26 Mayıs 2015 Salı

Yeni yolculuk düşleri!


Yaz gelince ve tatil planları  ortalığa dökülünce yüzüm güldü. Aklımızda birkaç fikir vardı ama yine de kararımızı verememiştik. Yolculuğa nereden başlasak, nerede kalsak, uçak biletlerinin fiyatları ne durumda şöyle bir bakındık. Bu sefer biraz geç kaldık, kabul ediyorum! Herkesin programını denk düşürelim, iş yerindeki durumları ayarlayalım derken vakti geçirdik.


Sonunda düşündük taşındık. Bilet fiyatlarına göz attık. Biraz yolumuzu uzatacak olsak da Roma'ya uçmaya karar verdik.  Hem Roma'yı yeniden görmek istedik, hem de Kuzey bu şehri de tanısın dedik. Seçimimizi Roma'dan yana kullanmamızın bir diğer sebebi de havaalanı yüzünden oldu. Sabiha Gökçen Havalimanı, Atatürk Havalimanı kadar havalı olmasa da evimize en yakın olanı. Yarım saatte ulaşım kolaylığını göz ardı edemedik.

Roma'da çay severler için tarihi bir mekan!



Planlar şekil bulmaya başlayınca, biletler alınıp, oteller ayırtılınca sanki bahar da geldi. Yıllardır merak ettiğim ve bir gün giderim dediğim Amalfi Kıyıları'na yolcululuğumuz sonunda plan dahiline alındı. Roma'da üç gece konaklayıp, şehrin kalabalığına karışacağız. İspanyol Merdivenleri'nde oturup, Keats'in Müze Evi'ni gezdireceğim Kuzey'e. Babington Çay Evi'nde kendime çay ısmarlama sözü verdim . Kahvemi tatlımla beraber Cafe Greco'da yudumlayacağım. Bir de daha önce gezme şansım olmadığı  (Boboli Gardens) Boboli Bahçeleri'ni bu sefer gezmeye niyetliyim. 

Postacı ve Yetenekli Bay Ripley filmlerinin çekildiği ada: Procida


Sonra bir trene atlayıp Napoli.
Bu şehirde kalmayacağız. ''Aman uzak durun!'' söylemleri, eşyalarınıza sahip olun uyarıları, gidenlerin ''sokaklar çöplerden geçilmiyordu'' cümleleri aklımda. Biraz bu saydıklarım, biraz da Amalfi'ye erken ulaşma düşü yüzünden Napoli'de pizza yiyip, meşhur tatlılarını deneyeceğiz. Sonra da bir deniz otobüsüne atlayıp, yarım saat uzaklıktaki Procida Adası'na gideceğiz.
Postacı ve Yetenekli Bay Ripley filmlerinin geçtiği adada bir gece konaklayacağız. Ne yazık ki geç kalmamız sebebiyle iki gecelik yer bulamadık. 

Sırada Amalfi Kıyıları var!


Procida Adası'nı keşfetmenin peşinde Amalfi Sahilleri var. 
Sırasıyla Salerno, Ravello, Amalfi, Praiano, Positano ve Sorrento

Bu seyahatimizde araba kiralamayacağız; otobüsle yolculuk yapacağız. Okuduğumuz birçok yazıda yolların çok dar olduğu ve otopark sorunu olduğu yazıyordu. Bu durumda her istediğimiz yerde durma, manzarayı seyretme ve fotoğraf çekme lüksünü kaybetmiş oluyoruz; bu arabayı nereye bırakacağız stresinden de kurtulmuş oluyoruz. 

Şimdi soru şu: Bilenler bana cevap verirse çok mutu olurum.
Pompei'ye gitmeli miyiz?

Amalfi Kıyıları'nda üç gecemizi Amalfi'de, iki gecemizi de Positano'da geçireceğiz. 
Tatilimizin ilk kısmı planlandı bile. 

Şimdi Baltık Başkentleri'ne olacak ikinci yolculuğumuzu planlıyoruz: Vilnius, Riga ve Talin

Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen :) Nerelere gidelim, nerelerde yiyelim?


20 Mayıs 2015 Çarşamba

Çalışan kadının sızlanma saati...

