26 Mayıs 2015 Salı

Yeni yolculuk düşleri!


Yaz gelince ve tatil planları  ortalığa dökülünce yüzüm güldü. Aklımızda birkaç fikir vardı ama yine de kararımızı verememiştik. Yolculuğa nereden başlasak, nerede kalsak, uçak biletlerinin fiyatları ne durumda şöyle bir bakındık. Bu sefer biraz geç kaldık, kabul ediyorum! Herkesin programını denk düşürelim, iş yerindeki durumları ayarlayalım derken vakti geçirdik.


Sonunda düşündük taşındık. Bilet fiyatlarına göz attık. Biraz yolumuzu uzatacak olsak da Roma'ya uçmaya karar verdik.  Hem Roma'yı yeniden görmek istedik, hem de Kuzey bu şehri de tanısın dedik. Seçimimizi Roma'dan yana kullanmamızın bir diğer sebebi de havaalanı yüzünden oldu. Sabiha Gökçen Havalimanı, Atatürk Havalimanı kadar havalı olmasa da evimize en yakın olanı. Yarım saatte ulaşım kolaylığını göz ardı edemedik.

Roma'da çay severler için tarihi bir mekan!



Planlar şekil bulmaya başlayınca, biletler alınıp, oteller ayırtılınca sanki bahar da geldi. Yıllardır merak ettiğim ve bir gün giderim dediğim Amalfi Kıyıları'na yolcululuğumuz sonunda plan dahiline alındı. Roma'da üç gece konaklayıp, şehrin kalabalığına karışacağız. İspanyol Merdivenleri'nde oturup, Keats'in Müze Evi'ni gezdireceğim Kuzey'e. Babington Çay Evi'nde kendime çay ısmarlama sözü verdim . Kahvemi tatlımla beraber Cafe Greco'da yudumlayacağım. Bir de daha önce gezme şansım olmadığı  (Boboli Gardens) Boboli Bahçeleri'ni bu sefer gezmeye niyetliyim. 

Postacı ve Yetenekli Bay Ripley filmlerinin çekildiği ada: Procida


Sonra bir trene atlayıp Napoli.
Bu şehirde kalmayacağız. ''Aman uzak durun!'' söylemleri, eşyalarınıza sahip olun uyarıları, gidenlerin ''sokaklar çöplerden geçilmiyordu'' cümleleri aklımda. Biraz bu saydıklarım, biraz da Amalfi'ye erken ulaşma düşü yüzünden Napoli'de pizza yiyip, meşhur tatlılarını deneyeceğiz. Sonra da bir deniz otobüsüne atlayıp, yarım saat uzaklıktaki Procida Adası'na gideceğiz.
Postacı ve Yetenekli Bay Ripley filmlerinin geçtiği adada bir gece konaklayacağız. Ne yazık ki geç kalmamız sebebiyle iki gecelik yer bulamadık. 

Sırada Amalfi Kıyıları var!


Procida Adası'nı keşfetmenin peşinde Amalfi Sahilleri var. 
Sırasıyla Salerno, Ravello, Amalfi, Praiano, Positano ve Sorrento

Bu seyahatimizde araba kiralamayacağız; otobüsle yolculuk yapacağız. Okuduğumuz birçok yazıda yolların çok dar olduğu ve otopark sorunu olduğu yazıyordu. Bu durumda her istediğimiz yerde durma, manzarayı seyretme ve fotoğraf çekme lüksünü kaybetmiş oluyoruz; bu arabayı nereye bırakacağız stresinden de kurtulmuş oluyoruz. 

Şimdi soru şu: Bilenler bana cevap verirse çok mutu olurum.
Pompei'ye gitmeli miyiz?

Amalfi Kıyıları'nda üç gecemizi Amalfi'de, iki gecemizi de Positano'da geçireceğiz. 
Tatilimizin ilk kısmı planlandı bile. 

Şimdi Baltık Başkentleri'ne olacak ikinci yolculuğumuzu planlıyoruz: Vilnius, Riga ve Talin

Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen :) Nerelere gidelim, nerelerde yiyelim?


20 Mayıs 2015 Çarşamba

Çalışan kadının sızlanma saati...

