art Deco District: 1900'lerden sonra yapılmış, okyanusa cepheli alçak katlı binaların olduğu bölgeye verilmiş ad. Art Deco stilinde inşa edilmiş binalardan oluştuğu için bu ismi almış. Binaların alt katlarında restoranlar, barlar ve kafeler var. Burası Miami'nin en turistik bölgelerinden biri. Fiyatlar diğer yerlere göre daha pahalı olmakla beraber, yemekler ve servis vasat. Garsonların sizi oturmanız için ikna etme çalışmaları bana İstanbul'un turistik bölgelerini hatırlattı. İlk gecenin yorgunluğuyla otelin civarından çok uzaklaşmamak adına burada yemek yemiş olsak da, gideceklere yemek yemelerini tavsiye edeceğim bir yer değil. Bknz: Espanola Way







Ocean Drive: Art Deco Binalarla okyanus arasında uzanan uzun cadde. Buraya kadar gelmişken elbette bu binaların olduğu bölgede uzun bir yürüyüş yapılmalı ve kumsalda yürünmeli.
Lincoln Road: burası Miami'nin alışveriş caddesi. Bence şehrin okyanus kenarındaki bölgesinin en güzel ve keyifli bölgesi. Trafiğe kapalı alanda uzun bir caddenin iki tarafına sıralanmış büyük mağazalar, kafeler ve restoranlar var.
Little Havana: Bence buraya bir giden pişman bir de gitmeyen! ''Gidin diyenlerin'' ne sebeple ''gidin, mutlaka görün!'' dediklerini ne yazık ki anlayamadık. 
Bir akşam üzeri otelimizin  önünden taksiye binerek Little Havana'ya gitmek için 26$ ödedik. Buradan ilk dersi çıkardık:Taksiye binmeden önce gideceğin yerin mesafesini öğren. Uzun bir yolun ardından Little Havana'ya vardık. Ya da taksici bizi kandırdı çünkü yaşadığım duygunun aynısına bir kez de Los Angeles'da Sunset Bulvarı'nda kapılmıştım. Önümde upuzun bir yol vardı ve bu yolun üzerinde herhangi bir yaşam belirtisi yoktu. Burada II. ders üzerinde düşündüm: Bu tarz bilmediğin, etnik yerleşimlerin olduğu yerlere mümkünse gündüz git. Derdin ne?
Little Havana'da da yaşam durmuştu ve saat daha akşamın yedisiydi. Sıkı sıkı tuttuğum Kuzey'le yolda yürürken  burada ne işimin olduğunu soruyordum kendime.Yolda ilerledikçe ateşin yanmakta olduğu bir anıtın önünden geçtik. Bu anıtın karşısında bir nebze popüler olduğu belli olan pub tarzı bir yer vardı. Kübalı sanatçıların duvarlara çizilmiş portrelerinin olduğu az sayıdaki binayı geçip karanlığın içine doğru ilerledik. (Fotoğraf çekmek için cep telefonumu cebimden çıkarmanın uygun olmadığını düşündüm) Gelirken ki ''Taksi de çok tuttu!'' şeklindeki söylenmemi unutup, ''Selçuk bir taksi çevir!'' dedim.''Bulursam çeviririm!'' cevabı ile en yakın otobüs durağına kadar yürüdük. Allahtan toplu taşıma Amerika'da çok gelişmiş de kırk dakikalık bekleyişten sonra otobüsün nereye gittiğine bakmadan gelen ilk otobüse atladık. Downtown'a gitmek için 6$, buradan South Beach Bölgesi'ne gitmek için de bir 6$ daha verdik. Böylece 38$ ödeyerek otelimizden Little Havana'ya gitmiş, sonra da otelimize geri dönmüştük. O kadar acıkmıştık ki, otele gelip açlığımızı muzla bastırıp uyuduk. Little Havana için mutlaka gidin diyen kimdi şimdi onu arıyorum. Küba'yla ilgili tüm bilmek istediklerimi Küba'da öğrenmem gerektiğini böylece uygulamalı olarak öğrenmiş oldum. Siz de benim gibi merak ediyorsanız, gidin ve amma da gazlamışlar diyerek geri dönün.

Espanol Way: South Beach Bölgesi'nde yenek yemek için en güzel bölge burası. Kısa bir ara sokaktan bahsediyorum. Küba yemeklerinden Meksika yemeklerine, Meksika yemeklerinden İtalyan restoranlarına ve deniz ürünlerine her seçenekte yemek bulabileceğiniz çok güzel bir yer. Açık havada nefis yemeğinizi yiyebilir, şarabınızı biranızı keyifle içebilirisiniz. Kesin öneri!




Bu amcanın bu restoranın sahibi olduğunu düşünüyorum! Yine de içerde harıl harıl yanan taş fırını görünce amcanın bakışlarından falan korkmadık, akşam buraya geldik. Nefis, evet kesinlikle nefis bir pizza yedik. 





Five Guys: Miami'nin birçok köşesinde denk gelebileceğiniz bir fast food zinciri. Biz ilk kez Washington Avenue'dakinde yedik. Nefis hamburgerleri var. Acıktıkça ve denk geldikçe yedik valla. Patatesleri de Amerika'nın birçok yemek dergisi tarafından en iyi patates kızartması seçilmiş ama bizimkiler kabuklu patetses olayını çok sevmediklerinden birinciliği vermediler. Ben çok beğendim :)





Sawgrass Mill: Miami'ye en yakın outlet. Otelinizden ya da sokaklarda rastlayacağınız tur ajentalarından ulaşım alabilir ya da araba kiralamışsanız kendi başınıza gidebilirsiniz. Gİdiş ortalama 1.5 saat sürüyor. Gittiğinize değecek kadar çok mağaza var. Biz iki kişi ve bir de çocuk için 80$ verdik.

Bayside Marketplace: Forrest Gump filmini seyrettiniz mi? Elbette seyrettiniz. Hem de kim bilir kaç kez? İşte burada Forrest Gump filminde görüp de sevdiğimiz Bubba Gump Restoran'ın çekildiği yer. Karidesin her çeşidini sipariş edebilir, nefis clam chowder (kıvamlı bir midye çorbası) içebilir, Forrest Gump hediyeliklerinden birini alabilirsiniz.Her koşulda bir hayalinizi daha gerçekleştirmiş olacak ve nefis karidesleri mideye indirmiş olacaksınız.
Bayside Marketplace'in önünden çekilmiş bir fotoğraf. 










Bal Harbour: ''Ünlü mağazaları arayanlar ve ben Amerika'ya getirdiğim tüm paramı burada harcayacağım. Nasıl olsa kredi kartım da müsait, bir daha mı gelicez dünyaya?'' diyenler bu alışveriş merkezine gelebilir.

Aventura Mall: Şehrin dışındaki outlet'e gidemeyenler, benim Bal Harbour'da harcayacak kadar çok param yok diyenler, çok yakın olmasa da Miami'de ulaşabilecekleri bir alışveriş merkezi daha var. Taksiye binmenizi tavsiye etmem. Gerçekten çok tutuyor. Araba yoksa otobüs tek seçenek. Yol bir saatin üzerinde sürüyor. Çok pahalı markaların yanında Victoria's Secret, Abercrombie gibi daha ulaşılabilir markaların da olduğu güzel bir alışveriş merkezi.