Yazmanın hep çok zor olduğunu düşünürdüm; aslına bakacak olursanız hâlâ da öyle olduğunu düşünüyorum. Yine de geçen zamanla birlikte şunu öğrendim. Bir şeyi yapmanın en zor yanı onu yapmaya başlayana kadar geçen zaman. Yazmak da böyle bir olgu. Masanın başına oturup, bilgisayarda boş bir sayfanın karşısına geçince düşünceler, duygular, yazmayı düşünmediğin konular yavaş yavaş parmaklarından önündeki boş sayfaya akmaya başlıyor. 
Bendeki durum da aynen böyle. İş, masamın başına oturuncaya kadar. 

Anneler Günü'nde Ayşe Arman'ın gazetede yazdığı yazısını okudum. 
Kendi anneliğinden bahsetmiş, kendi kızıyla olan hikâyesini anlatmış. Anneliğin tüm hikâyelerini birbirine benzetirim ben. Sanırım bir çocuk büyütmenin farklı bir yolu yok. Demek istediğim bir bebek her koşulda ağlıyor, acıkıyor, altını kirletiyor ve ilgi istiyor. Yukarıda saydığım tüm durumlar da sürekli bir devamlılıkla birbirini izliyor. Yazının bu bağlamdaki hiçbir cümlesi beni çok etkilemedi. Bildiğim bir hikâyeydi ve bir çocuğa sahip olmaktan ya da anne olmaktan öte sevdiğin biri uğruna yapılan fedakarlıklardan bahsediyordu. Nice anne olmamış insan var etrafımda; hepsi birbirinden harika insanlar.



Yazının beni etkileyen bölümüne gelecek olursak, ''Anne olmanın devamlı bir vicdan azabı çekmek'' olduğundan bahsediyordu ki bu kısım beni vurdu. Çünkü sevgiyi bir kenara koyacak olursak, ben de hep anneliğin insanın yüreğine yerleşen vicdan azabından acı çektim bugüne kadar. 
Oğlumla kendi ilişkimde beni en çok zorlayan kısım burası: Bir türlü yeteri kadar şeyi yaptığına ikna olamamak. 

Sanırım benim zamansızlığımın en büyük sebebi bu. Buraya yazdığım birçok yazıyı işyerindeyken yazıyorum mesela. Allah'tan bana bu zamanı sağlayacak bir işim var. Görev tanımımda olan işlerimi tamamladıktan sonra eğer vaktim kalıyorsa hemen bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Çocuk bakmak gibi yazmak da vakit isteyen bir iş.
Eve gittiğim zaman beni yapmayı hayal ettiklerimden uzaklaştıran öyle çok şey oluyor ki. Mutfaktaki masanın başına geçmemle beraber Kuzey hemen yanımdaki sandalyeye oturuyor. Tüm çantasını mutfağın zeminine boşaltıyor, çantanın içine savrulup atılmış çalışma kağıtlarını bulmaya çalışıyor. Kağıtlar daha çok top haline getirilmiş yumaklar halinde oluyor. Yeni bir uygulamayla bu kağıtları zaman zaman ütülüyoruz. Kuzey'in hemen yamacımda yerini almasıyla birlikte çayım, önümde açık duran bilgisayarım işlevini yitiriyor. Öncelik sırası onun oluyor.



Bazen sertleşerek bu zamanı kendime ayırdığımı söylüyorum. Dediklerimi zerre kadar umursamıyor. 
''Sen benim annemsin!'' diyor. ''Oğlundan kıymetli bir şeyin olamaz ki!''

Bu söylem altında yurt dışından kendim için aldığım birçok kurşun kalemi okula götürüp, akşamında kalemlerimi kaybederek geri geldi. Charles Dickens Müzesi'nde aldığım ve muhtemelen hiç kullanmadan bir ömür saklayacağım kurşun kalemlerim son kurbanları.


Zaman biz kadınlar için biraz daha farklı çalışsa ne olur. Biraz bize kıyak geçilse, kimsenin sana ulaşamayacağı fazladan iki saatin olsa. Çok mu şey istiyorum, ne dersiniz?


15 Mayıs 2015 Cuma

Islands of Adventure- Universal Stüdyoları'nda bir gün-1...

Orlando'ya vardığımız gecenin sabahında oyun parkı eğlencemiz başlıyor. Sabah otelden erkenden çıkıyoruz. Stüdyoların içinde konaklamanın avantajlarından biri de Harry Potter Stüdyoları'na bir saat erken girme şansımızın olması.