Yazmanın hep çok zor olduğunu düşünürdüm; aslına bakacak olursanız hâlâ da öyle olduğunu düşünüyorum. Yine de geçen zamanla birlikte şunu öğrendim. Bir şeyi yapmanın en zor yanı onu yapmaya başlayana kadar geçen zaman. Yazmak da böyle bir olgu. Masanın başına oturup, bilgisayarda boş bir sayfanın karşısına geçince düşünceler, duygular, yazmayı düşünmediğin konular yavaş yavaş parmaklarından önündeki boş sayfaya akmaya başlıyor. 
Bendeki durum da aynen böyle. İş, masamın başına oturuncaya kadar. 

Anneler Günü'nde Ayşe Arman'ın gazetede yazdığı yazısını okudum. 
Kendi anneliğinden bahsetmiş, kendi kızıyla olan hikâyesini anlatmış. Anneliğin tüm hikâyelerini birbirine benzetirim ben. Sanırım bir çocuk büyütmenin farklı bir yolu yok. Demek istediğim bir bebek her koşulda ağlıyor, acıkıyor, altını kirletiyor ve ilgi istiyor. Yukarıda saydığım tüm durumlar da sürekli bir devamlılıkla birbirini izliyor. Yazının bu bağlamdaki hiçbir cümlesi beni çok etkilemedi. Bildiğim bir hikâyeydi ve bir çocuğa sahip olmaktan ya da anne olmaktan öte sevdiğin biri uğruna yapılan fedakarlıklardan bahsediyordu. Nice anne olmamış insan var etrafımda; hepsi birbirinden harika insanlar.



Yazının beni etkileyen bölümüne gelecek olursak, ''Anne olmanın devamlı bir vicdan azabı çekmek'' olduğundan bahsediyordu ki bu kısım beni vurdu. Çünkü sevgiyi bir kenara koyacak olursak, ben de hep anneliğin insanın yüreğine yerleşen vicdan azabından acı çektim bugüne kadar. 
Oğlumla kendi ilişkimde beni en çok zorlayan kısım burası: Bir türlü yeteri kadar şeyi yaptığına ikna olamamak. 

Sanırım benim zamansızlığımın en büyük sebebi bu. Buraya yazdığım birçok yazıyı işyerindeyken yazıyorum mesela. Allah'tan bana bu zamanı sağlayacak bir işim var. Görev tanımımda olan işlerimi tamamladıktan sonra eğer vaktim kalıyorsa hemen bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Çocuk bakmak gibi yazmak da vakit isteyen bir iş.
Eve gittiğim zaman beni yapmayı hayal ettiklerimden uzaklaştıran öyle çok şey oluyor ki. Mutfaktaki masanın başına geçmemle beraber Kuzey hemen yanımdaki sandalyeye oturuyor. Tüm çantasını mutfağın zeminine boşaltıyor, çantanın içine savrulup atılmış çalışma kağıtlarını bulmaya çalışıyor. Kağıtlar daha çok top haline getirilmiş yumaklar halinde oluyor. Yeni bir uygulamayla bu kağıtları zaman zaman ütülüyoruz. Kuzey'in hemen yamacımda yerini almasıyla birlikte çayım, önümde açık duran bilgisayarım işlevini yitiriyor. Öncelik sırası onun oluyor.



Bazen sertleşerek bu zamanı kendime ayırdığımı söylüyorum. Dediklerimi zerre kadar umursamıyor. 
''Sen benim annemsin!'' diyor. ''Oğlundan kıymetli bir şeyin olamaz ki!''

Bu söylem altında yurt dışından kendim için aldığım birçok kurşun kalemi okula götürüp, akşamında kalemlerimi kaybederek geri geldi. Charles Dickens Müzesi'nde aldığım ve muhtemelen hiç kullanmadan bir ömür saklayacağım kurşun kalemlerim son kurbanları.


Zaman biz kadınlar için biraz daha farklı çalışsa ne olur. Biraz bize kıyak geçilse, kimsenin sana ulaşamayacağı fazladan iki saatin olsa. Çok mu şey istiyorum, ne dersiniz?


15 Mayıs 2015 Cuma

Islands of Adventure- Universal Stüdyoları'nda bir gün-1...

Orlando'ya vardığımız gecenin sabahında oyun parkı eğlencemiz başlıyor. Sabah otelden erkenden çıkıyoruz. Stüdyoların içinde konaklamanın avantajlarından biri de Harry Potter Stüdyoları'na bir saat erken girme şansımızın olması.


Kuzey de elbette heyecanlı ama ben ondan daha da heyecanlıyım. Oyunlar değil beni heyecanlandıran. Harry Potter filmlerinde geçen mekanların aynen yaratılması ve benim de burada gezecek olmam. Gezmeyi, dokunmayı, anı yavaş yavaş yaşamayı seviyorum ben. Adrenalini yüksek oyunlar ilgimi çekmiyor çünkü korkuyorum. Tüm seyahat boyunca ''roller coaster''lara bir kez bile binmiyorum. Pek de umurumda değil açıkçası. Diğer 3D- 4D oyunların hepsi nefis!
Aynı benim gibi, oyun parkına çocuğuyla gidip acaba hangi oyunlara binsek diye düşünenler olacaktır. Bu yazı onlar için! Bizim daha önce Kuzey'li ve Kuzey'siz olarak birkaç oyun parkı tecrübemiz oldu. Bu yüzden çocukla gidecekler için ayrıntıların önemli olduğunu biliyorum. 

Konuyu dağıtmadan şunu diyebilirim:
- 5-7 arası çocuğuyla oyun parkına gidip, fazla abartmadan keyifli bir gün geçirmek isteyenler İtalya'ya Gardaland'e gitsinler. Eğlenceli, fazla korkutmayan naif oyunlar var. Benim Kuzey'le gittiklerim içinde en sevdiğim oyun parkı burası olmuştu.

-Bir zamanlar benim gibi 7 yaşındaki oğlunuzu alıp Euro Disney'e gidecekseniz, oyun parkının içinde bir dolu roller-coaster olduğunu da aklınızdan çıkarmayın ve bindiğiniz oyunlara dikkat edin. Ben dikkatsizliğim sonucunda bir roller-coaster'a binmiştim ve bu tür sürüşlerden hoşlanmayan oğlum için çok sevimsiz bir tecrübe oldu. 

Bu sebepten dolayı Kuzey ile beraber gideceğimiz Orlando Oyun Parkları için kapsamlı bir araştırma yaptım. Gitmeden önce tüm oyunlara baktım, hatta you tube'dan oturup seyrettim. 

Orlando'da hangi oyun parkına gittik?

Orlando, oyun parkları açısından bir cennet. İnsan hangisine gideceğini şaşırıyor. Her yaşa, her zevke uygun oyun temalarıyla donatılmış onlarca park var.
Biz de herkes gibi eğlenceli parkları sevsek de gitmeden önce park işini kendimizce tadında bırakmaya karar verdik. Yorulmadan, koşturmadan eğlenelim dedik ve sonuçta tek bir parkın biletini aldık. Üç günlük Universal Stüdyoları eğlencesinde karar kıldık. 

Daha önce de belirttiğim gibi bu üç günü en keyifli ve en konforlu şekilde geçirimek için de şunları yaptık:
- Universal Stüdyoları'nın içindeki otellerden birinde konakladık. 
- Bu otelleren birinde konaklayarak oyun parklarına erken giriş hakkını kazanmış olduk. 
- ''Fast Track'' bilet aldık. Hızlı Geçiş hakkı veren bu biletler sayesinde oyunlar sırasında hiç beklemedik, günümüzü çok daha verimli hale getirdik. Çok beğendiğimiz oyunlar olduğunda da çıktıktan sonra tekrar girdik. 

Şimdi gelelim Universal Stüdyoları'ndaki oyunlara. 
Bu yazı genel olarak Kuzey'in yaşında çocukları olan okuyucular için faydalı olacak bir yazı çünkü 10-11 yaş aralığındaki bir çocuğun ilgi alanlarına göre seçimler yaptık. Daha küçük çocuklar için olan oyunların hiçbirine girmediğimiz gibi, bazı çocukları çok hoşlanabileceği roller-coaster'lara da binmedik. 

Universal Stüdyoları iki parka ayrılıyor. Biri Islands of Adventure, diğeri ise Universal Studios Florida.
Biz ilk gün Islands of Adventure tarafına gidiyoruz. Sabah kahvaltımız burada!