Kuzey de elbette heyecanlı ama ben ondan daha da heyecanlıyım. Oyunlar değil beni heyecanlandıran. Harry Potter filmlerinde geçen mekanların aynen yaratılması ve benim de burada gezecek olmam. Gezmeyi, dokunmayı, anı yavaş yavaş yaşamayı seviyorum ben. Adrenalini yüksek oyunlar ilgimi çekmiyor çünkü korkuyorum. Tüm seyahat boyunca ''roller coaster''lara bir kez bile binmiyorum. Pek de umurumda değil açıkçası. Diğer 3D- 4D oyunların hepsi nefis!
Aynı benim gibi, oyun parkına çocuğuyla gidip acaba hangi oyunlara binsek diye düşünenler olacaktır. Bu yazı onlar için! Bizim daha önce Kuzey'li ve Kuzey'siz olarak birkaç oyun parkı tecrübemiz oldu. Bu yüzden çocukla gidecekler için ayrıntıların önemli olduğunu biliyorum. 

Konuyu dağıtmadan şunu diyebilirim:
- 5-7 arası çocuğuyla oyun parkına gidip, fazla abartmadan keyifli bir gün geçirmek isteyenler İtalya'ya Gardaland'e gitsinler. Eğlenceli, fazla korkutmayan naif oyunlar var. Benim Kuzey'le gittiklerim içinde en sevdiğim oyun parkı burası olmuştu.

-Bir zamanlar benim gibi 7 yaşındaki oğlunuzu alıp Euro Disney'e gidecekseniz, oyun parkının içinde bir dolu roller-coaster olduğunu da aklınızdan çıkarmayın ve bindiğiniz oyunlara dikkat edin. Ben dikkatsizliğim sonucunda bir roller-coaster'a binmiştim ve bu tür sürüşlerden hoşlanmayan oğlum için çok sevimsiz bir tecrübe oldu. 

Bu sebepten dolayı Kuzey ile beraber gideceğimiz Orlando Oyun Parkları için kapsamlı bir araştırma yaptım. Gitmeden önce tüm oyunlara baktım, hatta you tube'dan oturup seyrettim. 

Orlando'da hangi oyun parkına gittik?

Orlando, oyun parkları açısından bir cennet. İnsan hangisine gideceğini şaşırıyor. Her yaşa, her zevke uygun oyun temalarıyla donatılmış onlarca park var.
Biz de herkes gibi eğlenceli parkları sevsek de gitmeden önce park işini kendimizce tadında bırakmaya karar verdik. Yorulmadan, koşturmadan eğlenelim dedik ve sonuçta tek bir parkın biletini aldık. Üç günlük Universal Stüdyoları eğlencesinde karar kıldık. 

Daha önce de belirttiğim gibi bu üç günü en keyifli ve en konforlu şekilde geçirimek için de şunları yaptık:
- Universal Stüdyoları'nın içindeki otellerden birinde konakladık. 
- Bu otelleren birinde konaklayarak oyun parklarına erken giriş hakkını kazanmış olduk. 
- ''Fast Track'' bilet aldık. Hızlı Geçiş hakkı veren bu biletler sayesinde oyunlar sırasında hiç beklemedik, günümüzü çok daha verimli hale getirdik. Çok beğendiğimiz oyunlar olduğunda da çıktıktan sonra tekrar girdik. 

Şimdi gelelim Universal Stüdyoları'ndaki oyunlara. 
Bu yazı genel olarak Kuzey'in yaşında çocukları olan okuyucular için faydalı olacak bir yazı çünkü 10-11 yaş aralığındaki bir çocuğun ilgi alanlarına göre seçimler yaptık. Daha küçük çocuklar için olan oyunların hiçbirine girmediğimiz gibi, bazı çocukları çok hoşlanabileceği roller-coaster'lara da binmedik. 

Universal Stüdyoları iki parka ayrılıyor. Biri Islands of Adventure, diğeri ise Universal Studios Florida.
Biz ilk gün Islands of Adventure tarafına gidiyoruz. Sabah kahvaltımız burada!

Kahvaltı için rezervasyonumuz saat 9'da. Önce bilet gişesine gidiyoruz. Orada internetten aldığımız biletleri geçerli hale getiriyor, yanlış hatırlamıyorsam 5 dolarlık bir indirim kartı alıyoruz. Bu jestleri bize tüm seyahat boyunca yetiyormuş derim şimdi :)

Giriş kontuarlarının önüne gelince biletinizi alıp makineye tanıtıyorlar. Biletinizin üstüne isminizi yazdırıyorlar ve parmağınızı okutuyorlar.  Başkasının biletiyle  içeri girmenin hiçbir yolu yok; biletin sahibinin parmağını yanınızda getirirseniz o başka!