Kahvaltı için rezervasyonumuz saat 9'da. Önce bilet gişesine gidiyoruz. Orada internetten aldığımız biletleri geçerli hale getiriyor, yanlış hatırlamıyorsam 5 dolarlık bir indirim kartı alıyoruz. Bu jestleri bize tüm seyahat boyunca yetiyormuş derim şimdi :)

Giriş kontuarlarının önüne gelince biletinizi alıp makineye tanıtıyorlar. Biletinizin üstüne isminizi yazdırıyorlar ve parmağınızı okutuyorlar.  Başkasının biletiyle  içeri girmenin hiçbir yolu yok; biletin sahibinin parmağını yanınızda getirirseniz o başka!

Hemen Harry Potter Stüdyoları'na doğru yürüyoruz. İçeride şimdiden bir sürü insan var. Fotoğraf çekmek isteyenler için bu saat en güzel saat, en fazla bir saat içinde parkın içi insan kaynıyor, kuyruklar uzuyor. 





Island of Adventure'da Harry Potter Stüdyoları'nın olduğu yerde Hogsmeade Kasabası canlandırılmış. Yani çocukların okullarının, Hogwarts Kalesi'nin olduğu yer.

Kasabanın içine girer girmez büyülü bir yere adım atmış gibi oluyorsunuz. Filmde gördüğünüz her ayrıntı bu kasabada kendine yer bulmuş. Londra'dan satın aldığımız asalar evin bir köşesinde duruyor. Burada asalarla başka atraksiyonlar yaratılmış, asaların ucuna takılmış alıcılarla asalar inter-aktif hale getirilmiş. Üstlerine pelerin giymiş bir sürü çocuk ellerinde asalarla dükkanların önüne geçip büyü yapmaya çalışıyorlar. İnteraktif asalarla büyüleri doğru şekilde yaparlarsa pencerelerin ardındaki kitapların sayfası açılıyor, pastanedeki pastalar dönmeye başlıyor, yarım kalmış örgü kendi kendine örmeye başlıyor. Bu durumda derhal bir asa alınıyor. Böylece asa sayısı üçe yükselmiş oluyor. :)


Yukarıdaki videoda görüldüğü üzere kart büyücüler çırağa nasıl büyü yapmasını öğretiyor. :)

İlk sabahki kahvaltımızı uzun uzun anlatmıştım zaten. Three Broomsticks'deki kahvaltımızı merak edenler buraya tıklayabilirler.

Kahvaltının hemen bitiminde kendimizi Hogsmeade'in sokaklarında gezmeye verdik. Dükkanların vitrinlerine baktık, kimi dükkanların içine girdik, etrafta dolaşıp büyüler yaptık.








Oyun parkının bu kısmında neler var?


Ollivanders: Önünde uzun kuyrukların olduğu bu dükkanda ne olduğunu bilmiyorduk ama hiçbir atraksiyonu kaçırmamaya niyetli olduğumuzdan bu kadar sıranın boşa olmayacağını düşünerek sıraya girdik. Oyun parkına geldiğimiz ilk gün hava çok soğuktu. Biraz ısınmak için zıplayıp durduk. Arkamızda bekleyen yaşlı kadına içeride nasıl bir atraksiyonun olduğunu sorduk. Böylece Harry Potter filmlerinde gördüğümüz Hogwarts Büyücülük Okulu'na gidecek çocukların asalarını alırken yaşadıkları deneyimin aynısının canlandırıldığını öğrendik. Bu bizim evin en küçük üyesinin bayılacağı bir canlandırma olacağı için sırada bekledik. 

İçeride kamera görüntüsü almak yasak. Fotoğraf çekmek serbest ama içerisi çok loş olduğu için fotoğrafların iyi çıkma olanağı yok çünkü flaşla fotoğraf çekmeye izin vermiyorlar. Canlandırmanın nefis olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. İçeri alınan on beş kişilik gruptan biri seçiliyor ve asasını seçme şansına sahip oluyor. Pardon asa onu seçiyor! Ne yazık ki bizim girdiğimiz grupta çok istekli bir genç kadın olduğu için Kuzey asa seçme deneyimini yaşayamadı. Ertesi gün stüdyonun diğer tarafında Ollivanders sırasına tekrar girdik. Bu sefer Kuzey'cim asasını seçti ve sanırım o an itibariyle dünyanın en mutlu çocuğu oldu.
Elbette asa onu seçtiği için !!! o asayı da aldık. :) Asa sayısı böylece dörde ulaşmış oldu.