Hemen Harry Potter Stüdyoları'na doğru yürüyoruz. İçeride şimdiden bir sürü insan var. Fotoğraf çekmek isteyenler için bu saat en güzel saat, en fazla bir saat içinde parkın içi insan kaynıyor, kuyruklar uzuyor. 





Island of Adventure'da Harry Potter Stüdyoları'nın olduğu yerde Hogsmeade Kasabası canlandırılmış. Yani çocukların okullarının, Hogwarts Kalesi'nin olduğu yer.

Kasabanın içine girer girmez büyülü bir yere adım atmış gibi oluyorsunuz. Filmde gördüğünüz her ayrıntı bu kasabada kendine yer bulmuş. Londra'dan satın aldığımız asalar evin bir köşesinde duruyor. Burada asalarla başka atraksiyonlar yaratılmış, asaların ucuna takılmış alıcılarla asalar inter-aktif hale getirilmiş. Üstlerine pelerin giymiş bir sürü çocuk ellerinde asalarla dükkanların önüne geçip büyü yapmaya çalışıyorlar. İnteraktif asalarla büyüleri doğru şekilde yaparlarsa pencerelerin ardındaki kitapların sayfası açılıyor, pastanedeki pastalar dönmeye başlıyor, yarım kalmış örgü kendi kendine örmeye başlıyor. Bu durumda derhal bir asa alınıyor. Böylece asa sayısı üçe yükselmiş oluyor. :)

video

Yukarıdaki videoda görüldüğü üzere kart büyücüler çırağa nasıl büyü yapmasını öğretiyor. :)

İlk sabahki kahvaltımızı uzun uzun anlatmıştım zaten. Three Broomsticks'deki kahvaltımızı merak edenler buraya tıklayabilirler.

Kahvaltının hemen bitiminde kendimizi Hogsmeade'in sokaklarında gezmeye verdik. Dükkanların vitrinlerine baktık, kimi dükkanların içine girdik, etrafta dolaşıp büyüler yaptık.








Oyun parkının bu kısmında neler var?


Ollivanders: Önünde uzun kuyrukların olduğu bu dükkanda ne olduğunu bilmiyorduk ama hiçbir atraksiyonu kaçırmamaya niyetli olduğumuzdan bu kadar sıranın boşa olmayacağını düşünerek sıraya girdik. Oyun parkına geldiğimiz ilk gün hava çok soğuktu. Biraz ısınmak için zıplayıp durduk. Arkamızda bekleyen yaşlı kadına içeride nasıl bir atraksiyonun olduğunu sorduk. Böylece Harry Potter filmlerinde gördüğümüz Hogwarts Büyücülük Okulu'na gidecek çocukların asalarını alırken yaşadıkları deneyimin aynısının canlandırıldığını öğrendik. Bu bizim evin en küçük üyesinin bayılacağı bir canlandırma olacağı için sırada bekledik. 

İçeride kamera görüntüsü almak yasak. Fotoğraf çekmek serbest ama içerisi çok loş olduğu için fotoğrafların iyi çıkma olanağı yok çünkü flaşla fotoğraf çekmeye izin vermiyorlar. Canlandırmanın nefis olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. İçeri alınan on beş kişilik gruptan biri seçiliyor ve asasını seçme şansına sahip oluyor. Pardon asa onu seçiyor! Ne yazık ki bizim girdiğimiz grupta çok istekli bir genç kadın olduğu için Kuzey asa seçme deneyimini yaşayamadı. Ertesi gün stüdyonun diğer tarafında Ollivanders sırasına tekrar girdik. Bu sefer Kuzey'cim asasını seçti ve sanırım o an itibariyle dünyanın en mutlu çocuğu oldu.
Elbette asa onu seçtiği için !!! o asayı da aldık. :) Asa sayısı böylece dörde ulaşmış oldu.

Dragon Challenge: Kendisinin Harry Potter Stüdyoları'nın en hızlı roller coasterı olduğunu söyleyerek konuya nokta koyayım. Önünde uzun kuyrukların olduğu bu sürüşe binenlerin çığlıkları izlenmeye değerdi doğrusu. Tabii ki ayaklarım yere basarken. Roller coaster sevenlerin mutlaka binmesi gereken bir sürüş. 

Flight of Hippogriff: En fazla sekiz yaşına gelmiş çocuğunuzla binebileceğiniz hafif tempolu bir tren. Kuzey için hiçbir eğlencesi olmadığı için biz binmedik.

Harry Potter and the Forbidden Journey: Şimdi orada olsak da tekrar binsek! 

Nasıl güzel bir deneyim olduğunu anlatmaya kelimelerim yetmez herhalde. Bu 4D deneyim için uzun bir kuyruğu göze almanız gerekiyor. Hızlı geçiş hakkı veren biletler ne yazık ki burada geçerli değil. Kuyruk ne kadar uzun olursa olsun, bu deneyim beklemenin hakkını veriyor. Sizi havalara uçuracak koltuklarınıza oturmadan önce Hogwarts Kalesi'nin içinde yürüyor, Büyücülük Okulu'na giren öğrencilerin hangi gruba katılacağını belirleyen şapkayı görüyor, Griffindor Genel Salonu'nun kapısını bekleyen şişman kadının olduğu tablonun önünden geçiyorsunuz. Elbette tabloların hepsi filmde gördüğünüz gibi hareket ediyor, konuşuyor. Sonra sizi maceraya sürükleyecek koltuklarınıza oturuyor ve Hogwarts Kalesi'nin üstünde uçuyor, süpürgenin üstünde quidditch oynuyorsunuz. 
Atlanmaması, hatta birkaç kez binilmesi gereken bir sürüş olduğunu söyleyeyim.







Hog's Head Pub: Three Broomsticks (Üç Süpürge Barı)' in devamı olan bir pub. Harry Potter atmosferini devam ettirmek isteyenler için teneffüs zamanı diyelim.




Islands of Adventure'da Harry Potter dünyası böyle işte!
Keşke hep hayali dünyalarda yaşasak!




8 Mayıs 2015 Cuma

Avrupa'nın en batı ucuna yolculuk!

     Lizbon'da yağmurlu bir sabaha uyanıyoruz. Bugün hedefimiz Sintra'ya gitmek. İlk olarak Sintra'ya gidecek, oradan da Avrupa'nın en batı ucunun bulunduğu Cabo Da Roca'ya geçeceğiz. Sintra'ya giden trenler Lizbon'da Rossio tren istasyonundan kalkıyor.

     Jardim Antonio Nobre'daki seyir alanının karşısındaki otelimizden çıkıyor, yeşil alanın hemen yanındaki dar sokakta sefer yapan sarı tramvayın yanından aşağı doğru yürüyoruz. Yukarıdan aşağı inen en kestirme yol burası. Yolun solundan sol tarafa dönüp biraz yürüdüğümüzde Rossio tren istasyonu ile karşı karşıya geliyoruz. Tren istasyonun olduğu bina çok hoş, dışı rölyeflerle süslenmiş, abartıya kaçmayan bir güzelliğe sahip.

Sintra'ya giden trenler nereden kalkar?


     İstasyonun içi oldukça kalabalık. Gişenin önünde uzun bir bilet kuyruğu var; yine de kuyruk çabuk ilerliyor. İki kişi için Sintra'ya gidiş-dönüş için 9.60 € veriyoruz. On beş dakikalık kısa aralıklarda Sintra'ya tren kalkıyor. Bu nedenle treni kaçırdım diye endişelenmeye gerek yok. 

     Trenlerle ilgili sevdamı biliyorsunuz zaten. Genelde uzun yolculukları seviyorum. Bu öyle bir yolculuk değil. Kırk dakikalık kısa bir yolculuğumuz olacak. Önce kahvemi almadan trene bindim diye hayıflanıyorum ama trene bindiğimde hattın banliyö hattı olduğunu anlıyorum. Demek istediğim koltukların arasında masalar yok. Bu durum benim trenlerdeki keyif alanımın azıcık dışına çıkıyor. On üçüncü istasyon Sintra istasyonu oluyor. 

     İstasyondan çıktığımızda dışarıda sıralanmış otobüsleri görüyoruz. Bu otobüslerden 434 numaralı olanı Sintra'nın tarihi merkezlerine ring seferler yapıyor. Sintra'nın tarihi merkezine bu otobüsle gidip, burada inip gezdikten sonra tekrar binebilir, Sintra Kalesi'ne ya da Pena Sarayı'na gidebilirsiniz.

Cabo Da Roca'ya nasıl gidilir?