Dragon Challenge: Kendisinin Harry Potter Stüdyoları'nın en hızlı roller coasterı olduğunu söyleyerek konuya nokta koyayım. Önünde uzun kuyrukların olduğu bu sürüşe binenlerin çığlıkları izlenmeye değerdi doğrusu. Tabii ki ayaklarım yere basarken. Roller coaster sevenlerin mutlaka binmesi gereken bir sürüş. 

Flight of Hippogriff: En fazla sekiz yaşına gelmiş çocuğunuzla binebileceğiniz hafif tempolu bir tren. Kuzey için hiçbir eğlencesi olmadığı için biz binmedik.

Harry Potter and the Forbidden Journey: Şimdi orada olsak da tekrar binsek! 

Nasıl güzel bir deneyim olduğunu anlatmaya kelimelerim yetmez herhalde. Bu 4D deneyim için uzun bir kuyruğu göze almanız gerekiyor. Hızlı geçiş hakkı veren biletler ne yazık ki burada geçerli değil. Kuyruk ne kadar uzun olursa olsun, bu deneyim beklemenin hakkını veriyor. Sizi havalara uçuracak koltuklarınıza oturmadan önce Hogwarts Kalesi'nin içinde yürüyor, Büyücülük Okulu'na giren öğrencilerin hangi gruba katılacağını belirleyen şapkayı görüyor, Griffindor Genel Salonu'nun kapısını bekleyen şişman kadının olduğu tablonun önünden geçiyorsunuz. Elbette tabloların hepsi filmde gördüğünüz gibi hareket ediyor, konuşuyor. Sonra sizi maceraya sürükleyecek koltuklarınıza oturuyor ve Hogwarts Kalesi'nin üstünde uçuyor, süpürgenin üstünde quidditch oynuyorsunuz. 
Atlanmaması, hatta birkaç kez binilmesi gereken bir sürüş olduğunu söyleyeyim.







Hog's Head Pub: Three Broomsticks (Üç Süpürge Barı)' in devamı olan bir pub. Harry Potter atmosferini devam ettirmek isteyenler için teneffüs zamanı diyelim.




Islands of Adventure'da Harry Potter dünyası böyle işte!
Keşke hep hayali dünyalarda yaşasak!




8 Mayıs 2015 Cuma

Cabo da Roca- Avrupa'nın en batı ucuna yolculuk!

Lizbon'da yağmurlu bir sabaha uyanıyoruz. Bugün hedefimiz Sintra'ya gitmek. İlk olarak Sintra'ya gidecek, oradan da Avrupa'nın en batı ucunun bulunduğu Cabo da Roca'ya geçeceğiz. Sintra'ya giden trenler Lizbon'da Rossio tren istasyonundan kalkıyor. Güzel, insanı içine alan, bizim çocukluk günlerimizden kalma tren garlarını anımsatan sevimli yer. Her tren istasyonu gibi devinimi yüksek, kalabalık ve hayat akan bir köşe. Tren istasyonları bana tüm dünyanın eşit olduğu bir yer gibi geliyor hep. Trene yetişme telaşı taşıyan, insanı zaman zaman nefessiz bırakan, kahve kokusunun bir yerlerden burnunuza ulaştığı taştan, yüksek, güzel binalar. Sanki yaşama dair her mucize burada gerçekleşebilirmiş gibi bir hissiyat. Ya da tüm kırgınlıklarını burada bir trenin sırtına yükleyebilir ve yeniden ayağa kalkacak gücü bulabilirmişsin gibi. 

Trenler, tren yolculukları...
Güzel insanların ulaşım aracı. Seyahati sevenlerin, seyahatin içinde başka anlamlar arayanların gelip geçtiği mekanlar...