     Bizim ilk hedefimiz Avrupa'nın batı ucuna ulaşmak. Bunun için 403 numaları otobüse binmemiz gerekiyor. Bu arada şunu da şöylemem gerekir ki tren istasyonunun çıkışında şehir turu düzenleyen şirketler de var. Onlardan birine katılmak da mümkün. Biz kendi rotamızı kendimiz çizmeyi sevdiğimizden bu turlardan birine katılmıyoruz. Bunun yerine Cabo Da Roca'ya giden 403 numaralı otobüsün seyrek seferine razı oluyoruz.

    Otobüs durağının hemen karşısındaki kafeye gidiyoruz. Tam bir kasaba kafesi burası. Florasan ışığı aydınlatma, tezgahın arkasında orta yaşın üstünde iki garson, metal tezgahın üstünde duran birkaç atıştırmalık. Daha çok Amerikan filmlerine yarışan klişe bir ortam. İki çay alıyoruz. Tezgahın arkasında görünen Crunch gofret gözüme ilişince bir de gofret almak istiyorum. Ne yazık ki bu kafeden öyle her isteğimi almamın mümkün olmadığını öğreniyorum. Garson üzerinde numaralarla duvara yapıştırılmış çikolataları gösteriyor, sonra da niyet kutusunu. Mecbur 0.50€ verip kolu çeviriyorum. Şansıma ufak bir gofret çıkıyor. Allah biliyor ya, adını sanını daha önce duymadım bu gofretin. Gidip Selçuk'a anlatıyorum durumu. 

    ''Nasıl yani, parasıyla vermediler mi gofreti?'' diyor. 
    ''Vermediler!'' diyorum. 
Elimdeki küçük gofrete bakıp gülüyor. O daha iyisini çekermiş, öyle diyor. 
    ''Seni de görelim!'' diyorum. 
Tezgahtan elinde benim gofretin aynısıyla dönüyor.


  
      Çayımızı bitirmemizle otobüsümüzün gelmesi aynı zamana denk geliyor. 
      Böylece Avrupa'nın en batı ucuna yolculuğumuz başlıyor. 
    Otobüs Sintra'nın içinden dışına doğru ilerliyor. Bu arada yağmur yağıyor. Ağaçların çoğalarak yeryüzünü kapladığı bir yolculuğa çıkıyoruz. Geçtiğimiz tüm yollar yeşile boyanmış. Küçük yerleşimlerden geçiyoruz. Burada insanların yapacak hiç işi yoktur diye düşünüyorum. Dışarıda esen rüzgâr, otobüsün camına vuran yağmur damlaları, ağaçlarla kaplı tüm bu ortam hayatın böyle yerlerde yavaş yaşandığı izlenimini veriyor. Ormanlık alan sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzayıp gidiyor. Kırk dakikalık yolculuğumuzun sonlarına doğru rüzgârın sesi artıyor, ağaçlar seyrekleşmeye başlıyor. Şimdi yolumuzun üstü dikensi bitkiler, çalı ve yosunlarla kaplı. Okyanusa yaklaştığımız aşikar. 

     Otobüs Capo Da Roca'da Turizm Ofisi'nin önünde duruyor. Ayağımı dışarı atar atmaz rüzgârın sert sesi kulağımın dibinde bitiyor. Atlas Okyanusu gözümün önünde uzanıyor. Ufuk görünmez bir sis bulutunun ardında kaybolmuş. İlk iş olarak Turizm Ofisi'ne girip Avrupa'nın en batı ucunda olduğumuza dair belgelerimizi alıyoruz. 


      İşin en güzel yanı, toprağın bittiği ve okyanusun başladığı o noktaya varmakta.
    Yağmur bizi yolumuzdan döndürmeye niyet etmiş gibi hızını arttırıyor. Elimizdeki şemsiyeler rüzgârın şiddetinden ters dönüyor. Okyanusun savurduğu dalgaların hepsi kıyıda son buluyor. Kendimi Avrupa sinemasının yalnızlığı bolca hissettiren sahnelerinden birinin içindeymiş gibi hissediyorum. Ötede görünen kulenin içinde yaşıyormuşum da, yazamamanın sancısıyla bu uzak köşeye kaçmışım gibi. Böyle bir köşede biraz romantizm şart.









     Okyanusun kenarındaki taş bloğun önünde poz veriyor, tahta çitle çevrelenmiş toprak yol boyunca yürüyoruz.
video

     Bir fenerin, bir turizm ofisinin, bir de köhne kafenin olduğu Avrupa'nın batı ucuna varmanın nedense tuhaf mutluluğu içimi sarıyor.