Sintra, Ortaçağ güzelliğini taşıyan bir kasaba. Dar sokaklar, insan eliyle örülme yüksek taş duvarlar, zamanının soylularına ev sahipliği yapmış saraylar, bahçeler, şimdilerde de turist avı için bekleyen bistroları ve kafeleriyle eski bir yerleşim. Sintra'nın güzelliğini aşağıya çekmek değil derdim ama bizi uzakta bekleyen iyot kokulu bir yer var. İnsan elinin yapmaya, yıkmaya, değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini bir okyanus, gür dalgalar, bağıra bağıra konuşan rüzgâr...


Sintra Estaçao'da trenden inip yolun karşısındaki kafeye geçiyoruz. Üzerinde gelişi güzel afişlerin yapışık olduğu, buğulu camlı bir kafe burası. Sıcak kahve ve çayın dışında kafeden çok bir bakkalı anımsatıyor bana. İstasyondan çıkacak birini bekleyenlerin ya da bir saat sonra kalkacak trenlerine kadar burada oyalanan yolcuların durak yeri. Biz de burada oyalanıyoruz çünkü Cabo da Roca'ya giden otobüsümüze daha var. Birer kahve alıyoruz. Ben duvarda numaralandırılmış gofretlerden bir tane almak istiyorum. Paramı uzatıp üç numaralı gofreti almak istediğimi söylediğimde gofretlerin öyle satılmadığını çeki yapmam gerektiğini öğreniyorum. İki kez numara çeksem de istediğim gofreti alamıyor, elimdekiyle yetinip oturuyorum masaya geri. 



Sonrası otobüs yolculuğu... Denize doğru....




İlerledikçe sanki iklim de bitki örtüsü de değişiyor. Nihayet dağların arasından açılan dar bir yoldan denizin biraz ileride uzandığı yere varıyoruz. Otobüsten inince deli bir rüzgâr karşılıyor bizi. Sesi, kulaklarımın dibinde vızıldayıp duruyor. Güçlü, dediğim dedik ve şiddetli bir rüzgâr var. Saçlarım, hatta vücudum bile rüzgârın çağrısına karşı koyamıyor. Uzakta görünen deniz fenerine doğru yürüyoruz. Okyanusun dağı oyduğu yerdeki sonsuzluk o kadar belirgin ki otobüsten inenlerin yarattığı kalabalık etkisini yitiriyor, bu hiçlik içinde yok olup gidiyor. 


Vardığım en güzel yerlerden biri Cabo da Roca. Okyanusun mu yoksa rüzgârın mı daha hırçın olduğunu bilemediğim bu yerde tadına doyulmaz bir yalnızlık duygusu kol geziyor. Biraz tekinsiz ama tek kelimeyle muhteşem. İnsanız işte! Hepsi bu kadar! Bize sunulan tek bir yaşamın içinde okyanusun kenarına kadar gelip, suların erittiği kayalara bakıyor, karşı kıyıdaki başka yaşamları geçirebiliyoruz ancak aklımızdan. İnsanın doğa karşısında yapacak hiçbir şeyi yok ve hâlâ inatla onu değiştirmeye çalışıyoruz. Elimizden tek gelen saygı göstermek aslında; ötesi değil. 

Dünya bu sert köşeleriyle ne de güzel! 
Okyanusun kıyısında bir müddet sessiz kalıp ikimiz de burada olduğumuz için şükrediyoruz. İçimize konuk olan duygular gezilecek nice saraydan daha güzel. Patika yoldan kıvrıla kıvrıla bir başka kafeye gidiyoruz. Buraya daha güzel bir yerin yakışacağını düşünüyorum. Çirkin masalardan ve sandalyelerden, içeriyi boğan yanık yağ kokusundan daha iyi şeyler hak ediyor uzanıp giden manzara. Mis gibi kahve kokusu, anne keki ve kitap defter lazım buraya. Kahve içmeden çıkıyoruz binadan. Danışma merkezine gidip Avrupa'nın en batı ucunda bulunduğumuzu belgeleyen sertifikalarımızı alıyor ve otobüsümüzü beklemek için durağa çıkıyoruz. 

Dışarıda bizim gibi birkaç yolcu, bir de sahipsiz bir köpek var. 

Herkese Cabo Burnu'na gidin diyemem; zira dediğim gibi yıkık bir kafeden başka bir şey yok o uçta. İnsan kendisiyle karşılaşıyor sadece, elbette isterse.